llah Rasulü ve Çocuklar

Allah Rasulü (SAV) hayatın her alanında mükemmel bir insandı. İnsanlar onu kendileriyle veya kendi dönemlerinin sözüm ona ‘büyük şahsiyetleriyle’ kıyaslamamalı. Araştırmacılar da hayatın her sahasında mükemmel bir insanı... ruhanilerin kendine müteşekkir olduğu insanı arıyor gibi onu araştırmalıdır. Eğer onlar Hz Muhammed’i arayacaklarsa Onu mutlaka kendi boyutunda aramalı. Bizim gibi doğru düzgün hayal kurmasını bile beceremeyen insanların ona ulaşması mümkün değil. Çünkü Allah özel nimeti olarak, ona her sahada üstünlük bahşetmiştir.

Allah Rasulü gerçekten insanlığın iftihar tablosudur. Bir iftihar tablosu olarak yaşadı ve gurub etti.  İnsanlık onun gibi birisin görmedi ve göremeyecek... onu çağdaşları bile tam olarak anlayamadı. Onların çoğu onu anlayamazldı. Ama ümmeti içinde onu bilip saygı duyanlar her gün artmaktadır.

O müstesna bir aile reisi, mükemmel bir baba, eşi menendi olmayan bir dedeydi. O her yönüyle müstesna idi.

O çocuklarına fevkalade şefkatle muamele eder ve onların nazarlarını maneviyata çevirmeyi de ihmal etmezdi. Onlara tebessüm eder,  onları okşar ve severdi, fakat asla  uhrevi meseleleri ihmal etmelerine de izin vermezdi. Dünyevi meselelerde olabildiğince açık, Allah’la aralarındaki münasebeti devam ettirme bakımından da gayet ciddi ve vakarlı... bir taraftan insanca yaşamayı gösterirken diğer taraftan da onların dini vazifelerini ihmal etmelerine izin vermezdi. O çürümelerine meydan vermeyecek ve onları sürekli uhrevi aleme hazırlamak  için çok dikkat edecekti. O sırat-ı müstakim üzereydi.. bu Onun ilahi ilhama mazhar fetanetinin bir başka yönünü teşkil ediyordu...

Müslim tarafından rivayet edilen bir hadiste Allah rasulünün hizmetçisi payesine ulaşmış ve bunu fasılasız kemal-i sadakatla devam ettiren Enes bin Malik diyor ki:

“Aile fertlerine karşı, Hz. Muhammed (SAV)dan daha şefkatlisini görmedim”[1]

Allah Rasulü o kadar merhametli, o kadar samimi ve içtendi ki kimse onunla kıyaslanamazdı.

Bu itiraf sadece bizim tarafımızdan yapılsa ehemmiyetsiz görülebilirdi. Fakat karıncayı bile incitmeyen milyonlarca refet ve şefkat insanı Onun bütün  insanlığı kucaklayacak kadar şefkatli olduğunu ilan  ve itiraf ediyorlar.

O da her birimiz gibi insandı... fakat bütün insanlarla ilişki kursun diye Allah onun kalbinde derin bir şefkat  vazetmişti.. onun için Allah Rasulü hem aile fertlerine hem de diğer insanlara karşı müstesna bir sevgiyle dopdoluydu.

Bütün çocukları ölmüştü.  Kıpti asıllı Mariye validemizden olma, en son çocuğu İbrahim de uzun yaşamadı.Allah rasulü hayattayken  onca işine rağmen bakıcının gözetiminde olan İbrahim’i ziyaret eder, onu kucağına alır, öper ve okşar... sonrada evine dönerdi.[2] Vefat ettiği zamanda Allah Rasulü onu kucağına alıp bağrına basarak, gözleri yaşlı hüznünü ifade etmişti. Bazılar Allah Rasulünün bu haline şaşırınca O da şu cevabı vermişti: “Gözler yaşarır kalpler mahzun olur, fakat biz Allah’ın hoşnut olduğundan başka bir şey söylemeyiz diyerek dilini işaret etmiş ve: “Allah bizi bununla muaheze edecek[3]” demişti. O insanların en merhametlisi, en şefkatlisi idi.

