indu Kutsal Metinlerinde Hz. Muhammed
Dr. Zuhuru'l-Hak-Mütercim: Osman ŞİMŞEK

Takdim
Allah Resülü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyayı teşrifleri kâinat çapında bir hâdisedir ve bir mânâda insanlığın yeniden dirilişi demektir. O, arzı semalara bağlamış, Hakk'ın murad ve kelâmına tercüman olmuş, cereyan eden hâdiselerin yorum ve tefsirlerini, eşyanın perde arkasını öğretmiştir.

Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), -Bediuzzaman Hazretleri'nin enfes ifadeleriyle- kitab-ı kebîr-i kâinatın âyet-i kübrâsı ve o Kur'ân-ı Kebir'deki ism-i a'zamı, şecere-i kâinâtın çekirdeği ve en münevver meyvesi, o saray-ı âlemin güneşi ve Âlem-i İslâm'ın bedr-i münevveri, rubûbiyet-i ilâhiye saltanatının dellâlı ve tılsım-ı kâinatın keşşâf-ı zî-hikmetidir (Nursî, 298).

Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberliğinden önce O'nun nübüvvetini tasdik eden ve ettiren pek çok vâkıa ve pek çok zat zuhur etmiştir. Zaten etmemesi de düşünülemezdi; zira, dünyaya mânen reis olacak ve dünyanın mânevî şeklini değiştirecek, onu âhirete mezra yapacak, mahlûkâtın kıymetlerini ilân edecek, fânî cin ve insi idam-ı ebedîden kurtarıp onlara saadet-i ebediyeye giden yolu gösterecek, kâinatın hikmet-i hilkatini ve tılsım-ı muğlâkını ve muammâsını açacak, Hâlık-ı Kâinat'ın makâsıdını bilecek ve bildirecek ve O Hâlık'ı tanıyıp umuma tanıttıracak bir zat; elbette o gelmeden her şey, her nev', her taife, Hâlık'ı tarafından bildirilirse o da bilecek, O'nun gelmesini isteyecek, O'nu bekleyecek, hüsn-ü istikbâl edecek ve alkışlayacaktır (Nursî, Mektubat, 169-170).

Peygamberimiz'in binlerce dille müjdelenmesinin ve merakla beklenmesinin pek çok misali vardır. Meselâ; Hz. Musa (a.s.), Tevratt'ta "Onlar için kardeşleri arasından senin gibi peygamber çıkaracağım; ve sözlerimi onun ağzına koyacağım, O'na emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek" der (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 18:18).

İsrailoğullarının kardeşi tabiriyle Hz. İsmail'in (a.s.) soyundan gelecek bir peygambere işaret edilmektedir ki; onun soyundan geldiği bilinen tek peygamber Hz. Muhammed'dir (s.a.s.).

İncil'de Hz. İsa (a.s.); "Artık ben sizinle çok konuşmayacağım; çünkü, bu âlemin reisi geliyor (Yuhanna, 14:30)." diyerek Efendimiz'i müjdelemiş; "Ben size hakkı söylüyorum. Benim gitmem sizin için hayırlıdır. Çünkü, ben gitmezsem Faraklit size gelmez. Ama ben gidersem O'nu gönderirim." (Yuhanna, 16:7) buyurmuştur.

İşte, Kutsal Kitaplar'da geçen âyetler ve din adamlarının verdiği haberler sebebiyledir ki, Hz. Peygamber Efendimiz'den yıllar önce insanlar, "O gelecek" deyip beklemeye başlamıştır. Âmir İbn Rebî, senelerce önce Zeyd İbn Amr'ın kendisine Resûlüllah'ın vasıflarını ve yaşayacağı bazı hâdiseleri haber verdiğini, O'nu müjdelediğini ve "Eğer ömrün olur da O'na yetişirsen, benden O'na selâm söyle." dediğini rivâyet etmektedir (İbn Kesir, 2:298).

Resûlüllah'ın, amcası Ebû Talip'le yaptığı ilk Şam yolculuğu esnasında rahip Bahîra Son Peygamber'le alâkalı Kitab-ı Mukaddes'ten öğrendiği sıfatları O'nun üzerinde görüp, Hz. Peygamber'i (s.a.s.) tanıyınca, amcasına "Sen bu yolculuktan vazgeç." demiştir; zira Hâtemu'l-Enbiyâ'nın vasıflarını bilen ve gelmesini bekleyen kıskanç insanlar da vardır ve Nebî onların şerrinden korunmalıdır (İbn Hişam, 1:191).

Varaka b. Nevfel, Abdullah b. Selâm gibi insanlar daha Allah Resülü'nü görür görmez "Bu O" demişlerdir (Buharî, bed'u'l-vahy 3). Ve hattâ, anneler çocuklarına "Muhammed" ismini koyup, O bereket kaynağının kendi soylarından gelmesi için dualar etmişlerdir (İbn Sa'd, 1:169).

Evet, kutsal kabul edilen kitaplar incelendiğinde en küçük meselelere dair malûmat bulunabilecektir. Öyleyse, en küçük meselelerin bile anlatılıp insanlık tarihinin en büyük hâdisesinin haber verilmemesi mümkün değildir. Daha önce bu hususta, Kitab-ı Mukaddes üzerine bir hayli çalışma yapılmış; elimizde mevcut Tevrat ve İncil'de Resül-i Ekrem'e işaret eden pek çok âyet tesbit edilmiştir. Her ne kadar ilâhî olabileceği hususunda ihtilâflar bulunsa ve pek çok değişikliğe uğramış olsa da, Hinduların kutsal kabul ettikleri metinlerde de Hz. Peygamber Efendimiz'le ilgili yorum gerektirmeyecek derecede açık diyebileceğimiz haberler vardır. Hakikat aşığı akademisyenlere fikir vermesi açısından bu konuda yazılmış bir makalenin tercümesini arz ediyoruz.
Mütercim

