özlükte Sıfatları
Fethullah GÜLEN'den: Selman KUZU*

Öteden beri en çarpığından orta ölçekte eğri-büğrü olanına, onlardan doğruya en yakın bulunanına kadar, değişik düşünceler ortaya çıkmış ve onların sahipleri, ortamın el verdiği ölçüde düşüncelerini neşretmişlerdir. Hattâ, Allah hakkında bile dünya kadar uygunsuz düşünce ileriye sürülmüştür. O kadar ki bu düşünceler, asılları itibariyle vahye dayalı kitapların içine bile girmiştir.

Peygamberlik konusundaki çarpık anlayışlar
Aynı çarpık anlayış ve yorumlar, peygamberler hakkında da yapılmıştır. Peygamberler; sıdk, ismet, emanet, tebliğ, fetanet ve bedenî arızalardan korunmuş olma gibi aslî sıfatlarla muttasıf bulundukları hâlde, onları, (haşa) doğruluklarında sarsık, emanet mevzuunda hain, tebliğ mevzuunda muvazaacı, ismet mevzuunda gayr-i masum gösteren pek çok sayıda çarpık anlayışın serdedildiğini görmek mümkündür.

Bu tür çarpık anlayışların, meselâ Hz. Davud, Hz. Süleyman ve Hz. İsa hakkında serdedildiğini görmek mümkün olduğu gibi, maalesef Peygamber Efendimiz hakkında da ileri sürüldüğünü müşahede etmekteyiz. Burada zikretmekte fayda görmediğimiz bu türden anlayış ve iddiaların peygamberlik hakikatiyle telif edilemeyeği gerçeği bir yana, bu iddialarla peygamberlerin en sıradan birer insandan daha aşağı derekelere düşürüldüğü de vakidir.

Tarihe şöyle bir göz attığımızda, bu çarpık anlayış ve düşüncelerin, bu arada Efendimiz ve sünneti hakkında söylenenlerin hiç de yeni ve bugüne ait olmadığını görürüz. Çarpık düşünce sahipleri, öteden beri büyük insanları kavrayamadıklarından, onları kendi dünyalarında ihata edemediklerinden, herkesi kendi seviye veya seviyesizliklerine çekmek istemişlerdir. Onlarda da, kendilerinde olduğu gibi kaprisler, şehvetler, kinler, nefretler bulunduğunu, onların da yer yer va'de vefadan döndüklerini, ihanet ettiklerini, ismetlerini koruyamadıklarını, tebliğde muvazaaya girdiklerini iddia etmişlerdir.

Müslümanların Grek felsefesiyle tanışmaları
Efendimiz hakkındaki bu türden çarpık düşünceler, Müslümanların Neoplatonist düşünceyle, Grek felsefesiyle tanıştıkları andan itibaren ortaya çıktı ve büyük ölçüde, Abbasîler'de Me'mun zamanında kitaplarla İslâm'ın ilim ve kültür hayatı içine girdi. Kur'ân'ın mahlûk olup olmaması konusu da, bu düşünceyle gelen tartışmalardan biridir.

Selef-i salihîn döneminde, "Kur'ân mahlûktur" gibi bir mülâhaza kimsenin malûmu değildi. Selef-i salihîn, Kur'ân'a, "Allah bize nasıl gönderdiyse, Peygamber Efendimiz nasıl tâlim buyurduysa" öylece inanır; onu, iniş keyfiyeti, o andaki ve şüphesiz hâl-i hazırdaki durumu, Allah'ın Kelâm sıfatıyla münasebeti ve kelâm-ı nefsî, kelâm-ı lâfzî gibi konuların hiç münakaşasını yapmadan, "Kelâmullah" deyip kabul ederdi. Ne zaman ki bazıları çıkıp, bu münakaşayı ortaya attı, işte o zaman, muhakkik kelâm âlimleri, meselâ İmam Ebû Mansur Maturidî, Ebu'l-Hasan el-Eş'arî gibi zâtlar, ihtimal temel prensipleri Hasan-ı Basrî Hazretlerinden, Sevrî'den ve Ebû Hanife'nin Fıkh-ı Ekber'inden alarak, Kur'ân'ın, kelâm-ı nefsî olması itibariyle Kelâm sıfatının bir yönünü teşkil ettiğini ve bu zaviyeden ona "mahlûk" denemeyeceğini; ancak mahlûkata taallûku itibariyle yazılmış hâline "mahlûk" denebileceğini söyleyip, gerçeği ortaya koydular.

Kur'ân'a ait bu gerçeği koruma uğrunda pek çok insan, işkenceye uğradı. Bunlar arasında, büyük hadîsçi, Müsned gibi dev bir eserin musannıfı ve mezheb sahibi Ahmed İbn Hanbel de vardır. Bu büyük zât, bu yüzden ömrünün bir bölümünü hapishanelerde geçirmiştir.

