iyâzü’s Sâlihîn Hakkında

Kenan Demirtaş'ın Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan ile sohbeti

Tertip edildiği günden bu yana ellerden düşmeyen bir hadis kitabı Riyâzü’s-Sâlihîn. Yüzyıllarca ders kitabı olarak okutulduğu gibi, her kesimden insan için bir el kitabı oldu. Büyük hadis imamı Nevevî’nin derlediği bu eserde, dinini mükemmel şekilde yaşamak isteyen bir Müslümanın ihtiyaç duyacağı bütün konularda seçilmiş sahih hadisler yer alıyor.

Ülkemizde de bu seçkin eser defalarca basıldı, çeşitli şerhleri yapıldı. Riyâzü’s-Sâlihîn üzerinde son olarak yapılan en kapsamlı çalışma ise, üç değerli hadis bilginimizin adını taşıyor: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan ve Doç. Dr. Raşit Küçük. Sekiz cilt tutan bu çalışmada, her hadis, bugünün insanının rahatça anlayabileceği bir şekilde geniş açıklamalara tâbi tutuldu, hadisi rivayet eden Sahabîler tanıtıldı, her hadisten çıkarılacak ders ve ibretler ayrı ayrı belirtildi. Böylece, gerek bireysel çalışmalarda, gerekse aile içinde ve dost sohbetlerinde, her kesimden insanların rahatça takip edebilecekleri bir eser ortaya çıktı. Bu sohbetimizde, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, bu çalışmalarını ve Riyâzü’s-Sâlihîn ile eser sahibi İmam Nevevî’yi anlatıyor.

Riyâzü’s-Sâlihîn’in sahibi İmâm Nevevî’yi bize kısaca anlatır mısınız?

İMÂM NEVEVÎ HİCRÎ 631 YILINDA, SURİye’nin Havran bölgesinde bulunan Mera şehrinde doğmuş ve Hicrî 676 (MS 1277) yılında aynı yerde vefat etmiştir. Hadis ilminde sözü senet kabul edilebilecek nitelikte bir insandır. Kısa yaşamış, ama çok çeşitli alanlarda eserler yazmıştır. Darü’l-Hadîs şeyhi, yani rektörüdür.

Öte yandan sosyal hayatla çok yakından ilgili, bir sosyolog veya bir antropolog gibi toplumun gidişatını an be an takip eden, Müslümanların hayatını çok yakından bütün yönleriyle görebilen bir insandır. Nevevî, ayrıca, toplumun Sünnet çizgisinden taşmaması için gerekli gördüğü yerde de, gereken kişiye gerektiği şekilde ikazını eksik etmeyen bir yapıda İslâm âlimidir. Eserleri de bunu gösteriyor.  

Değerli hocam, bunca sahih hadis kitabı varken Nevevî niye Riyâzü’s-Sâlihîn gibi bir seçme eser meydana getirdi?

BİZİM ULEMAMIZDA ŞÖYLE bir âdet var: İslâm toplumlarında bozulan düzeni ve yaşantıyı Sünnetle düzeltmek, ümmeti Sünnetle eğitmek ve Sünnet verileriyle o bozulan yönleri tamir etmek. Fakat bunun için de rapor eser lâzımdır. Çünkü Müslümanların dini, hayatı sünnetle şekillenmiştir. Bozulan yönleri de yine Sünnetle, yani Resulullahın hadislerine müracaat edilerek tamir edilebilir.

Nevevî’nin yaşadığı dönem bugünkü ortama çok benziyor. Bir tarafta Haçlı Seferleri, bir tarafta Moğol istilâsının İslâm ülkelerini kasıp kavurduğu, herşeyine tesir ettiği bir ortam, bir tarafta o dönem insanları ki, bir kısmı o kargaşadan dolayı belki ümitsizlik sebebiyle, dini yaşamayı ihmal etmeye başlamış. Farzları dahi ihmal eden bir kesim oluşmuş. Bir başkası bunun tam tersine, kendini manevî hayata vakfetmiş gibi gözüküp toplumdan kendini tecrid etmiş bir grup var. Yani bugün dünyamızdaki gerçek toplum kesimleri neyse ve hayat şartları neyse, aynı şartlar o gün belki daha yoğun durumda idi. Nevevî merhumun yaşadığı o coğrafyada kendini gösteren böyle bir kargaşa ortamı vardı.

Nevevî merhum, o toplumun şartlarını görüyor ve Riyâzü’s-Sâlihîn’i tertip ediyor. Onun tertip tarzı ne sünen, ne cami, ne de musannefe benzemez. O sosyolog gibi bakmış, toplumun sıkıntılarını görmüş. Bu kesimlerin her birine doğruyu göstermek açısından hangi hadisleri seçip, hangi başlıklarla bunlara sunmak lâzım ise, bir rapor eser olarak, tedavi reçeteleri çıkarmış, yazmıştır. Buna da “Riyâzü’s-Sâlihîn li-Seyyid’l-Mürselîn” adını vermiştir. Yani “Peygamberlerin Efendisinin hadisleriyle salihler toplumu” diyebiliriz.