Hindu Kutsal Metinleri'ne Kısa Bir Giriş
Vedalar, Upanişadlar, Puranalar ve Kutsal Brahmânalar, Hinduizm'in dört kutsal kitabıdır. Sonuncu kitap (Brahmânalar), Vedalar üzerine yapılmış bir tefsirdir; fakat vahyedilen bir kitap olarak kabul edilir. Bu kitapların dili, Hinduların kutsal lisanı olan Sanskritçe'dir. Vedalar dört kitaba ayrılmıştır: Rig Veda, Yajur Veda, Sam Veda ve Atharva Veda. Bunlardan ilk üçü daha eski addedilir ve onların en eskisi de Rig Veda'dır. Rig Veda, üç uzun ve değişik dönemde derlenmiştir. Bu dört Veda'nın vahiy ve derlenme tarihleri hakkındaki görüşler çok farklıdır. (Hindu Dharma öğretilerini kaldırıp onun yerine tekrar Vedalar'ı ikame etmeyi hedefleyen bir organizasyon olan) Arya Samaj'ın kurucusu Swami Daya Nand, Vedalar'ın 1.3 milyar yıl önce vahyedildiği gibi inanılması mümkün olmayan bir iddiada bulunuyorsa da, diğer Hindu âlimleri ve şarkiyatçılar onların 4000 yıldan daha eski olmadıkları görüşündedir. Vedalar'ın tahlili, bu kitapların vahyedildiği yerler ve kendilerine kitap verilen Rishi'lerle (peygamberler) alâkalı bahisler arasındaki farkları gözler önüne sermektedir. Buna rağmen, Vedalar, Hinduların en güvenilir kitaplarıdır.

Upanişadlar, üstünlük ve güvenilirlik bakımından Vedalar'dan ikinci derecede kaynak kabul edilir. Bununla birlikte, bazı Panditler (Hindu din âlimleri), Upanişadlar'ı, özellikle vicdan delili (Tanrılar ya da insanlar tarafından değil bizzat doğadan geldiğine inanılan sesler, derin bir meditasyonla hasıl olan sezişler) ihtiva ettiği için Vedalar'dan daha üstün saymışlardır. Doğruluk ve güvenilirlik açısından Upanişadlar'dan sonra Puranalar gelir. Puranalar, bütün Hindu metinleri arasında en çok okunan kitaplardır; zira, bunlara kolaylıkla ulaşılabilir. Vedaları bulmak ise zordur. Puranalar'ın derleyicisi Maha Rishi Vyasa, onları 18 cilt olarak düzenlemiştir. Bu kitaplar, kâinatın yaratılış hikâyesini, ilk Ârî topluluklarının tarihini ve Hindu tanrıları ve din adamlarının hayat hikâyelerini ihtiva etmektedir. Puranalar, ya Vedalar'la aynı anda ya da daha önce vahyedilmiştir. Puranalar'ın kutsallık ve yüceliği, bütün Hindu kitaplarında kabul ve tasdik edilmiştir.

Hindu nüfusun çoğunluğu Hintçe konuşuyor ve Sanskritçe kelimelerin sadece bazılarını anlıyabiliyordu. Bu sebeple, Hindu metinleri, uzun bir süre Panditlerin ve Sanskritçe öğrenmiş olan bir grup insanın elinde kaldı. 18. yüzyılın son 10 senesinde, bir hâkim olan ve "Asiatic Society of Bengal" adlı organizasyonu kuran Sir William Jones Sanskritçe'yi öğrendi. O, Avrupa'da Sanskritçe ve Hindu metinlerine merak uyanmasına vesile oldu ve onun gayretleri sayesinde de Hindu metinleri İngilizce'ye tercüme edildi.

1935 senesinde, Dr. Pran Nath, Times of India gazetesinde Rig Veda'nın Babil ve Mısır kralları ve onların savaşlarıyla alâkalı olaylar ihtiva ettiğini belirten bir makale yayınladı. Ayrıca, Rig Veda'nın beşte birinin Babil kitabelerinden alındığını meydana çıkardı. Müslümanca bir perspektiften bakılacak olursa, Hindulara, daha önce başka kavimlere gönderilmiş peygamberleri anlatan ve onların mücadelelerini de ihtiva eden vahiy mahsulü kitap veya kitapların verilmiş olması mümkündür. Bununla birlikte, onlar hakkında yazılan şerh ve tefsirlerin daha sonra vahiy mahsulü kitaplara karışıp, onların bir parçası hâline gelmesi de muhtemeldir.

Hindu kitaplarında bunun bir-kaç örneği vardır. Meselâ, Atharva Veda, "Kutsal Bilgi" mânâsında "Brahma Veda" olarak da bilinir. Vedalar'la alâkalı bir inceleme göstermiştir ki; "Brahma" aslında "Abraham" (İbrahim)dir; Abraham'daki baş harf (A-elif), sona alınarak, kelime Brahma hâline getirilmiştir. Bu iki kelime, İbrahim Peygamber'in konuştuğu dile yakın bir dil olan Arapça harflerle yazıldığında, bu tahlilin doğru olduğu görülecektir. Benzer bir şekilde, Vedalar'da Hz. İbrahim'in ilk eşi Sara "Saraswati" ve Tufan Peygamberi Nuh (a.s.) da "Manuh" veya "Manu" olarak geçmektedir. İsmail ve İshak nebiler de Vedalar'da sırasıyla "Atharva" ve "Angira" olarak anılmışlardır.

Hinduların bütün büyük kitapları Hz. Muhammed'i (sallallahu aleyhi ve sellem) önceden haber vermiştir. Verilen haberlerde, Allah Resülü'nün pek çok vasfı, hayatı, Hz. İbrahim, Kâbe, Bekke (Mekke) ve Arap yarımadasına ilâveten, Resûlüllah'ın ismi de Mahamed, Mamah ve Ahmed şeklinde zikredilmiştir. Mahamed ismi Puranalar'da; Mamah, Atharva Veda'nın bir bölümü olan Kuntap Sukt'ta ve Ahmad, Sama Veda'da yer almaktadır.