Bu konuda Mu'tezilî düşünceye meyilli Abbasî idaresinin işkencesine maruz kalan âlimlerden bir diğeri olan İbn Maîn, değişik bir mülâhaza ile "Kur'ân mahlûktur." dedi ve bu mihnetten sıyrıldı. Ahmed İbn Hanbel, bunu duyunca üzüldü ve İbn Maîn'in kendisine yazık ettiğini, çünkü, böyle davranmakla önemli bir kapıyı araladığını, bu yanlışın bir imamın referansıyla kendine mevzi bulup, yayılabileceğinden endişe duyduğunu söyledi. Ona göre, bu uğurda gerekirse can da verilebilirdi ve verilmeliydi.

O dönemde bu türden çarpık anlayışlar, daha çok, felsefeyle uğraşan Mu'tezile taraftarlarınca İslâm dünyasına sokuldu. Fars Şiîliğinin beş esası da, aynı şekilde Mu'tezile'ye dayanır. Ve bunların hepsinin kaynağı, Neoplatonizm'dir; daha başka Ön Asya dinleri ve felsefeleridir. İbn Teymiye ise, Minhacü's-Sünne'de meseleyi büyük ölçüde Yahudiliğe bağlar.

Mu'tezile'nin hadîs hakkında ortaya attığı şüpheler ve ümmetin cevabı

Mu'tezile, öncelikle, hadîs hakkında şüpheler ortaya attı. Bu sebeple, günümüzde hadîsi reddedenler, "hadîsler, ancak Hicrî 3'üncü asırda toplanıp, yazıya geçirildi; dolayısıyla, her şey aslıyla muhafaza edilemedi" diyenler, çok orijinal bir fikir ileri sürmüş olmuyorlar. Belki böyle demekle, sadece Neo-Mu'tezile unvanını hak ediyorlar.

Mu'tezile, bu tür fikirleriyle ortada ve tesiri en geniş dönemini yaşarken, hadîsler, devasa imamlar tarafından, tarihte eşi, emsali görülmedik derecede muhteşem ve itiraza imkân olmayan ilmî usûllerle tespit ediliyor ve kitaplara geçiriliyordu. Ömer İbn Abdülaziz'in emriyle, resmî olarak İbn Şihab ez-Zührî hadîsi tesbit ediyordu. Abdullah İbn Ömer'in mevlâsı, İmam Malik'in hocası, Leys İbn Sa'd'ın şeyhi olan Nâfi, ayrıca bizzat Leys İbn Sa'd, hadîsi tesbit ediyordu. Ebû Hüreyre'nin talebesi Vehb İbn Münebbih de hadîsleri topluyordu. Muhammed Hamidullah Hoca, bu zâtın, bilhassa Ebû Hüreyre'ye dayanarak tesbit ve neşrettiği hadîsleri yayınlamış ve onların mukayeseli bir kritiğini yapmıştır.

Mustafa el-A'zamî de, yaptığı araştırmalarla, çok erken bir devirde bizzat sahâbe ve tabiîn tarafından hadîslerin yazıldığını tesbit etmiştir. O kadar ki, bu zâtın tesbitlerine göre, daha Hicrî birinci asırda talebelerine hadîs dikte eden sahâbî sayısı 50'yi buluyordu. (A'zami, İlk Devir Hadîs Edebiyatı, s.34-58)

Hadîsler, İslâmî iffet ve ismeti dorukta temsil eden devasâ kâmetler tarafından yazılmış, tespit edilmiş ve çok emin kanallarla Buharî'lere Müslim'lere geçmiş; onlar da, hadîsleri metin ve sened kritiğiyle bir kere daha süzgeçten geçirmiş, ayıklanması gerekenleri ayıklamış ve teksif-i himmet edilmesi gerekli olan sahihler üzerinde himmetlerini yoğunlaştırmışlardır.

Meselâ İmam Buharî, elinin ulaştığı bütün sahihleri toplamaya çalışmış, bu sahihlerden meydana getirdiği eserine el-Câmiu's-Sahih ismini koymuştur. Bilâhare gelen daha başka dev kâmetler, buna, Buharî'nin sahih hadîslerle ilgili şartlarını taşımakla birlikte, bu büyük imamın kendi zamanında ulaşma imkânı bulamadığı sahih hadîsleri ihtiva eden istidrakler yazmışlardır. Bunların başında, Şafiî mezhebine bağlı, allâme, müttakî bir insan olan Dârakutni gelir ki, bu sahada yazdığı Sünen'i meşhurdur. Aynı sahada bir diğer meşhur eser de, Hâkim en-Neysabûrî'nin Müstedrek'idir.

