ünnetin Tesbiti ve Teşri'deki Yeri

b. Hıbrü'l–Ümme: Abdullah İbn Abbas

Hicret'ten dört–beş sene önce dünyaya teşrif etti. Allah Rasûlü (sas), irtihâl–i dâr–ı bekâ buyurduklarında 14–15 yaşlarındaydı. Bu demektir ki, dört–beş senesi, Allah Rasûlü (sas)'nden duyduğu şeyleri belleyebilecek bir yaşta geçmişti. Bu süre içinde çok şey belledi ve Allah Rasûlü (sas)'nün: "Allah'ım, ona dinin rûhunu öğret ve onu te'vile (Kur'ân'ın hakâik–i mekniyesine) âşinâ kıl" duasına mazhar oldu.1 O kadar ki, o daha sağlığında 'Hıbrü'l–Ümme' (ümmetin allâmesi), 'Bahr' (ilimde deryâ) ve 'Tercümânü'l–Kur'ân' (Kur'ân'ı bize intikal ettiren, İlâhî muhtevâyı tercüme eden)2 gibi sıfatlarla anılırdı.

Tertemiz çehresi, güzel yüzü, ağzını açtığında herkese kendisini dinleten belâgatı, babası gibi iki metreye varan uzun boyu ve çekici endâmıyla Haşimî soyunu bihakkın temsil eden bu kutlu simâ, öylesine bir hafıza gücüne sahipti ki, Amr b. Rabîa'nın: Emin âli nü'min ente gâdin femübkirun... matlaıyla başlayan seksen beyitlik şiirini bir okuyuşta ezberlemişti. Tefsir, fıkıh ve hadîsin yanı sıra, edebiyat ve şiir; bilhassa da câhiliye şiirine de vâkıftı ki, İbn Cerîr et–Taberî, tefsirinde, hemen her âyetin tefsiri münasebetiyle, İbn Abbas'tan câhiliye şiirine ait bir beyit, bir mısra nakletmektedir.3

Hz. Ebû Bekir (ra) zamanında o, elde avuçta bir gül gibiydi. Hz. Ömer, ashâbın yaşlılarından oluşan "Meşveret Meclisi"ne, yaşının küçük olmasına rağmen İbn Abbas'ı da alırdı. Bir defasında yaşlıların bunu garip karşıladığını görünc, Meşveret Meclisi'nde Nasr sûresini okudu ve ne mânâya geldiğini oradakilere sordu. "Allah'ın nusret ve fethi gelince kitleler İslâm'a dehâlet ederler. O zaman, Rabbine tesbih, hamd ve istiğfarda bulun" mânâsına gelir dediler. Hz. Ömer, bunu beğenmedi ve aynı soruyu İbn Abbas (ra)'a yöneltti. İbn Abbas, şu cevabı verdi: "Bu sûre, Allah Rasûlü'nün vefatını haber vermektedir. İnsanlar, fevc fevc İslâm'a girince, insanlara İslâm'ın mesajını getiren Peygamber'in vazifesi bitmiş demektir. (Artık, Rasûlullah'a düşen, kendisine bütün bu nimetleri bahşeden Allah'a, Müsebbibü'l–Esbâb'a tesbih, takdis ve bütün sebepleri azledip, her şeyi O'na vermek ve her ne kadar günahı yoksa da, bizzat kendisi arkada bıraktığı mertebeleri kendisi için günah telâkki ettiğinden geçen günlerine istiğfar etmektir)."

Bu cevap üzerine Hz. Ömer: "İşte ben, bunun için onu aranızda bulunduruyorum"4 buyurdular.

İbn Abbas, firâseti, kıyâseti ve fetânetiyle dillere destandı. Allah Rasûlü'nün bağlı bulunduğu ağaçtan gelmişti; haklı olarak bununla iftihar eder ve: "Biz Peygamber hânesinde büyüdük" derdi. Şahsî kemalâtı da vardı. Her uğradığı mecliste kendisi için ayağa kalkarlardı ve büyüklüğü ölçüsünde mütevazı da olan bu muhteşem insan, bundan çok rahatsızlık duyar, kendisi için ayağa kalkan ensâra, nahiv kitaplarında bir kaideye misal olarak zikredilen şu sözü söylerdi: (meâlen) "Allah yolunda Müslümanlara gösterdiğiniz barındırma ve yaptığınız yardım aşkına size yemin verdiriyorum; Allah aşkına bana ayağa kalkmayın."

