ünnetin Hücciyeti ve Teşrii Değeri

Sünnet karşıtlarını tefsir ilmi sadedinde incelediğimiz geçen sayıdaki yazımızda, Sünnetin delil oluşu ile alakalı kısmı incelemeye fırsat bulamamıştık. Sünnetin delil oluşu ile alakalı dünden bugüne, bazı karşı çıkanlar bir tarafa bırakılırsa, sünnet, ciddi bir muhalefetle karşılaşmamıştı. Bugün ise, gerek oryantalistlerin yaklaşımı, gerekse niyetleri tartışmalı bazı bir kısım ilim adamının tavrı, sünnet üzerine şüpheler uyarmaya yöneliktir. Bu yazımızda Sünnetin delil oluş keyfiyeti, Kur’an, Sünnet ve müslümanların icma–ı eksenli incelenecektir. Sünnete karşı çıkanların iddialarına bu sayıda yer vermedik. Onu, nasipse bir başka sayıda incelemeyi düşünürüz.

1. Sünnetin Delil Oluşu ile İlgili Görüşler


Arapça karşılığı hüccet olan kaynak kelimesi lügatta delil ve bürhan anlamına gelmektedir.1 Sünnetin kaynak olması tabirinden de kısaca “bağlayıcılığı, şer’î delil olması” anlaşılmalıdır. Bu konuda başlıca üç ayrı görüş vardır:
İlkine göre Resûlullah’tan sadır olan, irâdi her türlü söz, fiil ve takrir, zaman kaydı olmaksızın şeri delildir. Bu görüşe göre Resûlullah’ın tasarruflarının vahiy ile ilgisinin olup olmaması önemli değildir. Çünkü o her şeyiyle rehber ve imamdır. Belki her tasarrufu mükellefler için farz olmayabilir ama genel olarak farz–vacip, müstehap, mübah, haram ve mekruh gibi sınıflandırılan ef’âl–i mükellefînden birine girecektir.

Öte yandan İlahi vahiy O’nun tasarruflarını desteklemektedir. Hata yapması mümkün olmakla birlikte böyle bir hata vukuunda, derhal İlahi vahiyle uyarılır, devam etmez. Netice itibariyle tasarruf ve içtihatlarında hatadan mahfûz ve mâsundur. Dolayısıyla her tasarrufu hüccet olmalıdır.

İkinci görüşe göre, sünnet peygamberin yaşamış olduğu asır ile sınırlı olup, o döneme ait içtihatlardır. Hukuki bağlayıcılığı dönemine aittir. Daha sonraki dönemleri kapsamaz.

Bu iki görüşün ortası da diyebileceğimiz üçüncü görüşe göre ise, Hz. Peygamberin (sas) tasarruflarını vahye dayanan ve dayanmayan olmak üzere ikiye ayırmak gerekir.2 Çünkü o diğer insanlar gibi bir beşerdir. “De: Muhakkak ki ben sizin gibi bir beşerim.” (18, Kehf:110). Hz. Peygamberin tasarruflarının vahye dayalı olup olmadığı şeklinde değişik sınıflandırılması yapılmıştır. Bunların başlıcaları şunlardır: “Teşri, fetva, kaza, siyasi otorite, yol gösterme ve irşad, sulh (insanları barıştırma), danışana fikir verme, nasihat, gönülleri en güzel duruma yönlendirmeyi isteme, yüksek hakikatleri öğretme, te`dibdir.”3 Bu görüş sahiplerine göre sünnetin ancak vahye dayalı tasarrufları kesin şer`i delil kabul edilebilir. Peygamberlik görevi ile doğrudan alakalı olmayan; yaratılışla ilgili yeme–içme, yatma–uyuma, yıkanma vb. işleri, kendi tecrübesine dayanan ticaret, ziraat, maişet vb. işleri gibi sınıflandırmaların şer’î hüccet olmayacağı malumdur.