Kısaca, hadîsler, ta devr-i Risaletpenâhiden itibaren tespit ediliyordu. Vakıa Efendimiz (s.a.s.), bir zaman bazılarına, "Benden Kur'ân'dan başka bir şey yazmayın." demişti ama, bu, belli bir dönem için söz konusuydu. Nitekim Buharî'nin Kitabü'l-ilm bölümündeki bir hadîste, Allah Resûlü, Veda Hutbesi'nin kendisi için yazılmasını isteyen Ebû Şâh karşısında ashâbına: "Ebû Şâh için yazın!" buyurmaktadır. Ayrıca, Allah Resûlü'nün, Abdullah İbn Amr İbn Âs'a bir münasebetle, "Yaz, bu ağızdan doğrudan başkası çıkmaz." buyurduğu Buharî, Müslim ve Ebû Davut'ta kayıtlıdır. Ehlinin bildiği ve bir nebze "Sonsuz Nur" isimli kitabın son kısmında da arz edildiği üzere, sahâbe (Allah, hepsinden razı olsun), Allah Resûlü'nün hadîslerine, dinî bir gayretle sahip çıkmış ve daha önceki ümmetlerin başına gelen nebevî mirasın korunamaması felâketi, bu ümmetin başına gelmemiştir.

Bu çağda, öncekileri takliden sünnet üzerine şüphe atmak isteyenlere karşı eserler yazılmıştır. Bu konuda ilk kaleme alınan eserlerden biri, merhum Mustafa Sıbâi'nin es-Sünnetü ve Mekânetühâ fi't-Teşrîi'l-İslâmî isimli eseridir. Ardından Hucciyyetü's-Sünne, (Abdulganî Abdulhakk) es-Sünne Kable't-Tedvîn (Muhammed Accac Hatîb) vb. kitaplar birbirini takip etmiş, hattâ sadece Ebû Hüreyre'nin çok rivâyet ediyor diye tenkid edilmesine karşılık, Râviyetü'l-İslâm Ebû Hüreyre adıyla hususî kitaplar yazılmıştır. Ne var ki, hadîse ve sünnete yapılan itirazlar, ilk günden beri Hadîs tarihi açısından defalarca cevaplandırılmış olmasına rağmen, orijinal bir şeymiş gibi tekrar tekrar ortaya atılmıştır. En garibi de, bazı itirazların ilk defa söyleniyor havası içerisinde dile getirilmesidir. Halbuki, bu itirazların bir kısmı daha İbn Kuteybe (v.276 H) döneminde cevaplandırılmış, kalanları da, çok sonraları müsteşriklerin ortaya atıp, karşılığında gerekli cevapların verildiği hususlardır.

Daha ilk dönemde, hadîslerin sahihi, zayıfı, tenakuzların te'lifi, mevzû rivâyetlerin ayıklanması gibi bütün ihtilâflı meseleler hakkında tek tek ciltlerle kitap yazılmak suretiyle, hadîs konusundaki bütün problemler halledilmişti. Meselâ, büyük âlim İmam Tahâvi, Müşkilü'l-Âsâr ve Şerhu Maâni'l-Âsâr isimli eserlerini bu konuya tahsis etmiştir. Okumak için senelerimizi vermemiz gerekecek kadar hacimli olan bu eserler, hadîs meselesiyle alâkalı yazılmış kitaplardan sadece iki tanesidir. Tahavî gibi dev imamların, hadîs etrafında yazdıklarını okumaya bile bir ömür kâfî gelmez.

Yahya İbn Said el-Kattan gibi, Buharî gibi nice hadîs dâhîleri, Allah Resûlü'nün mesaj ve hidayetiyle alâkalı insanlığa sunduğu hadîsleri bir iki tekrar ettiklerinde dudaklarını birbirine dokundurur ve "Vallahi, bunun içinde ilâhîlikten başka bir şey yok." derlerdi. Bizim gibi ümmîler, yani meseleyi kendi tekniği içinde anlayamayan insanlar bile, hadîs diye rivâyet edilen, fakat hadîs olmayan bir sözle karşılaşınca, "bu, Peygamber sözüne pek benzemiyor" dediğimiz olmuş, ardından, hadîs münekkidlerinin eserlerine bakıldığında, isabet edildiği görülmüştür.

Allah Resûlü'nün sözleri bellidir ve bunlar, hadîs uzmanları tarafından, Kur'ân'dan sonra belli bir yere oturtulmuştur; hem öyle bir yere oturtulmuştur ki, onun üzerinde beyan, olsa olsa ancak Kur'ân olur. Edipler, belâgatçılar, kendilerine ancak onun altında yer peyleyebilmek için yarışırlar.

Ortaya atılan iddialara baktığımızda ise, iddia sahiplerinin ezbere konuştuklarını, hiç birinin ilgili temel kaynakları okumadıklarını ve bu eserlerde hangi kriterlerin kullanıldığını, hadîslerin ne türlü imbiklerden geçirilerek bir araya getirilip insanlığın istifadesine sunulduğunu bilmediklerini, az buçuk bilenlerin de, bu konudaki yetersizlik ve samimiyetsizliklerini müşahede ediyoruz.