Torunları Hasan ve Hüseyni sırtına alıp dolaştırırdı.  O seviyedeki bir insanın bunu yapması mümkün müydü? Fakat o hiç tereddütsüz yapardı. Böyle yapmakla onların sonraları kazanacağı şerefi müjdeliyordu. Yine bir gün Hz. Hasan ve Hüseyin onun sırtındayken Hz. Ömer Peygamberin hanesine girdi. Onları böyle şerefli bir yerde görünce ‘Ne güzel bineğiniz var’ dedi. Ve hemen Allah Rasulü ekledi: “Onlar ne güzel süvariler!”[4]Onlar Allah Rasulünün kendilerini nasıl şereflendirdiğinin farkında olmayabilirler. Fakat, gelecekte onların kazanacağı mevki ile Ehli Beytin başı olarak Allah Rasul onları şereflendiriyordu. Evliyanın en müstesna şahsiyetleri onların soyundan  gelecekti. Onun bu iltifatları sadece torunlarına has değildi... onun bütün soyu da bu iltifattan nasiplenecekti. Bundan dolayı Allah Rasulünün ehli beytinin meşhur bir ferdi Abdulkadir Geylani şöyle der: “Allah Rasulünün mübarek ayakları, benim omuzumda; benim ayağım da bütün evliyanın omuzundadır.” Bu ifade kıyamete kadar gelecek bütün evliya içindi.

Allah Rasulü çocuklarının yetişmesi hususunda da orta yolu takip etti. Bütün çocukları ve torunlarını çok sevip sevgisini onların kalbine yerleştirdiği gibi sevgisinin kötüye kullanılmasına asla müsaade etmedi.  Onun evlatları arasında kasden yanlış yapan yoktu ama hataen bir yanlış yapılmışsa, Allah Rasulünün muhafazası onları son anda da olsa dalaletten korurdu. Bütün bunları onları sevgiyle kuşatarak ve vakar havası oluşturarak yaptı. Mesela bir defasında Hasan veya Hüseyin kendilerine sadaka olarak verilen hurmayı yemek istemişlerdi de Allah rasulü hemen koşara ellerinden alıp: “Bize sadaka olarak verilen hurma haramdır”[5] demişti. Harama karşı daha çocukluklarından itibaren onları duyarlı yetiştirmekle Allah  Resulü terbiyeye dair önemli bir prensibi bize talim ediyordu.

Medine’ye her dönüşünde birkaç çocuğu bineğine alırdı. Bu durumlarda Allah Rasulü sadece kendi torunlarını kucağına almaz hanesinde ve hanesinin yakınlarında olan bütün çocukları da kucağına basardı. Bu engin şefkati sayesinde çocukların gönlünde taht kuruyordu.

O bütün çocukları severdi. Hasan ve Hüseyin’i sevdiği gibi torunu Üsameyi’de severdi. Çoğu zaman dışarı çıkarken Üsame’yi omuzlarına alırdı. Hatta bazen  nafile namazları kılarken bile onu omuzlarına alır, secdeye vardığında onu yere bırakır bitirdiği zamanda tekrar omuzlarına alırdı.[6]

Üsame’ye olan bu derin sevgisini, bir on yıl öncesine kadar kızlarını diri diri  gömen  topluma  kız çocuklarına nasıl muamele yapılması gerektiğini öğretmek için gösteriyordu. Bu toplum içinde Allah Rasulünün torunlarına gösterdiği alaka, alışılmamış, o güne kadar kimsenin görmediği bir alakaydı.

İslam’a göre kız-erkek ayrımı yoktur. Bunu bizzat Allah Rasulü göstermiştir. Nasıl olabilir ki? Onlardan biri Hz Muhammed diğeri  Hatice; biri Adem diğer Havva; biri Ali diğeri Fatıma. Her büyük erkeğin arkasında büyük bir kadın var.

