hz-muhammed.net .::. www.hz-muhammed.net ; İslam Peygamberi, Hz. Muhammed (sav) hakkında hazırlanmış bir site. Bu sitenin hazırlanış amacı Peygamberimiz (sav)'i birçok yönüyle tanıtmak, onun ahlakını örnek alan insanlardan oluşan bir topluluğun ne kadar ü
     

Dr. Mehmet Güneş - Gül, Aşkın Mmihrâbıdır

   

Başkaları Gülü bir çiçek diye sever belki de... Ama biz, Gülü “Gül” olduğu için severiz... Bizim için; Gül sevgilidir, Gül güzelliktir, Gül coşkudur... Gül, esmânın eşyâya tecellisinin esrârıdır... Gül aşktır, Gül sevinçtir, Gül bahar muştusudur... Gül, ezelle ebet arasındaki bütün zamanların “En Güzeli”nden yansımalar  taşıdığı için güzeldir...  Ve  katmer Gül; rengini şehit kanından, kokusunu Efendimiz(sav)’in mübârek teninden aldığı için çiçekler sultânıdır... Bu sebeple olsa gerek, Gülün kokusuyla kendimizden geçeriz... Gideriz bir başka âleme... Yol buluruz mâverâya... Biz Güle, Gülistanda açan katmer Güllere; “ Peygamberlik Gülzârının Eşsiz Gülü”nün remzi olduğu için vurgunuz... Gülü her kokladığımızda salavat getiririz , O’nun terinin kokusundan bir zerreyi teneffüs ettiğimizden ...

“Gül”ü târife ne hâcet, “Gül”; Sevdâyı Muhammedî’dir... “Gül”ün sevdâsı kalbimizin hafî tepelerinde, ahfâ zirvelerinde sancak açmıştır... Ve bizler, gönlü Gülşen olan insanlara meftûn oluruz, “Kainatın Solmayan Gülü”nün aşkıyla... Gün gelir, gözyaşıyla Gül sularız... Bir Gül için bin dikene su veririz; biliriz ki, Güllerin içinde diken yoktur, dikenler içinde Gül vardır...  

O, aşkımızın mihrâbındaki “Gül”... O, âlemlere rahmet olarak gönderilen bir resûl... O, çöl sıcağındaki bir Kevser şelâlesi... O, teşrifiyle kainatı aydınlatan ve ışık bahşeden sonsuz bir nur şûlesi... Gündüzleri dünyayı ışıtan güneş ve geceleri gökyüzünde çiçek çiçek açan yıldızlar O’nun sönmeyen ışığının en mütevâzı kandilleridir... Serâ da , süreyyâ da O’nun nûruyla aydınlanır... O’nun sîreti bir amaç, O’nun sünneti bir hidâyet, O’nun sûreti gönüllere ülfet ve nîmet veren bir âb-ı hayat... Ruhumuz O’na âşık... O, Gül mushaflı sevdâmızın sembolü... O, on sekiz bin âlemin emsali olmayan  “Gül”ü...

Divan şairimiz Fuzûlî Su Kasidesinde:

“Suya versün bâğbân Gülzârı zahmet çekmesün,

Bir Gül açılmaz yüzün tek verse min Gülzâre su.”

diye “O Gül”ün dünyaya bir kere geleceğini, bahçıvanın bin Gül bahçesini sulasa, sele verse dahi O’nun yüzü gibi bir Gül açılmayacağını en lâtif bir biçimde ifâde ediyor...