Puranalar'daki istikballe ilgili haberler

Puranalar'ın derleyicisi Maha Rishi Vyasa, büyük bir dinî lider ve bilge olarak Hindular arasında son derece saygın bir insandır. O, dindar ve Tanrı'dan korkan bir adamdı. Aynı zamanda o, (Hinduların en önemli metinlerinden biri olup, Tanrı'nın Şarkısı mânâsına gelen) Gita ve ("Bharatalar'ın büyük hikâyesi" demek olan dünya edebiyatının en uzun destanı) Mahabharata'nın yazarıdır. Puranalar'ın 18 cildinden birisi, kelime mânâsı itibariyle Müstakbel Hâdiseler demek olan 'Bhavishya Puran'dır. Hindular onu "Tanrı'nın Sözü" sayarlar. Hz. Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellem) geleceğiyle alâkalı bilgi, Prati Sarg Parv III: 3, 3, Âyet 5'te bulunmaktadır.

Bu âyetin tercümesini vermeden önce, onun ilk bölümünde ortaya çıkan Malekha kelimesi hakkında bir not düşmek uygun olacaktır. Malekha, "yabancı bir ülkeye ait olan ve yabancı dil konuşan kişi" demektir. Bu kelime, şimdilerde kötü bir mânâda, insanların onurunu kırmak için kullanılmaktadır. Kelimenin kullanımı kimin, kim için kullandığına bağlı olarak farklılık arzetmektedir. Sir William Jones, kendisine Sanskritçe'yi öğretecek bir Pundit (Hindu din âlimi) bulmakta büyük zorluklar yaşamıştı; zira, o Malekha addedilmişti. Ancak Maharaja (Kral) Shiv Chandra'nın bizzat tevessül etmesinden sonra, Pundit Ram Locha ona Sanskritçe öğretmeye razı olmuştu.

Bu kelimenin, küçük düşürücü anlamıyla kullanılmaya ne zaman başlandığı; Hz. Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyayı teşrifinden önce mi; Hindistan'ın güneybatısında yer alan Malabarlı Hindu Kral Chakrawati Farmas'ın Resûlüllah'ın hayat-ı seniyyeleri sırasında İslâm'ı seçmesinden sonra mı; Müslümanların (mîlâdî 711 senesinde) Hindistan'a ulaşmasının hemen akabinde mi; yoksa daha sonra mı, bilinmemektedir. Puranalar'ın derleyicisi Maha Rishi Vyasa ise, söz konusu kitapta Malekha'yı "salih amel, keskin zekâ ve dinî izzet sahibi, Tanrı'ya hürmet ve saygıyla iki büklüm bir adam" şeklinde tarif etmektedir.

Brahma, Saraswati ve Manu (İbrahim, Sara ve Nuh) örneklerinde gösterildiği gibi pek çok Sanskritçe kelime, küçük bir değişiklikle Arapça ve İbranice'den alınmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, Malekha kelimesi de "senin tâbilerin" mânâsına gelen Ma-Hekha kelimesinden türetilmiştir. Bu kelime, İncil metinlerine ait kaynaklarda Hz. İsmail Peygamber'in neslini ifade etmektedir. Şu da iyi bilinmektedir ki, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. İsmail'in ikinci oğlu Kayzer'in soyundan torunudur. Arap alfabesini okuyabilenler kolaylıkla göreceklerdir ki, "Ma" hecesini "Hekha"dan ayırarak yapılan bir hata "Malhekha" kelimesini netice verecektir. Bu da Sanskritçe gibi bir lisana uyarlanınca "Malekha" benzeri bir ses hâsıl olacaktır.

Bhavishya Puran, Prati Sarg Parv III: 3, 3'deki 5'inci âyetin Sanskritçe metni ve tercümesi şöyledir: (Sanskritçe metindeki kutu şeklindeki bölüm Mahamed veya Muhammed kelimesini göstermektedir.)

Bir malekha, yabancı dil konuşup yabancı bir ülkeye ait olan bir ruhanî rehber, ashabıyla beraber zuhur edecek. Onun adı Mahamed olacak.

5-27 arası âyetlerin tercümesi, Dr. Vidyarthi'nin çalışmasından yararlanılarak aşağıda arzedilmiştir.

Bir malekha, (yabancı dil konuşup yabancı bir ülkeye ait olan) bir ruhanî rehber, ashabıyla beraber zuhur edecek. Onun adı "Mahamed" olacak. Raja Bhoja (hükümdar), Panchgavya ve Ganj nehirlerinin suyunda yıkadığı, (yani, bütün günahlarından arındırdığı,) melek fıtratlı bu Mahadev Arab'ına en samimi sadakat nişânesi hediyelerini arzetti ve derin bir saygı göstererek şöyle dedi: "Senin önünde hürmetle eğilirim. Ey Sen, insanlığın övünç kaynağı, Arabistan'da ikâmet eden; Sen, şeytanı mahvedecek muazzam bir kuvvet topladın ve Sen kendin, kötü düşmanlarından (putperestlerden) korunmaktasın. Ey Sen, en büyük Rab olan en yüce Tanrı'nın tecellisi, ben Senin bir kölenim; beni de ayaklarına kapanmış biri olarak kabul et."