Allah Rasulünün kızı Fatıma ehli beytinin annesidir. O bizimde annemizdir. Allah Rasulü,  kızı Fatıma yanına girince hemen kalkar elinden tutup kendi oturduğu yere oturtur... kendisinin ve ailesinin sıhhatini sorar, onu okşar ve iltifat ederdi.

Hz Fatımayı kendi canı gibi severdi... kendisine olan bu sevgisini bilen Fatıma da O’nu kendi canından çok severdi. Onun en büyük görevi kıyamete kadar gelecek evliya ve asfiyaya nüvelik etmekti. Babasını ve Onun İslama çağrı metodunu göstermekti. Onun için vefatını haber verdiğinde ağlayıp inlemiş, ilk vefat edip kendisine kavuşacak olanında o olduğunu söyleyince de çok sevinmişti.[7]  O babasını babası da onu sevdi.. Allah Rasülü Fatımayı severken bile tamamen ölçülüydü ve onu insan ruhunun yükselmesi gereken alemlere göre yetiştirmişti.

Allah Rasulü kızı Fatımayı eğittiği gibi aile efradı ile Sahabesini de öbür dünyaya hazır olacak şekilde eğitmişti. İnsan ebed için yaratılmıştır.  Onları ancak ebediyet ve Ebedi Zat tatmin eder. Onun için insan bilerek veya bilmeyerek Onu isteyip arzular. Bütün dinlerin  ve bütün peygamberlerin mesajların özü  öbür dünyayla ilgilidir. Bunun için Allah rasulü onları ebedi huzur ve saadete hazırlarken, Kendisinin huzurunda tadacakları bu huzur ve saadetin örneklerini veriyordu. Fatıma bir defasında Allah Rasulünün huzuruna boynunda bir gerdanlıkla gelmişti (diğer bir rivayete göre bilezikle gelmişti) de Allah Rasulü: “İstermisin ki halk –dünyanın ve semanin sakinleri- Peygamberin kızı elinde cehennemden bir zincir taşıyor (takıyor) desin?”

Onları sevdi ve nazarlarını ahirete, diğer dünyaya ve ebedi güzelliklere... Allah’a çevirdi. Onun bu sözleri Hz. Fatımay yetmişti. Zira bu söz onun gönlünde taht kuran ve bütün hücrelerine kadar işleyen insandan geliyordu. Onun için Hz. Fatıma diyor ki:

Hemen gerdanlığı sattım bir köle satın alıp hürriyetine kavuşturdum ve doğruca Allah Rasulüne gittim. Yaptıklarımı kendisine anlatınca sevindi ve ellerini açarak Allah’a şükretti: Bütün hamd (kızım) fatımayı cehennemden koruyan Allaha’ dır[8].

Elbette, Hz Fatıma gerdanlık taktığı için günahkar olmamıştı ama Allah Rasulü onu mukarrabin (Allaha yakın olanlar) dairesinde tutmak istiyordu. Efendimizin ikazı takva (Allah korkusu) ve kurb (Allah’a yakınlık) içindi. Bu dünyaya karşı alakasızlık, bir yönüyle kıyamete kadar Müslüman ümmetini temsil edecek Ehli beyt analarının titizlik ve hassasiyetine uyan bir örnekti. Hazan Hüseyin ve Zeyne’l-Abidin gibi abid kimselerin annesi olmak kolay bir görev değildi. Allah Rasulü önce onu Ehli beytin annesi sonrada Abdulkadir Geylani, Muhammed Bahuddin el-Nakşibendi, Ahmed Rıfai, Ahmed Bedevi, Şazeli ve daha nicelerine anne olacak şekilde hazırlıyordu. Sanki ona: “Kızım sen öyle biriyle evlenip gelin gideceksin ki o evden nice altın halkalar çıkacak. Boynundaki altın halkayı bırakta Nakşibendi, Rıfai, Şazeli ve daha nicelerinin ruhunda ortaya çıkacak evliyalar halkasının annesi olmaya bak. Çünkü boynunda altın halkayla böyle büyük kimselerin annesi olmak kolay değil”. Bunun için Allah Rasulü bu hususlarda kendi hanesine karşı daha sertti. O yüzünü öbür dünyaya dönerek onlara doğru yolu hatırlatıyor, adete dünyaya bütün pencerelerini kapatıyor ve Size gerek olan Allah’tır diyordu.