Çalışmamızın hacmi gereği konuyu daha fazla uzatmadan Sünnetin kaynak olması tabiriyle, Hz. Peygamber’den nakledilen söz, fiil ve takrirler mecmuası sahih sünnetin, fikhi hükümlerde, zaman ve mekan şartı aranmaksızın kesin şer’i delil olmasını kastediyoruz. Daha açık bir ifadeyle:

a) Helal ve haram kılma mevzuunda yukarıda sınırlarını çizdiğimiz sünnet ile Kur’ân arasında bir fark yoktur.

b) Bu sünnetin şer’i delil olması zaman ve mekanla sınırlı olmayıp, süreklidir.
Resulullah’ın (sas) tebliği murad etmeksizin günlük yeme, içme vb. beşeri olma gereği yaptığı işler konumuz dışındadır.

2–Sünnetin Kaynak Oluşunun Delilleri


Kur’ân ve sünnet birbirlerini tamamlayan bir bütünün iki ayrılmaz parçalarıdır. Bunlardan Kur’ân; usûlde kendisine müracaat edilen birinci, sünnet de onu izah eden, tatbik keyfiyetini öğreten ikinci kaynaktır. Tarih boyunca gönderilmiş olan peygamberlerin en önemli vazifeleri Allah’ın insanlara ilettiği mesajı ulaştırmak olmuştur. Bu meyanda gelmiş olan âyetlerden bazılarına yer vermek istiyoruz:

“Biz her millete bir peygamber gönderdik. O da ‘Allah’a ibadet edin, Tağuttan uzak durun!’ dedi.” (16, Nahl:36).

“Gerçekten Allah, kendi içlerinden birini, onlara âyetlerini okuması, onları her türlü kötülüklerden arındırması, kendilerine kitap ve hikmeti öğretmesi için Resûl yapmakla mü’minlere büyük bir lütuf ve inayette bulunmuştur.” (3, Al–i İmran 164).

“Evet, belgeler, belgeler, mûcizeler ve kitaplarla gönderdik onları. Sana da ey Resûlüm bu zikri indirdik ki, kendilerine indirilenleri insanlara açıklayasın. Umulur ki, düşünüp anlarlar.” (16, Nahl:44).

“Ey Resûlüm, Sana bu kitabı indirmemiz, sırf onların, hakkında ihtilaf ettikleri gerçekleri açıklaman, ve sırf iman edecek kimselere hidayet ve rahmet olması içindir.” (16, Nahl:64).

“Ey şanlı Peygamber! Biz seni insanlar hakkında şahit, müjdeci,uyarıcı, Allah’ın izniyle, O’nun yoluna davet eden bir peygamber ve aydınlatan bir lamba olarak gönderdik.” (33, Ahzab:45–46).

Bu âyetlerden anlaşılacağı üzere özetle Hz. Peygamber Kur’ân’ın bir mübelliği, açıklayıcısı, öğreticisidir. Sünnetin hüccet oluşu aşağıda nakledeceğimiz bazı delillerle sabittir.

a) Kur’ân’dan deliller
b) Sünnetden deliller
c) Ümmetin Sünnetin hücciyeti hususunda icma etmesi

Şimdi bunları sırasıyla görelim:

a) Kur’ân’dan Deliller
Sünnetin hüccet olması hususunda en önemli delil Kur’ân’ın kendisidir. Zira Kur’ân–ı Kerim;

a1) Allah’a imanın yanında Resûlullah’a (s.a.v) imanı da emretmiştir.

Kur’ân–ı Kerim, Allah’a iman ile Resûlüne iman hükümlerini müteaddit âyetlerde ardı ardına zikretmiştir. Bu âyetlerden her iki talebin de birbirlerini tamamlayıcı, biri olmadan diğerinin kabul edilmeyeceği hükmü çıkmaktadır. Örnek verecek olursak;

“(...)Allah, sizin hepinizi gaybe vakıf kılacak da değildir. Fakat, O, Resullerinden dilediğini seçer (onu gaybe vakıf kılar).O halde Allah’a ve Resûlüne iman edin. Eğer iman eder, Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız size büyük mükafat vardır.” (3, Al–i Imran:179).