Buna rağmen, Zeyd b. Sabit, ata binerken, İbn Abbas, onun atının üzengisini tutardı. Zeyd b. Sabit de ona: "Ey Rasûlullah'ın amcasının oğlu, böyle yapma" derdi. İbn Abbas da: "Âlimlerimize böyle yapmakla emrolunduk." mukabelesinde bulununca Zeyd b. Sabit (ra), hemen onun elini öper ve şöyle buyururdu: "Biz de Rasûlullah'ın yakınlarına karşı böyle yapmakla emrolunduk."5 Hayat–ı içtimâiyede, herkesin ondan görüneceği ve göreceği bir pencere vardır. Boyu uzun olan, yani şahsî kemâlâtı ve fazileti bulunan, görünmek için tekavvüs edecek, iki büklüm olacak; boyu kısa, yani şahsî kemalât ve faziletten mahrum olan ise, görünmek için tetâvül edecek ve kendini büyük gösterecektir. Büyüklerde büyüklüğün alâmeti, mahviyet ve tevâzû, küçüklerde küçüklüğün nişanı tekebbür ve gururdur. İbn Abbas, büyüktü ve büyüklüğü nispetinde de mütevâzı idi.

Onun hemen her sahada husûsî talebeleri vardı. Said b. Cübeyr, Mücâhid b. Cebr ve İkrime gibi tabiîn imamları: "Her şeyi onun kapısında öğrendik" derlerdi. Allah Rasûlü (sas)'nün bağrında yetişen bu mümtaz insanın rivayet ettiği hadîs sayısı 1600 kadardır. Şimdi kalkıp, bu hadîsler hakkında şüphe ve tereddüt ortaya atmak, hattâ fırtına koparmak ve: "Bunlar uydurmadır; Ka'bü'lAhbar'dan nakildir" demek, acaba, Rasûlullah'ın bu mümtaz sahâbî hakkındaki duasını; ve ümmetin ve bilhassa tabiînin büyük âlimlerinin onu tavsif için kullandıkları "Hıbrü'l–Ümme", "Bahr", "Tercümânü'l–Kur'ân" gibi sıfatları hiçe saymak mânâsına gelmeyecek midir?

İbn Abbas, kendisi için ayağa kalkılmasından hoşlanmazdı ama, kabrine defnedildiği zaman, âdetâ kabrin altındaki herkes ayağa kalkmıştı. Defin hâdisesini nakleden râvî: "Bu esnada, bir ses geldi, bu: "ircii" âyetiydi. Kulaklarımla duydum; yerin üstünden gelen bir ses değildi bu"6 demektedir O, kabre konurken, toprak ayağa kalkıyor, toprağın altındakiler ayağa kalkıyor ve ruhâniler de yere iniyordu.

c. Abdullah İbn Ömer


Aslında hiç öyle olmamasına rağmen, müsteşriklere göre Ka'bü'l–Ahbar'ın bir diğer talebesi de, Abdullah İbn Ömer'dir.

Hz. Ömer'in, Abdurrahman, Abdurrahmanü'l–Evsat, Abdurrahmanü'l–Asğar, Abdullah, Zeydü'l–Ekber, Zeydü'l–Asğar, Ubeydullah, Âsım ve Iyâz adlarında dokuz erkek çocuğu vardır. Ama, bunlardan yalnızca Abdullah İbn Ömer'e: "İbn Ömer", yani "tam Ömer'in oğlu.." denildi. Zira, Ömer'in oğlu denilince akla ilk gelen insan odur.

