hz-muhammed.net .::. www.hz-muhammed.net ; İslam Peygamberi, Hz. Muhammed (sav) hakkında hazırlanmış bir site. Bu sitenin hazırlanış amacı Peygamberimiz (sav)'i birçok yönüyle tanıtmak, onun ahlakını örnek alan insanlardan oluşan bir topluluğun ne kadar ü
     

Değerlendirme

   

Evet, hadîsler, müsteşriklerin iddia ettikleri gibi, Efendimiz’den yüz sene sonra Ömer İbn Abdülaziz’in emriyle kaydedilmedi; aksine bizzat tâ Efendimiz zamanında kaydedildi ve ezberlendi.. ve bu metinler daha sonra da gerek yazılı gerekse sözlü olarak arkadan gelen nesillere aktarıldı. Uhud’un büyük şehidi Abdullah İbn Cahş’ın oğlu büyük sahâbî Câbir de, vefatında İbn Abbas gibi, arkaya büyük bir miras, yani Allah Resûlü’nün hadîslerini kaydettiği büyük bir kaynak bırakmıştı.68 Bütün bunlardan ayrı olarak, Hemmâm İbn Münebbih’in es-Sahîfetü’s-Sahîha’sı da aynı dönemden kalma en mühim hadîs kaynaklarından biri olma imtiyazını taşır. Hemmâm, Ebû Hureyre’den hiç ayrılmaz, bu hâfıza dâhîsi büyük sahâbînin naklettiği her hadîsi yazardı. Es-Sahîfetü’s-Sahîha, günümüzde Muhammed Hamidullah tarafından neşredilmiş; yapılan karbon tahlillerinde de, Sahîfe’nin on üç asır öncesine ait olduğu anlaşılmıştı. Ayrıca, ne enteresandır ki, bu hadîsler aynen İbn Hanbel’in Müsned’inde bulunmakta, yine mühim bir kısmı itibariyle Buharî, Müslim gibi sahih kaynaklarda da yer almaktadır. Bu da, hadîslerin, daha Efendimiz (s.a.s.) zamanında kaydedildiğini gösterdiği gibi, O’ndan sonra da eksiksiz, yanlışsız ve tam olarak sahâbe, tabiîn ve tebe-i tabiîn kanallarıyla hadîs külliyatına geçtiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Hadîslerin daha ilk dönemde bu şekilde kaydedilmesinden sonra, tarihlerimizde İkinci Ömer diye anılan Ömer İbn Abdülaziz zamanında ise resmen tedvîn edildi. Değişik yerlerde, değişik şahısların ellerinde sahifeler vardı. Çok defa da bu hadîsler, ağızdan ağıza naklediliyordu. Hatta, bu yüzden ve ayrıca ezberlenip öğrenilmeleri, bir de o zamanlar Arapça imlâda hareke ve nokta olmadığından, yanlış okumalara meydan vermemek için, nasıl Hz. Ömer, İbn Abbas, Ebû Mûsa el-Eş’arî, Ebû Saîd el-Hudrî ve Zeyd İbn Sâbit gibi sahâbîler, hadîslerin hâfızalarda kalması ve ezberlenmesi gerektiği üzerinde durmuşlarsa, aynı şekilde, Şa’bî, Nehâî gibi hadîste yed-i tûlâ sahibi, hâfıza dâhîsi tabiîn âlimleri de ilk başta yazmaya taraftar olmamışlardı. Bununla birlikte, hem kaydedilen, hem de ağızdan ağıza nakledilen hadîsler, Ömer İbn Abdülaziz döneminde resmen tedvîn edilmeye başlandı. Artık, Arapça’nın imlâ kaideleri de ortaya konmuş, yazıda harekeleme yerleşmişti.