Bütün ömürleri öbür dünyaya çevrili bir hayat yaşayacaklardı. Bunun içinde Allah Rasulü, sevgisinin gereği olarak, en çok sevdiklerini dünyevi pisliklerden temizliyor, dünyevi tozun-toprağın eteklerine bulaşmasına izin vermiyordu. Nazarlarını ulvi alemlere çeviriyor, kendisiyle birlikte olmak için onları hazırlıyordu.

Kişi sevdiğiyle beraberdir. Hz Muhammed (SAV) ı seviyorsanız onun yolunda olacaksınız, onun yolunda olanlar ötede onunla beraber olacaklardır. Ailesini ve Ashabını bu beraberliğe hazırlamak için Allah rasulü onları sevip bağrına basarken bu sevgisini de yerinde kullanıyordu.

Buharı ve Müslim onun sisteminin diğer bir kesitini anlatıyor: Hz Ali tarafından anlatılan rivayette şöyle diyor:

“evimizde hiç hizmetçimiz yoktu. Evin bütün işlerini bizzat Fatıma kendisi yapıyordu. Küçücük bir evde oturuyorduk. Fatıma ocağı yakar ve yemek pişirmek için uğraşırdı. Çoğu zaman ateşi alevlendirmek için üflerken, elbisesini yakardı. Dahası ekmeğimizi pişirir ve eve su taşırdı. Değirmen taşı çevirmekten eli; su taşımaktan da omzu nasır bağlamıştı.  Bu arada Medine’ye savaş esirleri getirildi. Allah Rasulü bu esirleri müracaat edenlere veriyordu.  Fatıma’ya babasından  bir hizmetçi almasını söyledim. O da gidip istedi.

Fatıma anlatmaya devam eder:

Babama gittim fakat evde yoktu. Hz. Aişe “geldiğinde ben haber veririm” dedi ve bende eve döndüm. Daha yatağa yeni girmiştik ki Allah Rasulü içeri girdi. Biz doğrulmak istedik fakat o buna müsaade etmedi ve gelerek aramıza oturdu. Ayaklarının soğukluğunu vücudumda hissediyordum. Ne istediğimizi sordu bende durumu izah ettim. Allah Rasulü uhrevileşmiş bir vaziyette: Ey Fatıma! Allah’tan kork ve Ona karşı vazifende kusur etme! (Allah’ın farzlarını yerine getir ve kocana itaat et) Sana başka bir şey daha söyleyeyim: Yatağa gitmek istediğin zaman otuz üç defa Sübhanallah,  Elhamdülillah  ve Allahu ekber  de. Bu senin için hizmetçi almandan daha hayırlıdır.”[9]

Allah Rasulü şunu kastetmiştir: “Ben senin  yüzünü  diğer aleme çeviriyorum, bana ulaşmak ve benimle beraber olman için iki yol var: kulluk şuuru içinde Rabbine karşı vazifeni yerine getirmen ve kocana karşı olan sorumluluklarını yerine getirmen. Eğer bir hizmetçi sorumluluklarını yüklenirse bu vazifeni eksik  yapmana sebep olabilir. Zülcenaheyn olman lazım ki yükseklere ulaşasın Nasıl bir erkek veya kadın Allah’ın Mükemmel kulu olabilir? Nasıl bir şahıs mükemmel bir insan olabilir ve mükellefiyetlerini yerine getirir? Senin vazifen bunların cevaplarını bulmandır.

İlk önce Allah’ın müstesna bir kulu ol. Kendi neslinden gelecek bütün evliyayı temsil eden büyük insan Aliye karşı görevini yerine getir ki, bütün mükemmel eşyanın ve mükemmel insanların toplandığı yer, Cennette benimle birlikte olasın.