Peygamber, postacı değildir
Şimdi bu müddeilerin, bütün bu gayretleri hiç nazara almadan, onca açık gerçekler karşısında, peygamberi -hâşâ- postacı gibi görmelerini anlamak mümkün değildir. Zira Allah bile peygamberine postacı dememiş, "resûl" demiştir. Allah, Kur'ân'ında O'nu anlatırken "Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Resûlünü hidayet ve hak din ile gönderen O'dur." (Fetih/48: 28) buyurur. Burada Allah, elçisini Kendisine izafe etmiş ve O'nu hidayet ve hak dinle teyit ederek göndermiştir. Ve hiç kimse, Allah Resûlü kadar garantili olarak mesaj taşıyıcı olmamıştır.

Peygamberimiz ümmî idi ve Üstad'ın o enfes yaklaşımıyla, bir "reşha" idi. Dolayısıyla, Allah'tan gelen mesajlara kendinden hiçbir şey bulaştırmamıştı; hoş, bulaştırsa ne bulaştıracaktı; çünkü O'nu yönlendiren, O'nda yansıyan sadece ve sadece vahiy idi. Kendisi o kadar duru idi ki, vahyi kendine has dalga boyuyla bize intikal ettiriyordu.

Peygamber, öyle mücerred, öyle saf bir dimağ sahibidir ki, biz o dimağa, o akla fetanet-i a'zam diyoruz ve fetanet-i a'zam oluşunu, aklı akılla aşmışlığını, bütün diğer büyüklüklerinin önünde görüyoruz. Büyük bir erkân-ı harb, iyi bir idareci, mükemmel bir aile reisi, insanlığı insanlığa yükselten eşsiz bir muallim ve terbiyeci oluşunu da, yine O'nun böyle bir fetanet-i a'zam sahibi oluşunda görüyoruz. Bu sahalardan her biri, o sahada başarılı bir insanın dâhî olması için yeter de artar hususlardır.

Ama biz peygambere, "hususî" olduğu için "dâhî" demiyor, "peygamber aklı" olarak da isimlendirebileceğimiz bir mefhum olarak, dünya kadar meselenin ortasında, Allah vergisi, saf, dupduru, vahiy veya ilham yoluyla kendisine gelen her şeyi, herhangi bir yanını kırmadan, bükmeden, olduğu gibi aksettiren "fetanet-i a'zam" sahibi diyoruz. Allah Resûlü (s.a.s.), her şeyi dupduru aksettiren bir insandır. Onun için, ne sunduğu risalete, ne de getirdiği hidayete hiçbir şey bulaşmamıştır. Yukarıda meâlini arz ettiğimiz âyetin devamında Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor: "Şâhid olarak Allah yeter." (Fetih/48: 28)

Efendimiz'e saygı
Allah Teâlâ'nın bile, risaletini hidayetle serfiraz kıldığını tâzimle anıp, ismini, peygamberlikle beraber hidayet mesajıyla gelmiş bir büyük insan olma payesiyle birlikte zikrettiği bir insanı, sıradan bir insandan bahseder gibi "Muhammed.. Muhammed" diye anlatan biri, dünyada seçilse seçilse, terbiyesizler kralı seçilir.

Terbiyemizi koruyalım; ben, "Ya Rasûlellah" demeyi bile yeterli bulmuyorum. Bu hitap, O'na Allah'ın hitabıdır. O'nu anlayan İmam Rabbani gibi zâtlar, her defasında değişik bir tabirle, O'nun serfiraz bir yanını dile getirip, öyle anıyorlar. "Hak şöyle dedi; hakikat ise diyor ki, Hâtem-i Divan-ı Nübüvvet Olan O Zât, O Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferîd-ü Kevn ü Zaman şöyle buyuruyorlar" vb. gibi.

Cevahir kadrini cevher-fürüşan olan bilir. Sarraf, altını eline aldığı zaman hemen onun kaç ayar olduğunu anlar. Aynen bunun gibi, Allah Resûlü'nü anlamak istiyorsanız, O'nu, Hz. Ebû Bekir'den başlayıp, Hz. Bediüzzaman'a kadar uzanan altın veya zebercet bir silsile içinde yer alan dünya kadar büyüklere sormak gerekir. Onlar, bize O büyük Zât"ı, "Mâ arafnâke hakka ma'rifetike=Seni hakkıyla bilemedik." sözüyle anlatacak ve bu konudaki acziyetlerini ortaya koyacaklardır.

O'nun temsili, tebliğinin önündedir
Evet O (s.a.s.), sadece mesaj getirip sunan bir insan değildir. Mesaj getirip sunması, O'nun tebliğ yanıdır. Bu tebliğ yanından öte O'nun bir de temsil yanı vardır ki, söylediği ve insanlara yapın dediği hakikatleri herkesten fazla yerine getirmiş ve yaşamış bir insan olarak O, bu yanıyla tebliğinden bir adım öndedir. Allah (c.c.), eğer O'ndan daha muktedir, yaptığını yapmaya daha lâyık, daha mükemmel fıtratta ve ortaya koyacağı muvaffakiyetler için baştan o avansı alıp, vazifesini icra ederken sergilediği performanstan daha öte bir performans gösterecek bir başkası olsaydı, O'nun yerine onu seçerdi.