Riyâzü’s-Sâlihîn, akademik kurumlarda, üniversitelerde, liselerde, İslâm ülkelerinde, baştan sona okutulan bir hadis kitabıdır. Türkiye’mize gelince, Cumhuriyet döneminde devlet eliyle neşredilmiş, yani Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından neşredilmiş ikinci hadis kitabıdır. Birincisi, biliyorsunuz, Tecrid-i Sarih tercümesidir.

Okuyan herkes Riyâzü’s-Sâlihîn’den farklı bir lezzet alır, ama o lezzetin nereden kaynaklandığını çoğu kez tespit ve tayin edemez. Şahsen ben bunu itiraf ediyorum. Okuduk, okuttuk, ama şu şerhi yapmaya başlayıncaya kadar bu güzelliğin nereden kaynaklandığını yakalayamadık.

Peki nereden kaynaklanıyor?

NEVEVΒNİN SEÇİMİNDEN VE TERTİPTE gösterdiği ustalıktan kaynaklanıyor. Kitapta on sekiz bölüm var. Niyet, tövbe, sabır gibi Müslümanın iç dünyasını ilgilendiren konulardan başlayarak mükemmelliğe doğru çizdiği konulara kadar bunlar adım adım takip edilerek tertip edilmiştir. Mantıkî silsilesi ise, sağlamdır. Sonra daha enteresanını söyleyeyim size ben. Nevevî merhum bir konuyu işlerken o konuyla ilgili birkaç âyet seçiyor. Sonra o konuda hadisler seçiyor. Meselâ sabır konusunda beş altı âyet var, yirmi altı hadis var. Bunları kendine göre belli bir sırayla yerleştirmiş. Siz konuyu okuyup bitirdiğinizde gayet güzel bir tad buluyorsunuz. Peki nereden geliyor? Evet, hadislerin ve âyetlerin sıralanışında mantık çok sağlam. Meselâ hadisler, sabrın tarifinden başlamış, uluslararası ilişkilerde sabra kadar giden bir çizgi takip etmiş. Ayrıca kitap niyetle başlıyor, istiğfar hadisleriyle bitiriyor. Bir Müslümanın kemalini, salihlerden olabilmesini, bu iki şey arasında hangi basamaklardan geçeceğini de diğer seçtiği başlıklar ve koyduğu âyetlerle, hadislerle ifade ediyor. Hiçbir şey söylemiyor, ama sıralamayla, tertiple yorum yapıyor.

Değerli hocam, Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, siz ve Doç. Dr. Raşit Küçük, tercüme ve şerh ekibi olarak bir araya geldiniz ve Riyâzü’s-Sâlihîn şerhi ortaya çıktı. Böyle bir çalışmaya neden ihtiyaç duydunuz?

BİR DEFA ÜLKEMİZDE TANINAN BİR eser. İrşad faaliyetlerinde takip edilmesi halinde etki edeceği muhakkak olan güzel bir seçim. Geçmişinde hizmet etmiş, hüsn-ü kabul görmüş ve sosyolojik mânâda problemlerimize cevap veren bir eser. İyi bir seçim, iyi bir tertip, zengin bir muhteva; âyetler de var. Böyle bir eseri, mümkün mertebe çok fazla uzun olmayan, çok da kısa olmayan bir şerhle halkın istifadesine, özellikle de din görevlilerimizin, irşad görevi yapan din hizmetlilerin ellerine yardımcı bir hizmet kitabı olarak vermek gerekirdi.

Bir de o yıllarda Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinde bağımsızlık hareketi de vardı. Oraya İslâm ve Sünnet götürülecekse böyle bir eser aracılığıyla ve anlaşılabilir bir Türkçeyle giderse daha isabetli olur, gibi düşüncelerle bu işe başladık. Biz iki senede bitirebileceğimizi sanıyorduk, sekiz senede bitti. Yani hiç de kolay bir iş değilmiş. Tabii komisyon çalışmasının dezavantajı var, ama avantajı da büyük. Herbirimizin yaptığını diğer iki arkadaş baştan sona dikkatlice okuyup gözden geçirdi. Üslûp da, işleniş bakımından akademik, ama anlatımı sade vatandaşın anlayacağı bir Türkçedir.

Benim de dikkatimi çekti. Bu eserde üç yazar olmasına rağmen, aralarında üslûp farkı yok. Ayrıca çok ağır ifadeler kullanılmamış, söz de israf edilmemiş.

HEPİMİZ AYRI AYRI SIKINTI YAŞADIK. Ben o esnada kalp ameliyatı geçirdim. Proje başlangıçta benimdi. Ama bana kalsaydı, bu iş çıkmazdı. Terk edemedim, kaçamadım. Sonuçta elhamdülillâh (bunu tahdis-i nimet olarak söylemem lâzım) şu ana kadar bu kitabı okuyup da dua etmediğini söyleyen tek okuyucuya rastlamadım. Benim şahsen tek güvencem bu. Başka yaptığım hiçbir şeye güvenmiyorum. Beni tanımayan okuyucular “Bunu yapanlardan Allah razı olsun” diye dua etse yeter.