Bu arada istidradi olarak Hz. Ali hakkında bir şeyi anlatmadan geçemeyeceğim.Allah rasulü ona, kızını hiçbir tereddüt etmeden vermişti. Çünkü Hz Fatıma gibi bir Peygamber kızına  koca ve Peygambere damat olmayı hak ediyordu. Zira o şah-ı evliya idi ve bu tabiatta yaratılmıştı. Bir gün Allah Rasulü ona şöyle demişti:

“Ey Ali! Her peygamberin  nesli kendinden devam etmiştir, fakat benim neslim seninkinden devam edecek”[10]

Ali peygamber neslinin, torunlarının... ismen zikretmek gerekirse Allah rasulünün Al-i beytinin babasıdır. Bunun için Aliye itaat etmek Peygambere itaat etmektir... Peygambere itaat ise Allah’a itaattir. Onun için Aliyi seven Peygamberi de sevmeli ve sünnetine uymalı..... 

ASRI SAADETTE TERBİYE ATMOSFERİ 

Allah Rasulünün evinde sürekli bir haşyet vardır. Her fili onun haşyet kokardı. Ona azıcık bakanlar Cennetin imrendiriciliğini, cehenneminde ürpertirciliğini hissederlerdi. Namaz kılarken titremeleri, ileri-geri gidip gelmeleri, Cehennem endişesiyle sarsılmaları, cennet arzusuyla kanatlanmaları cehennemden koruması bu evin iyi bilinen ve sık görünen özelliklerinden di. Evet, Ona bakan Allah’ı hatırlardı:

İmam Nesei anlatıyor:

“Allah Rasulü namaz kılarken boilin pot gibi bir ses duyulurdu”[11]

O daima inlemeleri ağlamalı bir kalple Allah’a yönelirdi. Aişe validemiz onu çoğu zaman Rabbinin huzurunda secdede titrerken bulurdu.[12]

Onun bu hali herkese ilham veriyor ve herkes onun bu halinden istifade ediyordu. Allah Rasulünün her hanımı ve her çocuğu da ibadet ederken aynı korku ve haşyeti duyuyor, Allah Rasulü de onlara yaşadıklarını emir ve tavsiye ediyor... davranışlarıyla örnek olmalarını istiyordu. Bundan dolayıdır ki her ne anlatmışsa hanesi ve hanesinin yanındakiler tarafından hemen benimseniyor, onun sözleri inananların gönüllerine işliyordu. Her şeyden evvel o mükemmel bir baba ve dedeydi. Bu çoğu zaman basit görmemezlikten gelinip ihmal edilen bir gerçektir... bizim gerçekleştirmek zorunda olduğumuz en önemli görevlerden biridir.

Nice şanlı insanlar geldi onun neslinden ki her biri kendi akranları arasında bir güneş gibi veya yıldızlar arasındaki ay gibi parlıyor. O öyle mükemmel bir nesil –sahabe- yetiştirdi ki nerdeyse içlerinden tek bir mürted çıkmadı. Buna ek olarak onun neslinden hiçbir mürted de çıkmadı. Bu gerçek peygamberin eşsiz faikiyetidir. Nice hakk dostlarının hanesi ile neslinden irtidad edip dinden çıkanlar olmasına rağmen Allah Rasulünün neslinden hiç kimse kendi hanelerinin köklerine ihanet etmediler. Eğer varsa bile birkaç istisna kaideyi bozmaz.

Şimdi Allah Rasulünün peygamberliğinin diğer bir deliline geçelim. Bu pedagojik dehadan daha üstündür. Gelecek olan ayet mevzuumuza ışık tutabilir:

“O ümmiler arasından, kendilerine ayetlerini okuyan, onları arıtan, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Oysa onlar önceden, açık bir sapıklık içinde idiler.” (Cuma 62:2)

ayette geçen bazı kelimeler çok ilginç. Üçüncü tekil şahıs zamiri,‘O’  Allah’a mercidir. Çünkü insanlar henüz Allah’ı bilmiyorlardı. Onlar cahil ilkel ve vahşi insanlardı. Onların zihnide ‘O’ yoktu. Bunun için Allah ilk önce kendi tabiatlarının karanlıklarını, Allah’tan ne kadar uzak bulunduklarını vurguluyor, Allah tarafından direkt hitab edilemeyeceklerini gösteriyor.