"Yabancılar, Arapların meşhur ülkesini yağmalayıp berbat etmektedirler. O ülkede Arya dini bulunmamaktadır. Daha evvel de, neticede öldürdüğüm, yoldan sapmış zalim bir adam ortaya çıkmıştı (Mekke'ye saldıran Yemen'in genel valisi Habeşli Ebrehe el-Eşrem'e atıf); fakat şimdi o, güçlü bir düşman tarafından gönderilmekle, yeniden ortaya çıktı. Bu düşmanlara doğru yolu göstermek ve onlara rehberlik etmek için tarafımdan kendisine Brahma'nın sıfatları verilen meşhur Mahamed (Muhammed), Pisakaları (şeytan ruhlu muhalifleri) doğru yola getirmekle meşguldür. Ey Raja, Sen akılsız Pisakaların ülkesine gitmek zorunda değilsin; sen şu anda olduğun yerde benim şefkatim sayesinde günahlarından arındırılacaksın. Geceleyin, bir Pisaka elbisesi içindeki, melek karakterli o zeki insan Raja Bhoj'a dedi: "Ey Raja! Senin Arya dinin diğer bütün dinlere üstün kılınmıştır; fakat ben, Ashwar Parmatma'nın (Tanrı, En Yüce Ruh) emirlerine göre, et yiyenlerin sağlam itikadını ikame edeceğim (Hinduların riyazetleri ve bilhassa inek eti yememeleri nazara alınırsa, burada başka bir milletten bahsedildiği anlaşılır). Benim sahabim sünnetli, başında saç kuyruğu olmayan, sakallı, köklü değişiklikler yapabilen, yüksek sesle ibadete çağıran ve bütün meşru yiyeceklerden istifade eden bir insan olacaktır. O domuz hariç, her çeşit hayvan eti yiyecektir. Ashabım, kutsal (kabul edilen) çalılıklarda arınmaya koşmayacaklar; fakat onlar, cihad sayesinde arınmış olacaklar. Dinsiz toplumlarla savaşmalarından dolayı "Musalmans" (Müslümanlar) olarak tanınacaklar. Ben, bu et yiyen milletin dininin kurucusu olacağım."

Kuntap Sukt (Atharva Veda)'daki haberler

Kuntap Sukt, Atharva Veda'nın 20'nci bölümündeki parçalardır. Bunlar, her sene düzenlenen büyük toplantılardaki ibadetlerde ve kurbanların arz edildiği yerlerde okunur. Önde gelen 17 din âlimi, büyük bir sadakatle bu âyetleri ezberden okumak için her sene bir araya gelirler. Kuntap Sukt, Aitreya Brahmâna, Kaushitki Brahmâna, Gopath Brahmâna, Shankhayana Shraut Sutar, Ashvlayana Shraut Sutar ve Vaitan Sutar gibi birçok en eski Hindu kitaplarında anılmaktadır.

"Kuntap" kelimesi günah ve sefaleti yakıp kül etmek mânâsına gelir; (günah ve sefalet demek olan) "Kun" ve (tüketmek, bitirmek anlamındaki) "Tap" kelimelerinden türetilmiştir. Kuntap, gizli karın bezleri mânâsına da gelir ki, bu mânâ, onun ancak yeterli bir sezme ve kavrama kabiliyeti geliştirebilenlerce anlaşılabileceğini ima etmektedir. Bir misal olması bakımından ifade edecek olursak, Mekke, "Ümmu'l-Kura (şehirlerin anası)" ya da "yeryüzünün göbeği" şeklinde anılmaktadır. Dr. Vidyarthi, Kuntap tabirinin "Bekke" (Mekke) kelimesinden türetildiğini belirtmektedir. Aynı mânâya gelen Sanskritçe ve Arapça kelimeler tahlil edildiğinde, Arapça'daki "b" harfinin Sanskritçe'de "p" olarak kullanıldığı görülecektir. Arapça'daki bir çeşit "t" harfi, yazıldığı hâlde "t" gibi okunmaz ve kelimedeki durumuna göre "h" olarak telâffuz edilir. Meselâ, Medînetün kelimesindeki "tün" telâffuz edilirken (t ve n harfleri düşürülerek) "Medine(h)" sesine dönüştürülür. Ayrıca, Arapça'dakilere benzeyen pek çok Sanskritçe kelime vardır ki, onlar geriye doğru, tersinden yazılmıştır. Aşağıdaki tabloda bunlardan bazısı görülebilmektedir:

Buraya kadar verilen malûmatı değerlendiren birisi, (her ikisi de k, n, t ve p harfleri ihtiva eden) Kuntap ve Bekketun arasındaki benzerliği görebilecektir. Dahası, Dr. Vidyarthi vahiylerin siyak-sibakından örnekler vererek açıklamaktadır ki; Kuntap, gerçekten Kâbe ve Mekke'ye işaret etmektedir. İşin ilginç yanı, Bekkeh (Mekke) ve Kâbeh (Kâbe) kelimeleri de aynı temel harflerden oluşmaktadır.

Kuntap Sakt'ın üçüncü âyeti şöyledir:

O, Mamah Rishi'ye yüz altın para, on taç, üç yüz savaş atı ve on bin sığır verdi.

Mamah kelimesinin kökü, "son derece büyük saygı, şeref, hürmet etmek, medh etmek ve göklere çıkarırcasına övmek" mânâlarına gelen "Mah" sözcüğüdür. "Muhammed" kelimesi de Arapça'da "övülen, methedilen" demektir. Çoğu Müslüman isimleri küçük bir değişiklikle Sanskritçe'de de kullanılır. Meselâ, Hindistan bölgesine kısa bir süre hükmeden Gazneli "Mahmud", "Mamud" Gajnavî olarak anılır. Bundan dolayı, âyetin tam mânâsı göz önünde tutulunca Mamah sözcüğünün Muhammed'le eş anlamlı olduğu görülür. Hinduizm'de, "Rishi" tabiri, bir tasavvuf âlimi veya peygamber anlamına gelir ve kutsal şahsiyetler için kullanılır. Öyle anlaşılıyor ki; bu kelime de, Abraham'ın (İbrahim) Brahma'ya dönüştürülmesi ve Mamah (m, h ve d temel harflerinden meydana gelen Muhammed) isminde "d"nin düşürülmesine benzer bir şekilde, İdris Nebi'nin (a.s.) adından, "I" (Arapça'daki elif) baş harfi kelimenin sonuna nakledilerek türetilmiştir.