“Ey iman edenler! Allah’a, Resûlüne, gerek, Resûlüne, indirdiği kitablara imanınızda sebat) edin. Kim Allah’ın, meleklerini, kitaplarını, resûllerini ve âhiret gününü inkâr ederse hakikattan iyice uzaklaşmış, sapıklığın en koyusuna dalmış olur.” (4, Nisa:136).

“De ki: ‘Ey insanlar, ben sizin hepinize Allah tarafından gönderilen Peygamberim.’ (...) Öyleyse, siz de Allah’a ve O’nun bütün kelimelerine iman eden Nebiyyü’l–Ümmî olan o Resûlüne iman edin. Ona tâbi olun ki, doğru yolu bulasınız.”(7, Araf:158).

“O halde Allah’a, Resûlüne ve ona indirdiğimiz nûra, Kur’ân’a iman edin. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (64, Teğabün:8).

a2) Allah’a imanı Resulüne iman ile eş değer kabul etmiş:


İmanın esasları içinde Allah’a iman ile Resûlüne iman eş değer mütalaâ edilmektedir. Onun adı kelime–i şehadette Allah’ın adı ile peşpeşe anılmakta olup, ayrılmaz iki bütün mesabesindedir. Bu meyanda Kur’ân– ı Kerim’de Alla–Hu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Kim Resûlüllah’a itaat ederse Allah’a itâat etmiş olur. Kim itaatten yüz çevirirse aldırma, zaten seni üzerlerine bekçi göndermedik ki! (4, Nisa:80).

a3) Resûlullaha itaati emretmiş:


Dikkat edilirse Allahu Teala’nın mü’minlerden Resülüne itaat etmelerini emretmesinden kıyas yoluyla şu çıkar: İtaat edilmesi farz kılınan bir kimsenin sözleri de itaat edenler tarafından tutulmalıdır; Ona karşı gelmek isyan sayılmalıdır. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in sünneti ittiba edilmesi farz olan hükümlerdir. Bu mevzu ile ilgili âyetlerden bazıları şunlardır:

“Biz hiçbir peygamberi, Allah’ın izni ile, kendisine itaat olunmaktan başka bir gaye ile göndermedik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip de Allah’tan af dileseler, sen de Resûl olarak onların affedilmelerini isteseydin,elbette Allah’ı Tevvab ve Rahim: tevbeleri kabul eden, pek merhametli bulurlardı.”(4, Nisa:64).

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Resûlüne ve sizden olan ulülemre de itaat edin. (4, Nisa:59).

“(...) Resûl size ne verirse onu alınız, o sizi neyden menederse onu terkediniz. Allah’a karşı gelmekten sakınınız. Muhakkak ki, Allah’ın cezası pek çetindir.” (59, Haşr:7).

a4) Resûlullaha itaati Allah’a itaat olarak kabul etmiş.


Müteaddit âyetlerde Resûlullâh’a (sas) itâatin Allah’a itâat olarak tanımlandığı görülmektedir. Bu itâat onun sünnetine itaatten başka bir şey olamayacağı açıktır.

“Kim Resûlüllah’a itaat ederse Allah’a itâat etmiş olur. (4, Nisa:80).

“Ey Resûlüm de ki: ‘Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.’ Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır. De ki: ‘Allah’a ve Resûlullah’a itâat ediniz!’” (3, Âl–i Imran:31–32).

“Sana biat edenler gerçekte Allah’a Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli bütün hepsinin ellerinin üstündedir.” (48, Fetih:10).