Lâkin , O “Gül”ün sevdâsını kelimelerle anlatmak, dizelerle vasfeylemek ne mümkün...  O, “Alemlere Rahmet” olarak gönderilen hayat güftesi... O, tebessümünden cennetler yaratılan mutluluk bestesi...O, bütün çağların önünü aydınlatarak Âdemoğlunu  karanlıktan kurtaran yaratılmışların en yücesi... O, Rabbimizin terbiyesiyle yetişmiş bir ahlâk âbidesi... O, Çâresizlerin Çâresi...O, Kimsesizlerin Kimsesi... O, hurma kütüğünün bile hasretinden inlediği bir ülfet çeşmesi... O, mükemmel bir aile reisi... O, vefânın zirvesi...  O, insanların en sabırlısı, en müsâmahalısı, en azimlisi, en kararlısı... O,  yiğitlik  ve cömertlik timsâli ... O, kâinatın bir numûne-i imtisâli... O, Efendiler Efendisi... O, Allah’ın müjdesi... O, insanlığın müjdecisi... O, hem “Halîl” hem “Habîb”,  hem “Sıddık” hem “Emîn”...  O, sevgi tohumları atıp, kardeşlik duyguları yeşerten; toprağa yağmur, karanlığa nûr, beşeriyete gurur ve  gönlümüze sürûr olan Sevgililer Sevgilisi... O’nda toplanmıştır bütün güzellikler, O’nda cem olmuştur cümle özellikler... O, hep “ Ümmetim, ümmetim ” diyen “nefsim” demeyen Hâtemül Enbiyâ tâcının sâhibi... O, Sidretü’l Müntehâ’nın misâfiri... O, kusursuz bir komutan... O, Gâye İnsan... O, Mahşer günündeki tek sığınak... O, kırık gönüllerin mîmârı... O, Hakk’a giden yolun rahmet kapısı... O, İslamı bütünüyle hayatında billurlaştıran, bizâtihî İslam’ın kendisi olan Habîb-i Kibriyâ... O, Hakk’ın nûrunu bütün cihâna yayarak tebliğini tamamlayan  Nebîler Nebîsi... O, Tek Lider,  Tek Önder, Tek Rehber ...   Âşıklar O’nun için yanar... Sâdıklar O’nun için ağlar... Rüzgâr O’nun yâdıyla eser... Bülbüller O’nun kokusunun olmadığı yerlerde susar... O’nun izinden gitmeyen saadet bulamaz... O’nun nûruna pervâne olmayan Mahşerde kurtulamaz...

O, İlâhî nizâmın nâmütenâhi güzelliğini bahşetti gönüllerimize... O, ruhlarımıza üflediği sonsuzluk aşkıyla hilkâtin esrârını öğretti bize... O’nsuz ne farkı vardı gündüzlerin geceden... O’na gelen vahiyle  aydınlandık, karanlık her düşünceden... O olmasaydı, sonsuzluk iklimine ulaşamazdık... O olmasaydı, dünyadaki bu sarp yokuşları asla aşamazdık... O’nunla kalbimize nûr olup, doldu ilham... O'nunla ışık buldu; gece, gündüz ve akşam... O’nsuz baharlar kıştı... O’nsuz insanlık, öksüz ve yetim kalmıştı...

Kâinatta mütecellî olan Esmâ-i İlâhiye’yi şahsında en mükemmel bir biçimde tebârüz ettirip, en mücellâ keyfiyetiyle temsil eden Gâye İnsan O’dur... O’nun her kelâmı hakla bâtılı ayıran bir kıstas; O’nun her hükmü şaşmaz bir adâlettir... O’nun hayatı tebliğini temsille geçmiş ve cihana en iyi tebliğin temsil olduğunu göstermiştir...

O, ıstıraptan çatlamış dudaklara merhem, kuraklıktan çoraklaşmış gönüllere zemzem, insanlığını kaybetmiş ruhlara erdem ve alev alev yanan sinelere bir meltem  gibi serinlik vererek bizlere cennet-âsâ baharlar ikrâm eder... O’nun gelişi gecelerin ebedî bir gündüze dönüşüdür... Ve O’nunla İslâm’ın nûru tulû etmiştir... O, ümmetini küfrün yakıcı sıcağından îmânın âsude ve serin iklimine kavuşturmuş, karanlıktan nûrun aydınlığına çıkartmıştır...

Uykuda bile uyanık kalmanın keyfiyetine vâsıl olan gönül erleri, nurani ışıltıların semâvi izdüşümlerini O’na teslimiyette bulurlar... Muhakkak ki, sema ile arz arasında meydana gelecek bir kutlu buluşma “Gül Devri”nden ilham alan bir iklimde gerçekleşir... O “Gül”ün nâmütenâhi güzelliği kalplere yansıdığında gecesi olmayan bir gündüz tecelli edip gönüllerde Gül tomurcuklarının açılmasına vesile olur... Unutmayalım ki, en karanlık devirlerde bile dikenler arasında goncaya durmuştur Güller... “Gül”ün çevresindeki dikenler, Gül kokusuyla hemhâl olunca, Güle dönüşür birer birer... Bizler “Gül” kokusunun ikliminde insanlığımızı yeniden keşfettiğimiz zaman; rahmet, bereket ve hidâyet yağmurlarıyla madde ve  mânâ planında yeniden dirileceğiz...  Mekanın ve zamanın ölü noktalarına “Gül Devri”nden gelen esintilerle hayat üflemeye muktedir olacağız... Gül yüzlüler göz yaşıyla Gül sularken, tomurcuk veren Güllerin açılmasını beklemektedir... Gonca Güller açıldığı zaman vuslat baharı gelecek, gönlümüz şâdumân olacaktır... Kalpler  O’na bağlanıp râm olduğunda, yanlışlıklar bütün neticeleriyle birlikte ortadan kalkacaktır...