"Yüz altın para", Hz. Muhammed'in (s.a.s.), 80 tanesi dayanılmaz işkencelerden kurtulmak için Habeşistan'a hicret eden ilk sahabilerini ima eder. Yajur Veda'nın vahiy kaynaklı tefsiri olan Shatpath Brahmâna'da "altın", mecazî olarak bir insanın yüksek mânevî gücünü ifade etmek için kullanılır.

"(Çiçekten yapılmış) on taç", Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından Cennet'le müjdelenen, Resûlüllah'ın on seçkin sahâbisini işaret eder. Onlar, Müslümanlarca "Aşere-i Mübeşşere" olarak bilinir. İsimleri, Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman İbn Avf, Sa'd İbn Ebî Vakkas, Said İbn Zeyd ve Ebû Ubeyde'dir (Allah onlardan razı olsun). Onlar, Vedalar'ın kendilerinden "Dash ashrijah-Cennet'in on çiçeği" şeklinde bahsettiği güzide şahsiyetlerdir.

"Üç yüz savaş atı" (sağlam Arap beygiri), Hz. Muhammed aleyhisselâm'ın Bedir'de savaşan sahâbîlerini gösterir. (Onların gerçek sayısı 313 idi; fakat gelecekle alâkalı pek çok vahiy kaynaklı haberde sayılar yuvarlak olarak, aşağı yukarı şeklinde söylenir.) Sanskritçe'deki "Arvah" kelimesi, özellikle Asura'lar (Hindistan'da yaşamayan yabancılar) tarafından kullanılan "hızlı Arap atı" mânâsına gelir.

"On bin sığır" ifadesi, Mekke'yi fethederken Hz. Peygamber'e refakat eden 10.000 sahâbiyle ilgilidir. Sanskritçe'deki "go" sözcüğü savaşa gitmek anlamındaki "gaw" tabirinden türetilmiştir ve hem öküz, hem de inek için kullanılmaktadır. Vedalar'da ifade edildiği şekliyle, öküz ve inek savaşın olduğu gibi, barış ve dostluğun da simgesidir. Biz bu iki özelliği Hz. Muhammed'in (sallalahu aleyhi ve sellem) ashabında bulabiliriz. Onlar, (mecazî ifade ve Hindu anlayıştaki inek gibi) mübarek, dindar ve merhametli; adalet ve barışı sağlama hususunda da sert ve şiddetli insanlardı (Fetih/48:29). (Bu mevzuda, Allah Resûlü'nün Uhud Savaşı'nda şehit olan sahabileri savaştan önce boğazlanan sığırlar suretinde rüyasında görmesi de mânidardır. (Hâkim, 2:141; Müsned, 1:271)

Kuntap Sukt'un 1-13 arası âyetlerinin (mantra) tercümesi Pandit Raja Ram ve diğer Hindu din âlimlerinin çalışmalarından yararlanılarak aşağıda verilmiştir. Okuyuculara kolaylık olması için parantez içindeki açıklamalar eklenmiştir.

1. Ey insanlar, şunu dinleyin! Takdire değer bir zat övülüp takdir edilecek. Ey Kaurama (barışsever muhacir, Hz. Muhammed), Rushama'lardan (düşmanlık yapan putperestlerden) 60.090 kişiyi teslim aldık. (Resûlüllah'ın (s.a.s.) muzaffer olarak şehre girişi sırasında Mekke'nin nüfusu yaklaşık o kadardı.)

2. Yanındaki eşleriyle beraber O'nun yükünü yirmi deve taşır. Yüklerin ya da arabanın en üstünde O, başı semalara değmesin diye boyun eğip iki büklüm olur. (Hz. Peygamber Efendimiz'in Mekke'nin Feth'i sırasında mütevazi hâline işaret vardır.) (İbn Hişam, 4:47-48)

3. O, Mamah Rishi'ye (Muhammed'e) yüz altın para, (çiçekten yapılmış) on taç, üç yüz savaş atı ve on bin inek verdi. (Yukarıda da ifade edildiği gibi, 80'i Habeşistan'a hicret eden 100 sahabi; Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından Cennet'le müjdelenen 10 güzîde sahâbî; 313 Bedir Ashâbı; ve Allah Resülü'nün zaferle Mekke'ye girişi ve Kâbe'yi putlardan temizleyişi sırasında yanında bulunan 10.000 sahâbîye işaret edilmektedir.)

4. Hakikati tebliğ et, ey ibadet eden (Ahmed); aynen meyveye durmuş ağacın başında şakıyan bir kuş gibi, (kökü yerde sabit, dalları göğe açılmış, bol yemişli kelime-i tayyibe ağacının başında duran Sen de) etrafına tatlı nağmeler söyle. Senin dudakların ve dilin bahçe makasının keskin ağzı gibi hızlı hareket eder. (Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Hz. Cebrâil aracılığıyla vahiy aldığı zamanki hâline işaret vardır. (Kıyamet/75: 16-18)).

5. Ey onların ibadetleriyle dua ve ibadet eden Zât, (kutsal) güçlü boğalar gibi çabuk ol. Evde sadece onların çocukları var ve evde onlar (kutsal) ineklerin gelmesini bekliyorlar. (İnekler, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) ashâbını simgelemektedir. Ashâb-ı Resül, belli zamanlarda günlük beş vakit kılınan namaza sıkı sıkıya bağlıdır. Bu âyet Bedir, Uhud ve Ahzab (Hendek) savaşlarına da telmihte bulunmaktadır. (Buhari, megazi 17; Müslim, cihad 67, 83)

6. Ey (Tanrı'yı) senâ eden, sana inekleri ve hayırlı şeyleri kazandıracak hikmet ve bilgeliği çabucak elde et. İyiliğe istidadı olanlar arasında hikmet tohumları saç, tıpkı okunu tam hedefine isabet ettiren bir okçu gibi.