Ashâb–ı Kirâm'ı belli ölçülere vurmak bize düşmez ama, İbn Ömer'in zühdü, takvası, ibadet ü taatı, inceliği ve sünnete ittibâı ile babasından üstün olduğu yanları bile vardı. Sünnete ittibâda o, bir başka derinlik arz ederdi. O kadar ki, mevlâsı ve büyük İmam Malik b. Enes'in hocası (bu üçlü, İbn Ömer, Nâfî ve İmam Mâlik, hadîste isnadın altın zincirlerinden birini teşkil eder) Nâfi'nin nakline göre, bir gün birlikte Arafat'tan inerlerken İbn Ömer, bir yerde bir çukura iner ve tekrar yukarıya çıkar. Nâfî "Ey İmam, ne yaptın orada?" diye sorunca, şu cevabı verir: "Ben, Arafat'tan inerken Rasûlullah'ın arkasındaydım. Burada inip, def–i hacette bulundular. Benim öyle bir ihtiyacım yoktu ama, O'na muhalefette bulunmak istemedim."7

Allah Rasûlü, suyu üç yudumda içmiş,8 bu noktada İbn Ömer'in dört yudumda su içtiği görülmemiştir. Bu ölçüde bağlıydı sünnete. Bu öyle bir bağlılıktı ki; gösterdiği bu denli hassasiyet, o devirde bile biraz fazla bulunurdu. Rica ederim, böyle bir insanın sünnet adına, Efendimiz (sas)'e karşı hilâf–ı vâkî beyanda bulunması mümkün müdür?

İslâm'ın ilk yıllarında doğmuş, babasının gördüğü işkencelere de şâhit olmuştu. "Babamın başına yığılır, döver döver, döverlerdi; bir defasında Âs b. Vâil, gelip onu kurtarmıştı" diye bunları nakleder.9 Hicrette on yaşında vardı yoktu. Bedir'de akranlarıyla birlikte Rasûlullah'a arzedilmiş ve ayak parmaklarının uçlarına basıp, büyük görünmek istemelerine rağmen, Rasûlullah kendilerini orduya dâhil etmemişti. Boyları uzun da olsa, Rasûlullah (sas) yaşlarını soruyordu. Uhud'da da arzolunmuş, yine yaşı tutmadığı için orduya alınmamıştı. Arkadaşları gibi gözleri dopdolu, içi de hüzünlü evine dönmüştü. O gece sabaha kadar da hiç uyuyamamış ve: "Ne günahım var ki, beni Rasûlullah (sas), yolunda mücadele edecek sahâbî topluluğu içine almadılar?"10 demiş, sızlanmıştı. Ancak bir–iki sene sonra reşit görülmüş ve Hendek Savaşı'na katılabilmişti.11

İbn Hallikân, Vefeyâtü'l–A'yân'da İmam Şa'bî'den şöyle bir vak'a nakleder: "Bir gün gençliklerinde Abdullah İbn Zübeyr, kardeşi Mus'ab İbn Zübeyr, Abdülmelik b. Mervan ve Abdullah İbn Ömer, Kâbe'nin karşısında oturuyorlardı. Her birimiz, şurada Kâbe'nin karşısında birer dua edelim; Allah'ın rahmetinden umulur ki, hepsini kabul buyurur" dediler. Abdullah İbn Zübeyr: "Yâ Rabbi, azametin hürmetine, ızz ü celâlin hürmetine, beni Hicaz'da melik kılmanı Sen'den diliyorum" diye duâ etti. Mevsimi gelince, İbn Zübeyr Mekke'de muvakkaten melik oldu; orada Allah Rasûlü (sas)'nün âsârını bîhakkın temsil etti. İslâm uğruna cansiperâne mücâhedede bulundu ve nihâyet Haccâc–ı Zâlim tarafından şehid edilerek, mübarek cesedi de annesi Hz. Ebû Bekir'in kızı, Zâtü'–Nitâkeyn Hz. Esmâ'nın gözleri önünde günlerce asılı bırakıldı. Bu kahraman kadın, Haccac'a: "Siz onun dünyasını berbad ettiniz; o da sizin ahiretinizi berbad etti!.." deyip Haccac'ı su–i âkıbetine karşı uyarmıştı.