Yeter artık uykunun yollarını gözleme... “Çıkmaz sokak”larda koşup dolaşmaktan   yorulmadın mı? Umranların verâsındaki insanlar mesut değilse, huzuru bulamıyorsa; beşeriyet kendisini yeniden mîzâna çekmek, yeniden Kâinatın Efendisi’nin aşkıyla  yanmak, yeniden O’nun ışığıyla nurlanmak, yeniden Asr-ı Saadet iklimine bağlanmak  mecbûriyetindedir...

Âdemoğlu, “Muhammedî Nur”dan ışık alıyorsa, davranışlar ve duygular semâvi kalıplarda şekillenip “Gül”e meftûn oluyorsa; akıl ve kalp mecrâsını bulmuş, ruh ve gönül Hakk’a kavuşmuş, gözler Kevser, sözler zemzem ile yıkanmış demektir...

Muhabbeti sâdık olanlar sevdiğinin yolundan gider ve ona itaat eder... İlahi sevginin menzîli de, istikâmeti de yolu da Muhammedî sevdâdan geçer... O’nu sevmek, O’na itaat etmektir... O’nu sevmek, O’nun sevmediklerini sevmemektir... O’nu sevmek O’nun şerefli ashabını ve O’nu sevenleri sevmektir... O, “Kişi sevdiğiyle berâberdir” müjdesini vererek ümmetine cennette beraberlik vâdetmiştir... O’nun sevgisi öyle bir aşk olmalıdır ki, bütün sevgiler onun yanında sönük kalmalıdır... O’nun sevgisi öyle bir muhabbet olmalıdır ki, sahibini îmânın en zirve noktasına ulaştırmalıdır...

“Muhabbetten  Muhammed oldu hâsıl,

Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl ?”

diye ifâde edilen bir aşktır Sevdâyı Muhammedî...

Esmâ-i İlâhiye’nin beşer planında en kâmil mânâsıyla tezâhür ettiği Sultanlar Sultanı’nı rehber edinme ve O’na “Esselâm” diyebilme irtifâsıdır Sevdâyı Muhammedî... Kalplere hükmeden varlığı duyma, hissetme, halef olma mükellefiyetiyle her şeye lâhutî âlemin penceresinden bakabilmedir Sevdâyı Muhammedî... O’nun aşkı, kainata mânâ kazandıran bir sır hazinesidir... Eşyanın  ruhuna nüfûz ederek “eşyâ”dan “esmâ”ya ulaşabilme yoludur Sevdâyı Muhammedî... “Esma”dan “Sıfat”a, sıfattan “Zât”a intikâl ederek yaratılış gâyesini idrâktir Sevdâyı Muhammedî... Kendisini nefs ve enâniyet cihetiyle dizginleyen ve “Gül”e râm olan Gül yüzlü insanların gönüllerinde İlâhî aşkın şahikalaşmasıdır Sevdâyı Muhammedî...

“Sevdim Seni ben, Âleme Rahmet diye sevdim,

Bir benzeri yok, Cenâb-ı Ahmet diye sevdim”

dizeleriyle terennüm edilen bir İlâhî muhabbettir Sevdâyı Muhammedî...

O’nsuz zaman, mekan ve insan hayatiyetini kaybeder... Gönüller O’na dönünce dirilir... O’nun varlığı insanlığın vâroluş sebebidir... O’nu her dem kalbinde hissederek selât-ü selamla yâdetmek ne büyük mutluluk... O’nun sevgisini yüreğinde büyütebilmek ne büyük saadet...