Allahu Teala kendisine imanla Resûlü Hz. Muhammed’e imanı birlikte zikretmiştir. O’na iman etmek, ona kavillerinde, fiilerinde ve takririnde itaati icab eder. Öyleyse Hz. Peygamberin sünnetini İslam’ın ikinci kaynağı itibar etmek gerekir. Allahu Teala’nın şu âyetleri, birinci ve ikinci mukaddimeyi isbat eder: “Allah’a ve Resûlüne iman edin...” (7, Araf:158).

“Gerçek mü’minler ancak öyle kimselerdir ki, Allah’a ve Resûlüne bütün kalbleriyle iman etmiş olup bütün toplumu ilgilendiren meseleleri görüşmek üzere onun yanında vakit ondan izin almadıkça ayrılıp gitmezler.” (24, Nur:62).

“Bu iki âyet–i kerime, peygambere iman, İslâm’dan bir cüz olduğunda sarihtir ve bu sarahatleriyle birinci mukaddimeye delalet eder, her iki âyette de Peygambere tabi olmanın vücubu imanla birlikte zikrolunmaktadır. Böylece bu iki âyet–i kerime ikinci mukaddimeye de delalet eder. Çünkü imanın semeresi tabi olmaktır, peygambere iman etmek vacip olup da onun kavillerine ve takrirlerine tabi olmak vacip olmasın; bu asla makul olamaz. Bu da Hz. Peygamberin sünnetinin mutlaka hüccet olmasını intaç eder.”5

a5) Resûlullahın sünnetinden yüz çevirmeyi küfürle denk tutmuştur:6


“De ki: ‘Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin.’ Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (3, Al–i Imran:32).

“Müminler, ancak Allah’a ve Resûlüne gönülden inanmış kimselerdir. Onlar, o Peygamber ile ortak bir iş üzerindeyken ondan izin istemedikçe bırakıp gitmezler. (Resûlüm!) şu senden izin isteyenler, hakikaten Allah’a ve Resûlüne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise, bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar için Allah’tan bağış dile; Allah mağfiret edicidir, merhametlidir.” (24, Nur:62).

4, Nisa suresi: 65. Âyetinin nüzul sebebi olduğu nakledilen aşağıdaki hadise Hz. Peygamberin emrine itaatin ehemmiyetini gözler önüne sermektedir.

“İbnu’z–Zübeyr radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Medineli birisi Hz. Zübeyr’in tarla komşusuydu. Bu Medineli, hurma ağaçlarını suladıkları Harre’nin su arkı yüzünden Zübeyr radıyallahu anh ile ihtilafa düşüp Resûlullah’ın huzurunda murâfa’a oldular. Resûlullah (ihtilaflarını dinledikten sonra) Zübeyr’e: “Ey Zübeyr (önce) sen sula, suyu sonra da komşuna sal!” buyurdular. Medineli, bu hükme kızdı ve: “Böyle hükmetmen, o senin hala oğlun olmasındandır!” diye saçmaladı. Resûlullah bu söze çok kızdı, yüzü renk renk oldu ve: ‘Ey Zübeyr! Önce sen sula, sonra duvara ulaşıncaya kadar da suyu tut!’ dedi. Zübeyr dedi ki: ‘Vallahi öyle zannediyorum ki şu âyet bu hâdise ile ilgili olarak indi. (Meâlen): Hayır öyle değil! Rabbine and olsun ki, onlar aralarında kimi oraya kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar” (4, Nisa 65).”7

Bu âyetten mevzumuzla ilgili ilk bakışta çıkarılacak hükümleri şöyle sıralayabiliriz:

–Hz. Peygamber (s.a.v)’in teşri hakkı vardır.

–Mü’min olmak, Hz. Peygamber (sas)’in hükmüne ittiba ile birlikte rızayı gerektirir.