Buseyrî, O'nun kadr ü kıymetini şu beyitlerle dile getirir:

"O öyle bir fazilet güneşidir ki, O'nun diğer peygamberlere karşı üstünlüğü, güneşin, onun etrafında dönen peyklere karşı üstünlüğü gibidir. Peykler, yıldızlar, güneşin olmadığı yerde kendilerini gösterirler. Güneş açığa çıkınca da, hepsi karanlığın bağrında gidip saklanırlar."
O, Sultan-ı Enbiyâdır, yani enbiyânın bile sultanıdır. Hatta -tenkidi yapılabilir- Necip Fazıl'ın ifadesiyle O, peygamberlerin bile peygamberidir. Bir defasında "mahbûbiyet" mevzûunu arz ederken, "Hz. İbrahim (a.s.), dış bir çember; Hz. Musa (a.s.), o çemberin içidir." demiştim; fakat o çembere tâc olan, ayın etrafındaki hâleyi meydana getiren gerçek ışık kaynağı, o ışığı temel kaynağından alıp aksettiren, Kamer-i Münîr olan Hz. Muhammed Mustafa'dır (s.a.s.).

O, yapacağı vazifeye, vazifelerin en büyüğü ve en kudsisine en liyakatli insan olması itibariyle peygamberlik ışığını almıştır. Daha sonra öyle bir peygamberlik sergilemiştir ki -buna temsil diyoruz- bu kulluğu, O'nu "kabe kavseyni ev edna" (Necm/53: 9) sırrıyla serfiraz kılmıştır. Tefsircilerin bu makamı ifade ederken çok farklı isimler kullanmalarına karşın, Üstad'ın, hiçbir tefsirde görmediğim güzel bir yaklaşımı vardır. Üstad, bu makamı, "imkân-vücub arası bir nokta" tabiriyle ifade ediyor.

İmam Buseyrî, buna farklı bir işarette bulunur ve

O (s.a.s.), beşer olmaya bir beşerdir, fakat her beşer gibi bir beşer değil," der. "Muhammed, tıpkı bizim gibi, bir anadan bir babadan doğmuştur ama, insanî değerlerle O'nun gerçek değerini bulmaya çalışırsanız, O'nun insanüstü olduğunu görürsünüz." Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.), bize ve bütün insanlığa şeref olsun diye insanın bittiği aynı ağacın bir dalı, daha doğrusu, bu dalın başında o ağacın en muhteşem meyvesi olarak bitip, önümüze rehber, muallim olmanın dışında, beşeriyetimizle bir münasebeti yoktur. O, çoktan beşeriyeti ve imkân âlemini aşmış, öylesine aşkın bir insandır.

Allah Resûlü (s.a.s.), âdeta Nesimi'nin ifade ettiği,
Mekânım lâ mekân oldu,
Bu cismim cümle cân oldu,
Nazar-ı Hak ayân oldu,
Özüm mest-i likâ gördüm.
makamının bütün vâridâtını paylaşırken, Üstad'ın, "imkân-vücub arası" dediği o noktada -Kadı İyaz'ın Şifa-i Şerif'inde naklettiğine göre- ayaklarının boşlukta olduğunu hisseder. Ve orada tazarru ile, "Allah'ım, ayağımı nereye koyayım?" der. "Sağ ayağını sol ayağının üstüne koy." denir. İşte bu nokta, imkân-vücub arası bir noktadır.

Vahye mazhar
Bir de O Zât'ın (s.a.s.) vahiyle serfiraz kılınışı vardır. Vahyin keyfiyetini bilemiyoruz. Vahyi alma herkese müyesser olsaydı, dizini Allah Resûlü'nün dizine veren insan, o atmosfer içinde bir şeyler alırdı. Oysa ki O (s.a.s.), alıyor, öbürü kaldığı yerde kalıyordu. Diğerleri, O'nun dikte ettiği şeyleri sadece alıp yazma vazifesini yapıyordu. Demek ki O, hepsinden farklıydı.

O Zât, en sıkıştığı bir dönemde, yani kendisini himaye eden amcası ve çok sevdiği zevcesi Hz Hatice validemizi kaybettiği o hüzün yılında, hem bedeni hem de ruhuyla Cenab-ı Hakk'ın Mi'rac'ına mazhar oluyordu. En muteber hadîs kitaplarında anlatılan şekliyle, cismaniyete ait bir parça vücudundan kesilip atılıyor ve mahiyeti, semaları bedeniyle beraber tayeran etmeye müsait hâle getiriliyordu.