Çoklarınca birinci müceddid kabul edilen ve Resûlüllah’ın (s.a.s.): “İnsanların bozduğunu düzeltenler” müjdesine on üç asır önce bihakkın liyakat gösteren Ömer İbn Abdülaziz (r.a.), Amr İbn Hazm’ın torunu, Medine valisi Ebû Bekir İbn Muhammed İbn Amr İbn Hazm’a hadîslerin resmen kayda geçirilmesi mevzuunda emir gönderdi. Vali de, tâbiîn’in gençlerinden, fart-ı zekâ (yüksek zekâ) sahibi Muhammed İbn Şihâb ez-Zührî’yi bu işle vazifelendirdi.69 Zührî, “resmî tedvîn” diyebileceğimiz bu mühim işe hemen koyuldu ve İslâm Hadîs tarihinde ilk resmî “müdevvîn” olma şerefini kazandı. Vali Ebû Bekir İbn Hazm, aynı işle bizzat kendisi de uğraşmasına rağmen, derlediklerini gönderemeden Ömer İbn Abdülaziz Hazretleri vefat etmişti.

Ömer İbn Abdülaziz Hazretleri’nin başlattığı bu tedvîn faaliyeti, yalnız Medine’de İmam Zührî ile de sınırlı kalmamış, Mekke’de Abdülmelik İbn Abdülaziz İbn Cüreyc, Irak’ta Saîd İbn Ebî Arûbe, Şam’da Evzâî, yine Medine’de Muhammed İbn Abdurrahman, Kûfe’de Zâide İbn Kudâme ve Süfyân es-Sevrî, Basra’da Hammâd İbn Seleme ve Horasan’da Abdullah İbn Mübârek, bu işi sürdürmüş ve kendilerinden sonra geleceklere dünya kadar malzeme bırakmışlardı.70

Tedvîn döneminden sonra, hadîsleri mevzûlarına göre sınıflandırmak suretiyle kitaplar ‘te’lif etme’ mânâsında ‘tasnif’ başlamış ve bu dönem, İslâm hadîs tarihinin altın dönemi olmuştur. Bir yandan, Ebû Dâvûd et-Tayâlîsî, Müsedded İbn Müserhed, el-Humeydî ve Ahmed İbn Hanbel gibi mümtaz simalar ‘Müsned’lerini meydana getirirken; diğer yandan da Abdürrezzak İbn Hemmâm gibi kimseler ‘Musannef’ler te’lif ediyorlardı. İbn Ebî Zi’b ve İmam Mâlik Muvatta’ını ve Yahyâ İbn Saîd el-Kattân ve Yahya İbn Saîd el-Ensârî’nin te’lifat-ı güzideleri de yine bu altın döneme rastlar. Bu zâtlar, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Yahyâ İbn Maîn gibi büyük muhaddislerin şeyhleridirler. Nihayet, Kütüb-ü Sitte’nin telif vakti gelmiş ve İslâm hadîs külliyâtının en mevsûk altı kitabı kabul edilen bu eserlerin müellifleri, bir zeberced çağın kapısını aralamışlardır. Hemen hemen aynı zamanlarda yaşayan bu devâsâ kametler, aynı zamanda modern te’lifin de üstadlarıdırlar. Zaten, Buhârî ile Müslim arkadaştı..Tirmizî, Buhârî’den ders almış bir muasırdı.. Nesâî ve Ebû Dâvûd da aynı dönemin hadîs pîrleriydi. Bunlarla Efendimiz (s.a.s.) arasında ancak üç-dört nesil vardı.. ve bu nesillerin altın silsilelerini teşkil eden halkalar, yalanın rüyalarına dahi girmediği büyük zâtlardan meydana geliyordu. Dinin yarısını teşkil eden sünnet, bu şekilde, şek ve şüpheye mahal bırakmayacak ölçüde, en mevsûk kanallardan, alabildiğine hassas ve kılı kırk yaran muhakkik zâtlar tarafından, hem de tâ sahâbe, tabiîn ve tebe-i tabiîn döneminden başlayarak kaydedilmiş, ezberlenmiş, muhafazaya alınmış ve sonra da harfi harfine nakledilmiş, kitaplara geçmiş ve bu günlere gelip ulaşmıştır. Evet, sünnet, sahâbe tarafından, bir dinî kaynak, önemli bir rehber, bereketli bir Kur’ân tefsiri olarak değerlendirilip, sahip çıkıldığı gibi, tabiîn, tebe-i tabiîn döneminde de, daha da artan bir iştiyakla sahip çıkılmış ve daha sonraki çağlara taşınmıştır.