–Hükme rıza göstermek zahiri ve kalbî olandır.

a6) Resûlullah’ın Kitabı ve hikmeti (sünneti) öğrettiğini beyan ile Kur’ân’ın yanında ikinci kaynağın sünnet olduğunu beyan etmesi


Kur’ân–ı Kerim’in müteaddit âyetlerinde zikrolunan birbirlerinden ayrılmaz kitab ve hikmet tabirleri “vav” harfinin tegayür gerektirmesi hükmüyle cumhura göre Kur’ân ve onun pratikte öğretimi olan sünnettir.8

“Ey Rabbimiz! Onların, içinden öyle bir resûl gönder ki; kendilerine Senin âyetlerini okusun, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretsin ve onları tertemiz kılsın.” (2, Bakara 129).

“Nitekim size âyetlerimizi okuması, sizi tertemiz hale getirmesi, size Kitab ve hikmeti ve bilmediğiniz nice şeyleri öğretmesi için sizden birini elçi gönderdik.” (2, Bakara 151).

“Gerçekten Allah, kendi içlerinden birini, onlara âyetlerini okuması, onları her türlü kötülüklerden arındırması, kendilerine Kitab ve hikmeti öğretmesi için Resûl yapmakla, mü’minlere büyük bir lütuf ve inayette bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar besbelli bir sapıklık içinde idiler.” (3, Al–i Imran:164).

“Evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın.” (33, Ahzab:34) âyetinde sözü edilen
hikmet Nebî (a.s.v)’ın sünnetidir. Bu ayette geçen hikmetin ‘sünnet’ olması keyfiyeti açıktır; zira âyetin doğrudan muhatapları ezvac–ı tahirattır. Çünkü Kur’ân ve sünnette insanlar için hayat, mutluluk, âdap ve ahlakın en doğru olanı vardır.9

Allahu Teâlâ yukarıdaki âyetlerde olduğu gibi Hz. Peygamberin Kur’ân’ı ve hikmeti öğrettiğini ifade etmektedir. Hikmet aslında ilim ve amelde sağlamlık, diğer bir deyişle sözde ve işte isabet demektir. Hikmetin ne olduğu hususunda değişik görüşler beyan edilmiş olsa bile bunların içinde en kuvvetli olanı hikmetin ‘sünnet’ olduğu görüşüdür. Elmalılı “hikmet” ile ilgili olarak; “hem size bütün filozoflara ders verecek kitap ve hikmet öğretiyor, okuma–yazma bilmezken size kitap ve yazı belletiyor. Her türlü hikmeti içine alan hukuk ilmi ve şartlarını, kanun koymadaki hikmeti, yüksek ahlâkı, toplumun sırlarını, insanlığın menfaatini, dünya ve âhiret ilmini, kâinat nizamında geçerli ve hükümran olan kanunları ve ilâhî sünnetin sonucunu, bunların tatbik ve uygulama şeklini sözlü ve fiilî sünneti ile öğretiyor. Kitap, İslâmiyetin zahir durumlarına, hikmet de onun güzelliklerine ve Allah bilgilerine, sırlarına, hedeflerine ve faydalarına işarettir” der.

Yusuf Karadavi de şöyle der: “İşte sünnet –veya metod– bu anlamıyla, amel ve uygulama le birlikte İslamın tanınması için Kur’ân’ın yanında (ikinci) kaynak oldu. Nitekim bu, bizzat Nebî (s.a.v) hayatta iken İslâm’a giren herkes tarafından açıkça bilinen bir husustu.”10

Âyetin muhtemel olan her iki tefsiri de Hz. Peygambere itaatin gerekliliğini isbat için yeterdir. Kur’ân’ı ve sünneti veya İslâmiyetin gizli kalmış olan bilgi ve sırlarını, hedeflerini, güzelliklerini öğreten Hz. Peygambere itaat elbette farz olmalıdır.

a7) Âyetler Hz. Peygambere teşrî yetkisi vermektedir.