Bu hususlar, öyle "postacı" gibi çok âmiyane tabirlerle geçiştiriliverecek hususlar değildir. Vahyi alma bir sırra bağlıdır. Öyle bir sırdır ki o, o seviyeyi ihraz etmeyince ona ulaşmak mümkün değildir.

Mi'rac, başlangıcı itibariyle, Allah Resûlü'nün kulluğuna terettüp eden ilâhî bir ikramdır. Ve Mi'rac, Allah'ın varlığına delâlet eden harikulâde bir hâl olarak, Efendimiz'in bir kerâmetidir. Aynı zamanda Mi'rac, Allah Resûlü (s.a.s.), yapmakla mükellef olduğumuz bir kısım sorumluluklarla geriye döndüğünden dolayı, sonucu itibariyle de bir mûcizedir.

Demek ki Allah Resûlü, öyle bir husûsiyetle serfirazdır ki, hiç kimseye müyesser olmayan bir ikrama, bedeniyle, cismaniyetiyle Mi'rac'a mazhar kılınıyor; ve bu mûcize, O'nun kulluğuna karşılık olarak veriliyor. O, öyle bir kulluk ortaya koyuyor ki, kulluk adına kendisine aralanan kapıdan içeriye girerken, âdeta o kapıyı sövelerini sökerek götürüyor ve kendisinden bekleneni aşmak suretiyle kendi rekorunu kırıyor. Ayakları şişinceye kadar ibadet etmesi karşısında, "Allah, senin, geçmiş ve gelecek günahlarını yarlığamadı mı?" diyen Âişe validemize karşı, "Ben, beni böyle yapan Rabbime çok kulluk yapan, çok şükreden bir kul olmayayım mı?" şeklinde cevap veriyor. Buseyrî, bu önemli makamı ifade ederken diyor ki:

"Ben, zulmetleri ihyâ eden O Zât'ın sünnetine zulmettim (onu yerine getirmedim); ki O, ayakları şişmeden yatmazdı."

"De ki (ey Habibim); eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin." (Âl-i İmran/3: 31) âyetinde "Allah'a uyun" denmiyor. Çünkü Allah'a uymada bir husûsiyet vardır. Allah'a uyma bazen bir kısım ıtlaklarla ifade edilir ki, onun takyidi Allah Resûlü vasıtasıyla yapılmıştır. Yani, Allah'a uymanın yolu Resûlüllah'a uymaktan, adım adım O'nun izinde gitmekten geçer; ancak O'na tâbi olmakla Allah'a uyulmuş, itaat edilmiş olur. Allah Resûlü (s.a.s.), Kur'ân-ı Kerim'in, yerinde mükemmel bir müfessiri, yerinde mükemmel bir yorumcusudur. Nasıl olmasın ki, Allah (c.c.), O'na Kur'ân'ı vahyederken, âyetlerin yorumunu da beraberinde O'nun ruhuna duyurmuştur. Sahâbî, mânâsını, neye delâlet ettiğini tam olarak anlayamadığı âyetleri kendisine sorduğunda, O, sorulan âyetleri onlara açıklamıştır. Kur'ân-ı Kerim'in üçte ikisi, zahiri ve herkesin sorumlu olduğu, herkese hitab eden buudu itibariyle belki az buçuk aklı eren insanın okuduğunda hemen anlayabileceği gibidir ama, üçte biri, mutlaka Allah Resûlü'nün açıklamasını gerektirmiş, O da bunları açıklamıştır. Eğer böyle fâik, en üst seviyede bir anlatma olmasaydı, biz, yanlış anlama ve anlatmalar karşısında Kur'ân-ı Kerim'i çok çarpık anlayacaktık.

Büyüklük kriterleri karşısında Hz. Muhammed (s.a.s.)
Büyüklük adına kim hangi kriteri kullanırsa kullansın, karşımıza daima Hz. Muhammed (s.a.s.) çıkar. Carlyle, Kahramanlar isimli kitabını yazdı ve O'nu, Kahramanlar Kahramanı yaptı. Bir başkası Abkariyyat (Dâhîler)'i yazdı ve bu defa O'nu Dâhîler Dâhîsi yaptı. Peygambere, dâhî, kahraman denir mi? Biz, peygambere ne dâhî, ne de kahraman deriz. Peygambere, husûsî bazı meselelerin kahramanı denebilirse de O, hiç bir kahraman, hiç bir dâhî ile kıyaslanamayacak, tartıya girmeyecek ölçüde, normal beşerî ölçülerin üstünde, nev-i şahsına mahsus üstünlüğü olan biridir; peygamberdir, resûldür.