7. Dünyanın Kralı veya Kâinâtın Nuru için en üstün övgüleri söyle; (O'nu sena et ki) O çok sevilen bir kimsedir ve insanlar arasında en yüce olandır. O bütün insanlara bir rehberdir ve herkesi (bir sığınak gibi) bağrına basar. (Hz. Muhammed'in (s.a.s.) sıfatları anılmaktadır. (A'râf/7:158; Tevbe/9: 128; Enbiyâ/21: 107)

8. O, herkesi görüp gözeten zât, tahta çıkar çıkmaz dünyaya barış ve güven hediye etti. Kuru ülkesinin halkı, O'nun, Beyt'in inşası sırasındaki arabuluculuğunu anlatıp duruyorlar. (İbranice'de, bir evi koruyana Kuru; o eve de Kore denir. Bu kelime, ilk ibadethane, Kâbe'yi ima etmektedir. Bu mânâda, Kuru ülkesi, Koreish (Kureyş) olmaktadır.) Bu mantra (âyet), Hz. Muhammed'in (s.a.s.) peygamberliğinden beş yıl önce, Kâbe'nin yeniden inşa edilişini, ve Kureyş'in her bir oymağının Hacerü'l-Esved'i uygun yerine koymanın yegâne onurunu istemesi ve bu maksatla birbirlerine savaş tehdidinde bulunup münakaşa etmeleri esnasındaki Resûlüllah'ın arabuluculuğunu kastetmektedir. (Müsned, 3:425)

9. Herkese barış ve güven dağıtan Kral'ın ülkesinde, bir kadın kocasına, sofrasında lor mu yoksa başka bir içecek mi tercih ettiğini sorar. (Hz. Peygamber'in (s.a.s.) himayesi, tedbir ve emirleri sayesinde kadınlar da hiçbir refakatçiye ihtiyaç duymadan ve korku da hissetmeden rahat bir şekilde uzun yolculuk yapabiliyordu.)

10. Olgun arpalar, yarıklardan başlarını çıkarıverir ve semalara doğru yükselir (Fetih/49: 29). Herkese emniyet dağıtan Sultan'ın ülkesinde insanlar zenginleşir. (Halk, sefalet çukurundan çıkıp zekât verilecek insanların arandığı Ömer b. Abdülaziz dönemine işaret.)

11. Indra (Hinduizm'de Tanrılar kralı, fırtına ve gök gürültüsü Tanrısı), kendisine medhiyeler dizen aşığı uyandırdı ve ondan her taraftaki insanlara gitmesini istedi. Ondan, Yüce Indra'yı senâ etmesi istenmişti; bütün dindar insanlar müteşekkirâne onu takdir eder ve Tanrı, ona nimetlerini ihsan ederdi. (Hz. Peygamber (s.a.s.), her taraftaki birtakım kral ve hükümdarlara, onları İslâm'a davet eden mektuplar göndermişti. (Buhari, bed'u'l-vahy 16; Müslim, cihad 74)

12. Bu ülkede, inekler, atlar ve insanlar çoğalmış ve artmıştı; çünkü burada, sadaka ve kurban olarak binlerce para veren cömert ve olağanüstü eli açık bir Zât idarecilik yapmaktadır. (Bunlar, Son Peygamber'in vasıflarıdır.)

13. Ey Indra, izin ver de bu (kutsal) sığırlar emniyette olsun; onların sahibinin incinmesine müsaade etme. Ve hiçbir düşmana, ey Indra, ya da hiçbir hayduta onları ezdirme. (Indra, Tanrı demektir; sığırlar tabiriyle de Hz. Peygamber'in (s.a.s.) aziz ruhlu ashâbı kastedilir.)

Daha önce de kısaca değindiğimiz, Hz. Muhammed'in (s.a.s.) bir hadîsi, sahâbeyle alâkalı olarak verilen bu haberleri daha anlaşılır hâle getirecektir. Hadîs-i Şerif, Buhari ve Müslim'de nakledilmektedir. Bu hadîs, Mekke'deyken, yani Medine'ye hicretten önce Hz. Peygamber'in (s.a.s.) gördüğü bir rüya ile alâkalıdır. Bu rivâyete göre "Ebû Musa (r.a.), Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dediğini rivâyet etmiştir: "Rüyamda, Mekke'den ayrılıp hurma ağaçlarının olduğu bir yere göç ediyordum. İlk anda oranın Yemâme veya Hecer olduğunu zannettim; fakat daha sonra onun Yesrib (Medîne) olduğunu anladım. Orada boğazlanan sığırlar ve bir de Allah indinde hayırlı bir şey gördüm. Neticede ortaya çıktı ki; o sığırlar, Uhud Savaşı'nda şehit olan inananları ve hayırlı olarak gördüğüm şey de, Allah'ın, Bedir Harbi'nden sonra mü'minlerin sadakatine bir mükâfat olarak ihsan ettiği (Müslümanların çoğalması ve Kâbe'nin Fethi gibi) nimetleri temsil ediyormuş." (Buhari, menakıb 25; Müslim, rüya 20)

Bu hadîs göstermektedir ki, rüyadaki sığırlar Ashâb-ı Resûl'ü simgelemektedir. Bu durumda, Veda âyetlerindeki on bin sığırın da Hz. Muhammed'in (s.a.s.) 10.000 aziz sahâbîsine işaret etmektedir.

Atharva Veda'daki mevzuyla ilgili diğer haberler

Atharva Veda X, 2, 28 (Kâbe hakkındadır.):

O, yüksek yapılı, duvarları dümdüz ve aynı hizâda (bir bina) olsa da olmasa da, onun her köşesinde Tanrı tecelli eder. Tanrı'nın Evi'ni bilen, içinde Tanrı anıldığı için bilir.

Kâbe, tamı tamına küp şeklinde olmayıp kenarları da eşit uzunlukta değildir. Ortasında Kâbe bulunan Kutsal Mâbed (Harem-i Şerif), yıl boyunca gece gündüz açık kalır ve daima Allah'a ibadet eden insanlarla dolu olur. Müslümanlar, namaz kılarken Kâbe'ye doğru yönelirler. Mescid-i Haram'ın içindekilerin Kâbe etrafında oluşturduğu halka, diğer yerlerde ibadet eden Müslümanların da ona yönelmesiyle dünya gezegeninin her tarafına yayılır.