Hz. Peygamberin bütün tasarrufunun hak, doğru ve vahiy ile te’yid edilmiş olduğu gerçeği ile birlikte sünnet bütününün taksimatı içinde yer alan tasnifte farz, vacip veya haram olarak bağlayıcı olanlarının bulunduğu da erbabınca bilinmektedir. İşte Hz. Peygamber (sav)’e teşrî hakkı veren âyetler bir genelleme ile ona itâati emrederken bir yönüyle de onun helal ve haram koyma yetkisinin olduğunu da işaret etmektedir. Bu meyanda gelen âyetlerden bazıları şunlardır:

“Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde, Allah’a da, âhiret gününe de iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din olarak benimsemeyen kimselerle, zelil bir vaziyette tam bir itaatle, cizye verinceye kadar savaşın.” (9, Tevbe:29).

“Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıfları yazılı oPeygambere tabi olurlar. O Peygamber ki, kendilerine meşru şeyleri emreder, kötülükleri yasaklar. Kendilerine güzel ve hoş şeyleri mübah, murdar şeyleri ise haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. (7, Araf:157).

a8) Âyetler herhangi bir anlaşmazlık vukûunda Allah’a ve Resûlullah’a başvurmayı emretmektedir.

Bu mevzuda Kur’ân âyetleri oldukça açık ve nettir. “Allah ve Resûlü her hangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra hiçbir erkek veya kadın mü’min o konuda başka bir tercihte bulunma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne isyan ederse, besbelli bir sapıklığa düşmüş olur.” (33, Ahzab:36).

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Resûlüne, ve sizden olan ülülemre de itaat edin. Eğer Allah’a ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız, hakkında ihtilafa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resûl’e arzediniz. Böyle yapmanız hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (4, Nisa:59).

 Dr. Cüneyt EREN

Dipnotlar
1) İbn Manzur, Lisânü’l–Arab, Beyrut ts., II:228. 2) Mehmet Erdoğan, İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, İstanbul 1990, s.56. 3) Tahir b. Muhammed Aşûr, İslam Hukuk Felsefesi, (çev: V. Akyüz– M. Erdoğan), İstanbul, 1988, s. 50–65. 4) Konu ile ilgili geniş bilgi için bkn: Muhammed Lokman es–Selefi, es–Sünnetu Hucciyyetuha ve Mekânetuha fil–İslâm, Medine, ts. s.30–90; Necati Kara, Kur’ân Sünnet Bütünlüğü, Erzurum 1995, s.237–246; Salih Subhi, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, Ankara, s.260–273; Fethullah Gülen, İnsanlığın İftihar Tablosu –Sonsuz Nur, 1994, 2:307. Ayrıca bk. Sünnetin Dindeki Yeri, İstanbul, 1997, s. 57–80 ve 125–164. 5) Keskioğlu, İmam Şafii, Ank. 1987, s. 201. 6) Burada yüz çevirme lafzından onun sünnetini beğenmeme, küçük görme, karşı gelme, zamanı geçti gibi anlayışlar kastedilmektedir. 7) Buhari, Şirb, 6–8, Sulh,12, Tefsir, Nisa, 12; Müslim, Fezail,129,(2357), Ebu Davud, Akdiye, 31 (3637). 8) Kur’ân’da yer alan “Hikmet” kelimesi ; adalet, ilim, nübüvvet, Kur’ân, İncil, nâsi–Hmensûh, muhkem–müteşabih ve mücmel–mufassal, manalarına gelmektedir. Ancak “kitap” yani Kur’ân kelimesinin hemen ardından zikredilen “hikmet” kelimesinin sünnet anlamına geldiği hususunda ulema nezdinde görüş birliği bulunmaktadır. Bkn. Râgıb el–Isfahani, el– Müfredât fî Garîbi’l Kur’ân, Bs.y. 1970, s. 249. 9) Muhammed b. Ahmed el– Kurtubi, el–Câmi li Ahkami’l –Kur’ân, Beyrut, trs,14:119 10) Yusuf el–Karadâvî, age. s.25 .