Sonra  onları ümmi olarak çağırdı. okuma yazma bilseler de onlar Allah ve Rasulünü bilmiyorlardı. Allah bu önemsiz cemaate sınırsız kudretiyle, en müthiş iradeyle en mükemmel surette yarattığı insanı, en derin ruhluyu, en ali ahlaklısını gönderdi. Allah o cemaata insanlığı idare edecek dahilerin nasıl çıkacağını öğretti.

Aralarından kelimesi ümmi olma yönüyle peygamberinde onlardan birisi olduğunu gösterir. Allah Rasulü cahile döneminin insanı değildi. Öğrenmesi gerekenleri Allah öğreteceği için onun okuma yazma bilmemesi gerekiyordu. Onu onlardan ayırıp eğitecek ve ümmilere muallim yapacaktı.

Onlara ayetlerin okuyan ve onları tezkiye eden, Onun ayeti beyyinatı öğrettiği ve nasıl insanı kamil olunabileceğini açıkladığına işaret eder. O onları terbiye edip ruhi kemalata doğru onları yönlendirmiş.

Onlar her ne kadar önceleri, apaçık dalalet içinde bulunsalar da.... onlar dalalet içinde bulunsalar da Allah’ın onları tezkiye ve terbiye edeceğini açıklar. O bütün bunları okuma yazma bilmeyen bir Nebinin eliyle yaptı.

Allah onlara kitabı Yüce Kur’an’ı talim etti. Yüz binlerce dahi, alim ve evliya kendi köklerini Bu kitapta buldu. Bu kitap geleceğin aydınlık neslini de eğitecek ve onları alayı illiyyine çıkaracak. Bütün sözüm ona orijinal düşünceler, yalancı mumlar gibi bir bir sönecek ve sadece bir tek güneş  hiç batmayan güneş Kuran- kalacak. Ufukta sadece onun bayrağı dalgalanacak ve bütün nesiller boyunlarındaki zincirleri kırarak ona koşacak...emareleri belirdi bile. Modern dünyanın bütün istibdat, zorbalık, zülüm ve ezasına rağmen İslam ruhu bütün tazeliğiyle dünyanın dört bir yanında kalbleri ve akılları cezbediyor.

Rasulüllahtan sonrada insanlık asırlarca onun bayrağının her tarafta dalgalandığını gördüler. Onun takip edip velayet, takva, düsürtlük,bilgi ve bilim kanatlarıyla yükseldiler... ve kurbet manviyat bilgi ve bilim’i tırmananlar her adımlarından Hz Muhammed’in ayak özlerini gördüler ve ona Barekallah diyerek temenna durdular.

Allah Rasulünün terbiyesi sadece nefsi emmareyi tezkiye şeklinde değildi. O, alemşümul bir terbiye sistemiyle gelmiş... bütün kalbleri, bütün ruhları, bütün akılları ve bütün nefisleri gayei hayellerine çıkaracak bir mesaj sunmuştur. Kur’an’ın evrensel hakikati bunu ifade eder. dahası, O öyle bir mesajla gelmiştir ki bu mesaj insanların his ve düşüncelerine hitap edecek, ve onu takip edenleri sevgi ve şefkat kanatları üzerinde yükseltip akılların hayran kaldığı yerlere götürecek... Allah Rasulü, akıllarını ve ruhlarını mükemmel bir idareci, mükemmel bir siyasetçi, başarılı bir ekonomist ve eşsiz bir askeri dahi olarak yetiştirip geliştirdiği öğrencilerine ekonomik, sosyal, idari, askeri, siyasi ve ilmi müesseselerin kapılarını açmıştır ve yine açacak. Bugün, size dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, din olarak sizin için İslamiyet'i seçtim  (Maide 5:3)