Mus'ab b. Zübeyr: "Allah'ım, ızz ü celâlin hürmetine, azametin hürmetine, arşın, kürsün hürmetine Irak'ta emirlik istiyorum" demişti. Allah onun da duasını kabul buyurmuş... Mevsimi gelince, o da muvakkaten Irak'ın kaderine hâkim olmuştu. Abdülmelik b. Mervan: "Allahım, beni bütün Müslümanların başına emir kılmanı ve karşı çıkanların kelleleri pahasına da olsa, İslâm Birliğini temin etmeyi istiyorum" duasında bulunmuştu. Abdülmelik'in duasının da aynen kabul buyrulduğunu zaman gösterdi. En son Abdullah İbn Ömer duâ etmiş ve şöyle demişti: "Allahım, Sen'den cenneti bana vâcip kılmadan rûhumu kabzetmemeni istiyorum."12

Hâdiseyi nakleden İmam Şa'bî: "Üçünün dualarının kabul edildiğine şâhit olduk; imamın duasının kabul edilip edilmediği ise orada belli olacak" der. Şa'bî'nin bildiği bir şey vardır. İbn Ömer, hiçbir zaman Ehl–i Beyt'e muhalif ve Emevîler'in yanında olmamıştı. Bilhassa Haccâc'ın en çok endişe duyduğu bir insandı. Bir defasında Haccâc, ihtimal zulümlerini haklı göstermek için hutbeyi uzattıkça uzatmış ve neredeyse öğle namazının çıkma vakti gelmişti. İbn Ömer, durduğu yerden seslendi: "Ey emir, zaman senin hutbeni beklemeyip geçiyor" Ve, Haccac iğbirar üstüne iğbirar şişiyordu.13 Nihayet bir hac mevsiminde, Harem–i Şerif'te bu büyük sahâbinin şehâdetine tevessül etti; hem de arkasında ihramıyla. Adamlarından biri ucu zehirli mızrağıyla İbn Ömer'in arkadan topuğunu yaraladı. Derken bu yara ve zehir, o koca insanın şehâdetine sebep oldu.14

d. Abdullah İbn Mes'ûd


Çok hadîs rivâyet eden sahâbilerden biri de Abdullah İbn Mes'ûd'dur. İbn Mes'ûd, sâbikûn–u evvelîndendir. Gençliğinde Ebû Cehil, Ukbe b. Ebî Muayt gibi Kureyş ileri gelenlerinin koyunlarını güderdi. İnsanlığın Ebedî Râîsi ile tanışınca, bir daha O'nun yanından ayrılmadı. Rasûlullah'a o kadar yakın ve O'nunla o kadar içli–dışlıydı ki, hâne–i sâadete istediği zaman teklifsiz girip çıktığından, hep Ehli Beyt'ten zannedilir15 ve bilhassa seferde Rasûlullah (sas)'ın matarasını, yatağını, nalinlerini ve serîrini taşıdığı için: "sahibu'n–na'leyn ve'l–visâde" diye anılırdı.16

Zâhir ve bâhir kerâmet sahibi idi İbn Mes'ûd. Bunlardan bir tanesi, zayıf bir rivayete dayanan ve Mekke'de işkence görürken birdenbire kayboluvermesidir. Allah Rasûlü, ona: "İbn Ümmi Abd" derdi. Yine: "Kim yeni indiği gibi Kur'ân–ı Kerim'i okumak isterse, onu İbn Ümmü Abd'in kıraatı üzere okusun"17 buyururdu. Bir defasında, yine Allah Rasûlü kendisine: "Bana Kur'ân oku, dinleyeyim" buyurmuş: "Ya Rasûlullah, Kur'ân sana inmişken, onu sana ben mi okuyacağım?" cevabını verince de, Allah Rasûlü: "Başkasından dinlemek daha çok hoşuma gider" demişti. Bunun üzerine de İbn Mes'ûd, Nisâ sûresini başından itibaren okumaya başlamış, tâ "Her ümmeti şâhidiyle, (peygamberleriyle haşredip) getirdiğimizde, seni de bunların başında (seni kabûl edip etmemelerine karşı) şâhit olarak getirdiğimiz gün, nasıl bir gün olacaktır o gün?" (4, Nisâ: 41) âyetine gelince, Allah Rasûlü (sas)'nün gözleri dolmuş, kalbi duracak hâle gelmiş ve eliyle işaret ederek: "Kes artık, yeter" demişti.18