Atharva Veda X, 2, 31 (Mescid-i Haram ve Kâbe hakkındadır.):

Bu melekler ikâmetgâhının sekiz çemberi (dolaşım mekânı) ve dokuz kapısı vardır. O başkası tarafından ele geçirilemez. Onda ebedî hayat vardır ve o İlâhî Nur'la ışıl ışıl parlamaktadır.

"Bu melekler ikâmetgâhının sekiz çemberi (dolaşım mekânı) ve dokuz kapısı vardır. O başkası tarafından ele geçirilemez." ifadesi Mescid-i Haram'a işaret etmektedir. Mescid-i Haram, asırlarca olduğu gibi bugün de gece gündüz Allah'a ibadet eden, O'na el açıp niyazda bulunan insanlarla dolup taşmaya devam etmektedir. O hâlâ istilâ edilmezlik özelliğini sürdürmektedir. Yemen'in genel valisi Habeşli Ebrehe el-Eşrem, mîlâdî 570 yılında güçlü bir ordu ve fil sürüsüyle Kâbe'yi yıkmayı denemiş ama Harem'e (Kutsal Bölge) dahi girememişti. Mekke halkı (Ebrehe ordusunun gücü karşısında) Kâbe'yi savunamayacakları kararına varmış ve şehirden kaçıp civardaki Kâbe'ye nazır tepelere sığınmışlardı. Allah'ın emriyle, "Ebâbil" (kırlangıç benzeri sürü sürü kuşlar) Ebrehe'nin ordusu üzerine taşlar yağdırmış ve onları yenilip çiğnenmiş ekin gibi kırıp geçirmişti. Bu hâdise Kur'ân-ı Kerim'in 105. sûresinde anlatılmaktadır. Araplar arasında mîlâdî 570 yılı "Fil Senesi" olarak bilinir; Hz. Muhammed (s.a.s.), o sene doğmuştur.

"Onda ebedî hayat vardır ve o İlâhî Nur'la ışıl ışıl parlamaktadır." ifadesi Mescid-i Haram'a işaret etmektedir. Dr. Mevlâna Vidyarthi, (yukarıda geçen mantra ile alâkalı) şu gerçeklere dikkat çekmektedir. Mescid-i Haram'ın, İbrahim, Veda, Safâ, Ali, Abbas, Nebi, Selâm, Ziyaret ve Harem isimlerinde dokuz kapısı vardır. Ayrıca, "sekiz çember", kendisini kuşatan tepeler arasındaki bu alanın etrafını çeviren tabiî hatlardır. Alanı çevreleyen tepelerin isimleri, Halic, Kuaykın, Hindî, Leylâ, Küda, Ebû Hadîde, Ebû Kubeys ve Ömer'dir.

Atharva Veda X, 2, 31 (Hz. İbrahim, Mescid-i Haram ve Kâbe hakkındadır.):

Brahma (İbrahim), semâvî nurla aydınlatılan ve ilâhî rahmetle kuşatılan bu evde kaldı. O öyle bir yerdir ki, insanlara (mânevî güç) hayat verir ve orası işgal edilemez.

Kâbe, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail tarafından bina edilmiştir. Bir önceki âyet münasebetiyle ifade edildiği gibi, Kâbe çevresi istilâ edilmezliğini hâlâ korumaktadır. Kur'ân-ı Kerim ve Ahd-ı Atik/Tevrat âyetlerinden bazıları, bu Kutsal Mâbed'deki ilâhi rahmet ve bereketi ifade etmektedir (Âl-i İmran/3: 96-97).

Sama Veda'dan istikbale dair bir haber
Sama Veda, Hz. Muhammed'in (s.a.s.) gelişiyle alâkalı bir hayli âyet ihtiva etmektedir. Burada onlardan sadece biri arzedilecektir. O, Sama Veda, II:6'daki sekizinci âyettir.

Ahmed, Rabb'inden dinî bir hukuk sistemi (Şeriat) aldı. Bu hukuk sistemi serâpa hikmettir. Ben, aynen güneşten alıyormuşum gibi O'ndan (Ahmed) ışık alırım.

Hz. Muhammed'in (s.a.s.) diğer adı Ahmed'di. (İkisi de h, m ve d kök harflerinden oluşan) bu isimler, "övülmüş, methedilmiş" mânâsına gelir; şu kadar var ki, ikinci isim övgüde daha ileri bir seviyeyi ifade eder. Kur'ân-ı Kerim'in bildirdiğine göre, Hz. İsa (a.s.) da, Son Peygamber'in ismini Ahmed olarak zikretmiştir.

Rig Veda'dan Bir Âyet

Rig Veda V, 27'deki birinci âyet şöyledir:

Kervan sahibi, doğru sözlü, hakikat aşığı, son derece bilge (hakîm), nüfuzlu ve cömert olan Mamah (Muhammed) sözleriyle beni memnun etti. Her şeye gücü yeten (Muktedir) Tanrı'nın halifesi, âlemlere rahmet olan Zât, bütün güzel sıfatlarla mücehhez olarak yanındaki on bin ashâbıyla ün saldı.

Bu âyet, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) bazı sıfatlarına telmihte bulunduğu gibi, muzaffer olarak Mekke'ye girişi ve Kâbe'yi putlardan ve diğer şirk unsurlarından temizleyişi sırasında Resûlüllah'a refakat eden 10.000 sahâbîyi de ima etmektedir.