Bu konuda başkalarının yaptığı, kullandıkları ölçüler bizi çok ilzam etmese de, büyüklük adına kim hangi kriteri kullanırsa kullansın, karşımıza daima Hz. Muhammed (s.a.s.) çıkar. Hâl böyle iken, Peygamberimiz (s.a.s.) hakkında uygunsuz, yakışıksız lâf edenlere: (Tekvir/81: 26 âyetinden iktibasla, "Fe-eyne tezhebûn (Hak, gerçek bu iken, siz bu hâlinizle nereye gidiyorsunuz?)" demek gerekmez mi? Evet, saygımızı, edebimizi koruyalım.

Netice
Fuzuli, Su Kasidesi'yle ne derin, ne engin anlatır O'nu! Bir başkası ise, O'nun hakkında şu beyitleri döktürür:

Sana cânan gönül hayrân nedendir?
Cemâlin gün gibi rahşân nedendir?
Kaşındır kâbe kavseyn-i ev ednâ,
Yüzündür Sûre-i Rahmân, nedendir?
Ey şâhid-i mukaddes, hurşid-i âlem ârâ
Giysûlerin muhannes, ebrûlerin dilârâ
Zülfün teline kıymet olmaz cihan serâser
Neşreylemiş dû kevne bûyun anberi zâra

Bediüzzaman Hazretleri ise, 19. Söz'ün başında, O Zât hakkında şu değerlendirmelerde bulunmaktadır:

Evet, o burhanın şahs-ı mânevîsine bak. Yeryüzü bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber, O, Rabbini apaçık gösteren ve Rabbine delil olan Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm), bütün ehl-i îmâna imam, bütün insanlara hatib, bütün nebilere reis, bütün velilere seyyid ve bütün nebilerden, velilerden meydana gelmiş bir halka-yı zikrin serzâkiri.

O, öyle nûranî bir ağaçtır ki, nebiler o ağacın hayat fışkıran kökleri, veliler ise ter ü taze meyveleridir. Herbir davasını, mûcizelerine istinad eden bütün nebiler ve kerâmetlerine itimad eden bütün veliler tasdik edip, imza basıyorlar. Zira O, "Lâ ilâhe illallah" der, dava eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nûranî zâkirler aynı cümleyi tekrar ederek, icmâ ile mânen "doğru söyledin ve hakkı konuştun" derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesapsız imzalarla teyid edilen bir davaya parmak karıştırsın.

O nûranî tevhid delili, nasıl ki iki tarafın icmâ ve tevatürü ile te'yid ediliyor, öyle de, Tevrat ve İncil gibi semâvî kitaplarda yer alan yüzlerce işaret, peygamberliğinden evvel vaki' olan bir o kadar beşaret, gaybden haber veren hatip ve kâhinlerden gelen nice şehadet ve binlerle ancak ifade edilebilecek sayıdaki mûcizelerle te'yid ve tasdik edilmektedir.

Bunun yanında, getirdiği dinin hakkaniyeti de onu teyid eden başka bir delildir. Ayrıca zâtında gayet kemâldeki öğülmeye değer ahlâkı, vazifesiyle alâkalı o güzellerden güzel seciye ve karakteri; bu cümleden olarak, kuvvetli îmânını, sarsılmaz it'minanını ve son derece güvenirliliğini gösteren fevkalâde takvası, fevkalâde ubûdiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metaneti, davasında son derece sadık olduğunu güneş gibi ve apaçık göstermektedir.

İstersen gel, Asr-ı Saadet'e, o asırdaki Arap Yarımadası'na gidelim; hayalen olsun, O'nu vazife başında görüp ziyaret edelim. İşte bak: Fizyonomisiyle, hayatıyle güzelliğin doruk noktasında seçkin bir Zâtı görüyoruz ki, elinde mûcizeler gösteren bir kitab, lisanında hakikatleri açıklayan bir hitap, bütün insanlığa, belki cin, insan ve belki bütün varlığa karşı ezelî bir hutbeyi tebliğ ediyor. Âlemin yaratılış sırrı olan acip muammayı hâl ve şerh edip, kâinatın sırrı olan kapalı tılsımı açıp çözerek, herkese sorulan ve bütün akılları hayrette bırakan üç müşkil ve müthiş, "Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?" suallerine ikna edici, makul cevap veriyor.

İşte bak, şu geniş adada vahşî, âdetlerinde mutaassıp, inatçı değişik kavimleri ne çabuk, o kötü âdet ve vahşi ahlâklarını onlardan söküp alarak ne kadar güzel ahlâk varsa onları böyle güzel ahlâkla donatıp, medenî milletlere ve bütün âleme muallim ve üstad eyledi. Bak, değil zahirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshîr ediyor; kalblerin sevgilisi, akılların muallimi, nefislerin terbiyecisi ve ruhların sultanı oldu.

Ey ruhlarımızın sultanı, Sen ruhlarımıza sultan oldun; ruhlarımız da Sana kurban olsun!