Bunun manası şudur: Gelen bütün peygamberler belli bir zaman diliminde belli bir millete gönderilmişti. Allah Hz Muhammedi ve İslam dinini bütün zamanlar ve bütün insanlar için seçmiş ve İslam sayesinde mahlukatına olan nimetini tamamlamıştır.  O, İslamı herkesin hoşuna gidecek ilkelerle süsledi. Allah’ın Mesajında ve Onun getirdiği esaslarda hata arayanlar onu kendi akıl ve ruhlarında aramalıdır. O bir tamamlayıcı, kemale erdirici, ve ıslahatçıydı.

Allah Rasulü cemaatini sadece ruh ve ahlaki bakımdan eğitmedi aynı zamanda akli, ilmi sosyal ve ekonomik olarak ta eğitmiştir. O ümmi, vahşi insanlardan, mübarek evliya, aydınlık mürebbiler,  görünmez  ve insanlık tarihinin en meşhur idareci ve kurucusu olarak yetiştirmişti.

Bir Mürebbinin büyüklüğü, onun ideallerinin büyüklüğü ile dinleyenlerinin kemmi ve keyfi buudlarıyla ölçülür.  O hala hayattayken bile onun yetiştiği mübarek muallim ve mürşidler Mısırdan İran’a, Yemenden caucasia’ya kadar geniş bir alanda efendilerinden öğrendiklerini yaymak için dalaştılar. Müteakip asırlar değişik mizaç, glenek ve kültürlerdeki insanları, bütün Araplar ve bazı Avrupalılar olduğu kadar İranlısı ve Turanlısı, Çinlisi ve Hindlisi  ve Bizans’lısı da Onun mesajına koştu.

Bir Mürebbinin büyüklüğü getirdiği esasların kalıcılığına da bağlıdır. Herkesin gördüğü gibi şimdi dünyanın dört bir yanından insanlar Onun mesajını kabul edip esaslarını benimseyip teşri ettiği dinini kucaklıyor... Allah’ın izni ve inayetiyle gelecekte bütün beşeriyet kucaklayacak.

Unutulmamalıdır ki Allah Rasulü (SAV) vahşi ve ilkel insanların arasında zuhur etti. Bu insanlar sürekli alkol içer kumar oynar ve ayıp saymadan zina ederlerdi. Fahişelik meşru idi ve hususi evler özel bir bayrakla gösterilirdi. Rezalet insanın insan olmaktan utanacağı kadar genişti. Bunları bir millet altında birleştirmek nerdeyse imkansızdı. Zuhur ettiği yerde her türlü  şeytanlığı bulmak mümkündü. Buna rağmen O bütün bu kötülükleri kaldırdı ve onları uygar dünyanın liderleri ve mürebbileri yapacak hasletlere yöneltti. O vahşi insanlardan uygar bir ümmet meydana getirdi. Bu gün bile biz onların seviyesine ulaşamayız. Bu gerçek  Isaac Taylor, Robert Briffault, John Davenport, M. Pikthal, P. Bayle ve Lamartine gibi bazı batılı yazarlar tarafından bile dile getirilmektedir.

Allah çamit şeylerden hayattar şeyleri vareder. Taşa toprağa hayat bahşeder. Hazreti Peygamber bu taş toprak,kömür ve bakırı işlemiş onlardan altın ve mücevherler çıkarmıştır. Ebu Bekir, Ömer osman Ali, Hald, Ukba bin Nafi, Tarık bin Ziyad , Ebu Hanife,İmam Şafi, Bayzıd el-Bistamı, Muhyiddin el-Arabi, Biruni, Zehrevi ve daha binlercesi hep onun okulundan yetiştiler. Allah Rasulü insan kuvvelerinin  körelmesine izin vermedi.... onları geliştirdi ve onlardaki her hangi bir eksikliği mükemmel yeteneklerle değiştir. Büyük bir düşünürün: “Müslüman olmadan önce Ömer büyük bir adam olmaya teşneydi. Fakat Müslüman olduktan sonra O kadar güçlü olmasına rağmen karıncaya dahi basmayan çekirgeyi bile öldürmeyen ince ruhlu ve hassa Ömer oldu.”  Öyle bir şefkat ve hassasiyet anlayışı ve idaresi vardı ki; “Yıkılmış bir köprüden dolayı bir koyun Fırat nehrine düşse Allah ondan dolayı Ömer’i hesaba çeker” derdi.