Hindu Metinleri'ndeki Diğer İstikbal Haberleri

Aslında, Vedalar Hz. Muhammed'le (sallallahu aleyhi ve sellem) alâkalı pek çok âyet ve haber ihtiva etmektedir. Fakat, bazı Avrupalı ve Hindu Veda tercümanları, Hz. Peygamber'i kasteden isimleri çıkarmışlar; diğer bazıları da, O'nun hayatı, Kâbe, Mekke, Medine, Arabistan ve diğer ilgili hâdiselerle alâkalı mantralara (âyetlere), arınma ayinleri ve Hindistan'daki bölge ve nehir isimleri gibi Hindu terimler kullanmak suretiyle başka mânâlar vererek onları örtbas etmişlerdir. İstikballe ilgili haberler ihtiva eden bazı âyetler, açıklayıcı ifadelerle karıştırılmış ve âyetler üzerine yapılan bu yorum ve açıklayıcı notlar, daha sonra âyetlerin bir parçası hâline gelmiş de olabilir.

Atharva Veda: (1) XX: 21, âyet 6, 7 ve 9; (2) XX: 137, âyet 7'den 9'a kadar; (3) X: 2, âyet 26, 27, 29, 30 ve 32; yine, Rig Veda: (1) VII: 96, âyet 13'den 16'ya kadar; (2) I: 53, âyet 6 ve 9; son olarak, Sama Veda: III: 10, âyet 1, yukarıda zikredilmeyen ziyade âyetlerden bazılarıdır. Bu konuya ilgi duyan okuyucular, Dr. A. H. Vidyarthi'nin, 1990 senesinde Mohammad in World Scriptures (Bütün Milletlere Ait Kutsal Kitaplarda Muhammed) adıyla basılan akademik çalışmasına müracaat edebilir. Bu kitap, Mantra'larda kullanılan Hindu terimleri, Vedalar ve diğer Hindu kutsal metinlerindeki belli başlı ifade ve kelimelerin kullanım şekillerini ve anlamlarını izah etmektedir.

Netice**

Allah Resülü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) her hâli, her tavır ve davranışı, Kur'ân'ın tefsiri şeklinde ortaya koyduğu örnek hayatı O'nun peygamberliğine delil ve şahittir. Cenab-ı Hak ve Kur'ân-ı Kerim de O'na şahitken bu hususta başka bürhana da ihtiyaç yoktur. Ne var ki; gayr-i müslimler, asırlardır, bazen kin ve düşmanlıkları, bazen kıskançlık ve hasetleri ve bazen de rekabet sebebiyle Resûlüllah'la alâkalı haber, alâmet ve işaretleri yok etmeye çalışmaktadır. Bu yüzden pek çok masum insan hakikatle tanışamamakta ve o hidâyet güneşini tanıyamamaktadır. Öyleyse Müslümana düşen vazife, en azından o kitaplara saygı ve hürmet duyan insanların hidayeti için çalışmak, onlardaki sadık/doğru haberleri de araştırıp ortaya koymaktır.

Bir kere daha ifade etmek isteriz ki; bu tercüme çalışmamız ve takdimdeki sözlerimiz Hindu metinlerinin kutsallığını kabul ettiğimiz mânâsına gelmez. Bildiğimiz bir şey vardır ki; "Her milletin bir Resülü vardır; Resülleri geldiği vakit aralarında adaletle hüküm verilir ve hiçbirine zulmedilmez. (Yunus/10: 47)", "İçinde peygamber olmayan hiçbir millet yoktur (Fâtır/35: 24)." beyânları, ilâhî ve âlemşümul birer hakikattir ve hiçbir kıta bu hakikatin şümul sahası dışında değildir. Peygamber olmayana peygamber demek, Nebî'nin peygamberliğini inkâr gibi küfür sayılır. Bununla beraber, Hz. İsa ve Hz. Musa'nın mesajlarının zamanla tahrif edilmesine rağmen, İncil ve Tevrat'taki bir kısım âyetlerin doğruluğunu kabul ettiğimiz gibi -aynı ölçüde olmasa da, kesin bilmediğimiz için- Hinduizm ve Budizm'in menşei hakkında ihtiyatlı davranmak uygun olacaktır (Gülen, 73/83). Burada, Bediüzzaman'ın İmam-ı Rabbanî'den naklettiği, "Hindistan'da pek çok peygamber gelmiş; fakat, tâbileri bulunmadığı için meşhur olmamışlar" sözünü de hatırlamak yerinde olacaktır.

Bu konuda bir misal olması için makalesini tercüme ettiğimiz Dr. Zuhuru'l-Hak, referanslarını dipnot şeklinde verme yerine, metin içerisinde serdetmeyi uygun görmüştür. Sadece, Mevlâna Abdul Haq Vidyarthi'nin, 1990'da basılan "Muhammad in World Scriptures," adlı kitabını ve A.H.Vidyarthi ile U. Ali'nin, 1983 senesinde Hindistan İslamic Book Service tarafından basılan "Muhammad in Parsi, Hindu & Buddhist Scriptures" kitabını kaynak olarak zikretmiştir.

*Dr. Zuhuru'l-Hak: 1927'de Hindistan'ın Assam ilinde doğmuştur. Tıb tahsili yapmasına rağmen, küçük yaşlarda başladığı Arapça eğitimi onu İslâmî ilimlere sevketmiştir. Kur'ân-ı Kerim'i Bengal ve Assam'ın yerel diline tercüme ettikten sonra 1993 yılından 2000'e kadar Kur'ân'ın İngilizce tercümesi için çalışmıştır. Hâlen üç dilde yaptığı tercümelere şerh ve tefsir yazmakla meşguldür. Yetmiş yaşını aşan Dr. Zuhur, halk sağlığı uzmanı olarak da 20'den fazla hastane kurmuştur. Bu makale için: http://cyberistan.org/islamic/prophhs.aspl

**Netice, mütercime aittir.

Kaynaklardan bazıları:

Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Sözler Yay., İstanbul, 1993.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Sözler Yay., İstanbul, 1994.
İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, Daru'l-Kâütübi'l-İlmiyye, Beyrut, tsz.
İbn Hişam, es-Sîratü'n-Nebeviyye, Daru'l-Mârife, Beyrut.
İbn Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübra, Daru Sadr, Beyrut, tsz.