İbn Mes'ûd, fizik olarak çelimsiz bir insandı. Bir gün Allah Rasûlü adına bir iş için ağaca çıktığında, orada bulunanlar bacaklarına bakarak gülümsemişler, bunun üzerine de, Allah Rasûlü (sas): "Bu bacaklar, yarın Mizan'da uhrevî hesap itibariyle Uhud Dağı'ndan daha ağır olacaktır"19 buyurmuşlardı. Kendisini muallim ve bir nevi defterdar olarak Kûfe'ye gönderdiğinde Hz. Ömer'in Kûfelilere yazdığı mektuptaki ifadeleri unutulacak gibi değildir. "Ey Kûfeliler" diyordu mektubunda Hz. Ömer (ra): "Eğer sizi nefsime tercih etmeseydim, İbn Mes'ûd'u size göndermezdim."20

İbn Mes'ûd (ra), Hz. Ömer devrinde Kûfe'de kaldı ve insan yetiştirdi. İmam Ebû Hanîfe'nin kendisi için: "Sahâbîden geri değildir" dediği Alkame İbn Kays, Esved İbn Yezid en–Nehâî ve İbrahim b. Yezid en–Nehâî gibi tabiînin dev âlimleri İbn Mes'ûd'un hazırladığı iklimde yetişmişlerdi. Bilhassa, Hulefâ–i Râşidîn'den de hadîs rivayetinde bulunan Alkame, ilmini büyük ölçüde İbn Mes'ûd'dan almıştı. Kendisini dinleyenlerden biri, bir gün: "Kimden aldın bunları?" diye sorunca: "Ömer, Osman, Ali ve İbn Mes'ûd'dan" cevabını vermiş, soruyu soran da: "Bah bah!" diyerek takdir etmişti.

Kûfe Mektebi'nin kurucusu olan İbn Mes'ûd, Hz. Osman devrinde de bir süre Kûfe'de kaldı. Bilâhare, hakkındaki asılsız bir şikâyet sebebiyle tahkîk için Medine'ye çağrıldı. Artık yaşlanmıştı ve tekrar Kûfe'ye dönmek de istemiyordu. Günleri Medine'de geçerken, bir gün bir adam koşarak geldi ve: "Bu gece Rasûlullah'ı rüyamda gördüm. Sen, yanında oturuyordun. Seni yanına çekti ve "Benden sonra sana çok cefa ettiler, gel gayrı" buyurdu. Sen de: "Evet ya Rasûlallah, gayrı bundan sonra Medine'den ayrılmayacağım cevabını verdin" dedi. Aradan birkaç gün geçti ve Hz. Muhammed (sas) Medresesi'nin bu ilk ve mümtaz talebelerinden ve İslâm'ı ilk kucaklayan beş–altı kişiden biri olan İbn Mes'ûd (ra) hastalandı. Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te, bütün meşâhidde beraber bulunduğu, iki kıbleye birlikte namaza durduğu Hz. Osman ziyaretine geldi ve aralarında şu konuşma geçti:

"Herhangi bir şikâyetin var mı?
Çok şikâyetçiyim.
Neden şikâyet ediyorsun?
Allah'a giderken, günahlarımdan.
Bir arzun var mı?
Allah'ın rahmetini arzuluyorum.
Sana bir tabib göndereyim mi?

Zaten beni tabib hastalandırdı. Hastalandıran tabib olduğuna göre, göndereceğin tabibin yapacağı bir şey yoktur."21

Ve, İbn Mes'ûd (ra) vefat etti. Allah Rasûlü (sas)'yle 23 yıl beraber olan bu sahâbi 800 kadar hadîs rivayet etti diye, kendisine hâşâ ta'nda bulunmanın ne mânâya geleceğine varın siz karar verin!

Haklarında kısa kısa malûmat vermeye çalıştığımız bu dört büyük sahâbîden başka Hz. Âişe–i Sıddîka, Ebû Saîdi'l–Hudrî, Câbir İbn Abdillâh ve Enes b. Mâlik de çok rivâyette bulunan sahabîlerdendir. Artık daha fazla tafsilata girmeden, bu dört sahâbîden de birer cümle ile bahsedip, tabiîni izâma geçmek istiyorum.  

Fethullah GÜLEN