Hocam, bu duygulu anların hemen sonunda bir soru daha yöneltmek istiyorum. Bu çalışmanın özelliklerini kısa bir şekilde özetleyebilir misiniz?

BAŞLIKLARI TEK KELİMEYLE BELİRTtik. Başlık bir açıklama gerektiriyorsa, parantez içinde ayrıca verdik.

Âyetleri kısaca açıkladık. Şimdiye kadar Riyâzü’s-Sâlihîn’in tercümelerinde âyetlerin açıklaması yoktu, meal verip geçiyorduk.

Hadisleri rivayet eden Sahabe ravilerinin ilk geçtiği yerde, yarım sayfa kadar hayat hikâyelerini verdik.

Hadislerin tercümesini verdik.

Hadislerin kaynaklarını Kütüb-ü Sitte çerçevesinde belirttik. Yani, Ahmed ibni Hanbel’in Müsned’inden bir hadis varsa, o hadisin sadece Kütüb-ü Sittedeki kaynaklarına işaret ettik.

Şerhi yaparken farklı bir hadis kullanmışsak o kaynaklardan onların yerlerini belirttik.

Sonra “Açıklamalar” diye bir başlık koyduk. Orada hadisin mesajını, kelime açıklamalarını, bugün ne anlamamız gerektiğini vermeye çalıştık.

En sonunda, bir özet olarak, “Hadisten Öğrendiklerimiz” bölümü koyduk, maddeler halinde bunları sıraladık ki, akılda birşey kalsın.

Hadislerin kitap içerisinde tekrar edildiği yerlere işaret ettik, “Bu hadis falan numarada yine gelecek” diye. Hangi konunun içinde geçiyorsa, hadisin o konuyla ilgili tarafını orada açıkladık.

Açıklamayı yaparken günümüzün gerçeklerini hiç ihmal etmemeye gayret ettik. Hadisin mesajı bugün hangi olaya işaret ediyorsa, belirttik.

Bir örnek verebilir misiniz?

ÇOK ÖRNEKLER VERİlebilir. Meselâ yedinci ciltte yasaklar bölümü var. Yasaklar bölümü günceldir. Bugünkü transparan giyim tarzına varıncaya kadar oralara girmiştir. Resimli, yazılı elbise, altını gösteren veya göstermeyen elbise, kadın ve erkek giyimlerinin karışımı gibi meseleler burada yer almıştır. Orada öyle hadisler var ki, bunların hepsine belli ölçüde ışık tutuyor. Sadece giyim kuşam değil; diğer konuları da böylece günümüze yaklaştırmaya çalıştık.

Dilini de mümkün mertebe anlaşır tatlı bir Türkçe ile ifade etmeye çalıştık ki okuyan rahat etsin. Şimdi “ebleğu’l-enbiya” diyoruz Hz. Peygamberimize. O en beliğ konuşan, en güzel konuşan insandır. Hadisi tercüme ederken, açıklarken Türkçenin de en güzelini kullanmaya gayret edeceksin.

Biz Türk halkının Hadis kültürü ve İslâmı yaşama iradesine yardımcı olma niyetiyle bu çalışmayı yaptık. Bugün hem topluma karşı akademik sorumluluğumuzun gereği olarak, hem din hizmetinin kalite kazanması düşüncemizin bir aracı olarak, hem de Müslümanların kalitelerini, kendi iç yapılarını, İslâmî yaşantılarını düzenlemekte, düzeltmekte, iyiye götürmekte, ellerinde şöyle on-on beş sene okuyup kullanabilecekleri bir eser olması için gayret ettik.

Diyanet İşleri Başkanlığı Yüksek Din İşleri Kurulu tarafından bu eser tetkik edildi ve tavsiyesi uygun bulundu. Siz de duydunuz, bunu bize az önce bildirdiler. (Biz bu sohbetimize başlamak üzereyken İsmail Lütfi Hocanın telefonu çaldı. Arayan, Diyanet İşleri Başkanlığından bir yetkiliydi ve tavsiye kararını haber veriyordu. Sohbetimiz, böylece güzel bir tevafukla başlamış oldu.) İnşallah bütün Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilâtı, Müslümanlar ve bu eseri okuyacaklar için ayrıca güven arttırıcı bir unsur olur. Allah’tan temennimiz, istifade edilmesi, kendisinden yararlanılması ve aziz milletimizin Sünnet kültürüne, Sünnetin öğrettiği İslâmı yaşama azmine, iradesine yardımcı olmasıdır. Biz buna aracılık edebilmişsek bu çalışmayla onun şükrünü ancak eda edebilme gayreti içinde olmalıyız.

Teşekkür ederiz.

Böyle bir eserin duyurulmasına aracı olduğunuz için ayrıca ben de size teşekkür ederim.