Gerçekten de, asırlardır buhran ve bunalımlar içinde kıvranan beşeriyetin mutluluk ve saadeti; “ İnsanlığın İftihar Tablosu”nun sünnet-i seniyyelerine ittibâ etmekten geçer... Ve insanlık, O’nun getirdiği altın düsturları hayata geçirmeye, bugün her zamankinden çok daha fazla  muhtaçtır... Asrın getirdiği problemlere çözüm arayan insanlığın kara bulutlarla kaplı dünyasının aydınlanması; O’nu yeniden tanımak, O’na yönelmek, O’nu rehber edinmek ve O’ndan alacağı umut kıvılcımlarını beşeriyetin ufkuna taşımakla mümkün olacaktır... Şeyh Gâlip’in:

 “Sen Ahmed’i Mahmûd’u Muhammed’sin Efendim,

Hakk’tan  bize  Sultân-ı  Müeyyedsin  Efendim”

diye hitâb ettiği; şefaatçımız, yardımcımız, müjdecimiz, kurtarıcımız olan  “Sonsuz Nûr” bütün bir beşeriyet gibi bizleri felâha erdirilecektir...

Ufkumuzu saran sisler, kurşûni bulutlar, endişeler ve karanlıklar kaybolur; O’nun rahmet elinden bizlere yansıyan bereket ve feyz ikliminde... Hep birlikte yeniden, yeni baştan yenileyelim Âlem-i Ervah’taki “Elestü bi Rabbiküm”sualine verdiğimiz “Bel┠cevâbını... Ürpertisini kalplerimizin en derin köşelerinde hissederek tâzeleyelim ahd-ü peymânımızı... “Gül”ün gölgesindeki toprağın bile Gül koktuğunu hiç unutmayalım... “Gül”e sevdâmızı eksiltmeyelim... Allah’ım! Bize O’nun sîretini öğret... O’nun yolundan gitmeyi bizlere nasip et... “..Kim Peygambere itaat ederse şüphesiz Allah’a itaat etmiş olur..” (Nisâ 4/80) emr-i İlâhîsi gereğince Habîbullahı sevmek Allah(cc)’ı sevmektir... “Resûlulah’a duyulan muhabbetin derecesi îmânın ölçüsüdür”... Bu sebeple bizlere  O’nun muhabbetini lütfet...Yâ Erhame’r-Râhimîn!... O’nun aşkını sînelerimizde bir alev deryâsı hâlinde volkanlaştır... Bizleri O’nun yolundan ayırma Yâ Rabbi... Ve iki cihanda ebediyen Gülmek için, “Gül”ün gölgesinde olmayı bizlere müyesser eyle Yâ İlâhe’l-Âlemîn!...

O’nun gölgesinde olmak, cennet-âsâ baharlara ermektir... O’ndan medet ummak, çölde susuzluktan çatlamış dudaklara âb-ı hayat vermektir... O, hicranla yanan sînelerin  mutluluk rüzgârıdır... O, sonsuzluk iklîminin îtîbârıdır... O, ümidin temsilcisidir...O, şefâat bekleyenlerin; mütebessim incisidir... O, bizim gönüllerimizin sultanı... O, bizim dertlerimizin dermanı... O, bizim kurtuluşumuzun fermanı... Bizde, O  Habîb-i Kibriyâ’nın, O Sevgililer Sevgilisi’nin eşiğine baş koyup -yüzümüz olmasa da affına sığınarak- şefkâtine muhtaç olduğumuzu, arzetmek için, Yunus Emre’nin diliyle:

“Canım kurban olsun Senin yoluna,       

Adı güzel, kendi güzel Muhammed,

Şefâat  eyle bu  kemter  kuluna,         

Adı güzel kendi güzel Muhammed”

diyerek medet bekliyor, Efendimiz’den şefâat dileniyoruz... 

Ey Sultanlar Sultânı! 15 asır önce yol verdiğin sevgi kervânına bizleri de kabul buyur... Ey Resûller Resûlü! Bizler için; kapına Kıtmir, bastığın yere türâb, ayağına toz, tebliğine köle olmak ne büyük ümran... Senin  ümmetin olma berâtını almak ne büyük ikram... Sultanım, bizler Seni dünyada görme saadetine erişemedik... Ama bizler, çok  günahkar bir ümmet olmamıza rağmen -hakkımız olmasa da- rüyâlarımızda Seninle olmak, Senin aşkın ve muhabbetinle dolmak istiyoruz... Cür’etimizi bağışla Efendim... Gül Yüzünü görmemiz, şefâatine ermemiz için, bizlere de lütfeyle destur... Ne olur!..

“Ezel bezminde bir dinmez figândım Yâ Resûllalâh,

Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım Yâ Resûllalâh...”

diye Yaman Dede’nin dizeleriyle arz-ı hâl  ediyoruz...

“En Güzel”e yâr olanlara, “Gül”e gönülden bağlananlara binlerce selâm olsun...