Din ve Peygamberlik

Kâinat'ta insan elinin ulaşmadığı yerlerde tam bir sulh, tam bir denge hâkimdir. Yaratılmışların en şereflisi olarak, diğer varlıklardan farklı biçimde Allah'ın Kelâm, İrade ve İlim sıfatlarının da kendi kapasitesince mazharı bulunan insan, yeryüzünde aynı sulh ve dengeyi sağlamakla mükelleftir. Fakat o, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, çok farklı bir mizaçla yaratılmıştır. O mizaç yüzünden insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Meselâ, insan en seçkin şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder; süslü şeyleri arzu eder; insaniyete lâyık bir maişet ve şerefle yaşamak ister.

Şu meyil, arzu ve isteklerin gerektirdiği üzere insan, yiyecek, giyecek ve diğer ihtiyaçlarını güzel bir şekilde tedarik edebilmek için çok sanatlara (zenaat) muhtaçtır. O sanatların hepsine her bir insanın vukufu ve kabiliyeti olmadığından insan, hemcinsleriyle işbölümü yapmaya ve yardımlaşmaya mecburdur. Mecburdur ki, her bir insan, kendi emeğinin ürününü diğerleriyle paylaşsın ve bu sayede bütün ihtiyaçlarını görebilsin.

Fakat, insandaki, (bütün dünyevî, maddî arzu ve isteklerin kaynağı olan) şehvet kuvveti, (bilhassa kendisini ve din, mukaddesat, akıl, mal, nesil gibi hak ve hürriyetlerini koruma melekesi veya bunun kaynağı olan) gadap kuvveti ve (insanı, diğer bütün varlıklardan birinci derecede ayıran ve onu düşünen, muhakeme ve mukayese eden, şuurlu harekette bulunan bir varlık olmasına vesile teşkil eden) akıl kuvveti, Yaratıcı tarafından mecburî bir sınırlamaya tâbi tutulmamıştır. Bundan maksat, insanın bu kuvveleri bizzat iradesiyle asıl olmaları gereken noktaya çekmesi ve bunun için vermesi gereken mücadelenin onun terakkisini temin etmesidir. Çünkü, bu kuvvelerin olması gereken bir orta noktası, meselâ akıl kuvveti için hikmet, gadap kuvveti için şecaat, şehvet kuvveti için iffet noktaları, bir de, bu noktaların dışında çok sayıda sapma noktaları vardır. İşte insana düşen, bu kuvvetleri iradesiyle orta noktalara çekmek ve orada tutmaktır. Aksi hâlde, insanın davranışlarında ve başkalarıyla muamelelerinde zulüm ve tecavüzler meydana gelir. Bu tecavüzleri önlemek için de, içtimaî hayatta adalete ihtiyaç vardır. Fakat her ferdin aklı, bu küllî adaleti idrakten âcizdir; dolayısıyla küllî bir akla (evet, karakterleri, yapıları, mizaçları, ihtiyaçları, iç dünyaları ile bütün insanları tek tek tanıyacak küllî bir akla) ihtiyaç vardır ki, bütün ferdler bu küllî akıldan istifade etsinler. Böyle bir küllî akıl ise, ancak kanun şeklinde olur. İşte bu kanun da, dindir. Yani din, beşerî kanunlar gibi, yalnızca insanın tâbi olması gereken birbirleriyle karşılıklı muamele kaidelerini tesbit etmekle kalmaz; bunun yanısıra, bunların gerektiği gibi uygulanıp, semereli olabilmesi için insanın uyması gereken ahlâkî kaideleri, bu kaidelerin kaynağı olarak belli esaslara imanı ve ayrıca ibadet kaide ve şekillerini de vaz' eder. İbadet, vicdanî ve aklî olan imanî hükümleri takviyeye, dünya ve âhiretle ilgili işleri tanzime, şahsî ve nev'î kemalâta vasıtadır.

Dinin tesirini, icrasını, tatbikini temin edecek bir mercî, bir sahip lâzımdır. O mercî ve sahip de ancak peygamberdir. Peygamber olan zâtın da, halkın öncelikle kalblerine ve akıllarına hâkimiyetini sağlayıp, bu hâkimiyeti devam ettirebilmesi için, Allah'a yakınlığından kaynaklanan kudsî bir cazibesi, maddîmânevî bir ulviyeti ve Allah ile olan münasebetinin derecesini göstermek için de bir delile ihtiyacı vardır. Bu delil, bilhassa ilk dönemler itibariyle onun mûcizeleridir. Evet, önce insanlar, çoğunlukla peygamberin şahsî kemâlâtına, Allah'a olan yakınlığının ona sağladığı kudsî câzibeye vurulur; mûcizeler, bu yakınlığı daha da ispat eder. Daha sonra ise, dinin kaideleri, doğruluğunun delilleri insanların akıllarını, bütün aklî melekelerini, hattâ beş duyusunu bile tatmin eder.

Bediüzzaman, İşârâtü'lİ'câz, Sözler yay. s. 9293.

*Araştırmacı, yazar