Biz hala günümüzün bütün modern imkanlarına sahip olmamıza ve her gün sempozyum ve konferanslar tertip etmemize rağmen sigara gibi küçük bir adeti bile ortadan kaldıramadık. Tıp ilmi onun Gırtlak yemek borusu ağız içi ve damak kanserlerine sebep olduğu söylemesi bile insanları bu kötü alışkanlıktan vazgeçiremezken Allah Rasulü insanların damarlarına işlemi nice  kötü alışkanlıkları ortadan kaldırdı ve övgüye değer ahlak ve hasletlerle değiştirdi. O meleklerin dahi semadan kıskanarak baktığı bir şekilde bütün bunları gerçekleştirdi. Onları görenler: “Aman Allah’ım! Bunlar melek değil, melekten de üstün diyecekler” Onlar Sırattan geçerken ışıkları her tarafı aydınlatacak, Melekler haşyet içinde: “Bunlar nebi mi melekmi?” diyecekler. Onlar ne Nebi ne de melektir. Onlar Hz Muhammed’in ümmetidir. Onun rahle-i tedrisinden geçtiler.

Abdullah b. Mesud Ukbe b. Ebi Muayt’ın koyunlarını güden bir çobandı. Allah Rasulü onu halkasına aldı ve İslam Fıkhı Kufe okulunun  köşe taşı yaptı. Düşünün ki, Alkama, en-Nehai, Hammad, Sufyan es-Sevri Ebu Hanife bu okulun öğrencileriydi. Hepsi kendi alanının uzmanı olan bu insanlar ilimlerini ruhumuzun feda olacağı bu çobandan aldılar.

Onun terbiyesi sayesinde Berberi bir köle olan Tarik bin Ziyad bir avuç leventle İspanya’yı fethetti ve dünya tarihinin en muhteşem medeniyetlerinden birinin temellerini attı. Zaferden sonra mağlup İspanya kıralllığının hazinelerinin saklandığı yere gitti ve kendi kendine şöyle dedi: “Tarık! Dikkat et! Daha dün boynunda zinciriyle bir köleydin. Allah seni hürriyete kavuşturdu ve bu gün muzaffer bir kumandansın. Fakat yarın toprak altında çürümüş bir ceset olacaksın. Nihayetinde de bir gün gelecek Allah’ın huzurunda dikileceksin!” dünyanın ihtişamı ve debdebesi Tarık’ı kendine çekemedi. Bu büyük kumandan öylesine basit bir hayat yaşadı. Bu nasıl bir eğitimdi ki, bir köleyi izzetli ve onurlu bir insan yapıyor?

Allah Rasulü (SAV) bütün insanları akli ve ruhi yetenekleriyle değerlendirdi. Bu duygularının birini gelişmemiş halde bırakmadı. Aksine bu kötü tabiatlı insanları geliştirip erdem sahibi insanlar yaptı. İnsanların potansiyelini tesbit etme kabiliyeti de Peygamberliğinin bir diğer delilidir.


[1] Müslim, Fadail, 63

[2] Müslim, Fadail, 62

[3] Buhari, Cenaiz, 44, Müslim Fadail, 62; İbn Mace, Cenaiz,53

[4] Hindi, Kenzul-Ummal, 13.650

[5] İbn Hanbel, 2. 279; Müslim Zekat, 161

[6] Buhari Adab 18; İbn Sa’d Tabagat, 8, 39

[7] Müslim, Fadail 98-99; Buhari Menakıb, 25

[8] Nesai Zina, 39

[9] Buharı Fadaillü’l-Ashab, 9; Müslim Zikr, 80-81

[10] Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, 4. Lema.