fendimiz'in Son Peygamber Oluşu
Peygamber, Allah ile kulları arasında elçilik yapan, Allah’ın emir ve yasaklarını, razı olup olmadığı şeyleri, din esaslarını insanlara bildiren, onlara mutluluk yollarını gösteren Allah tarafından görevlendirilmiş seçkin kuldur. Bu fonksiyonları icrâ etmek üzere gönderilen en son seçkin kul ise Hz. Muhammed (sas)'dir. Bu yazıda Hz. Muhammed'in son peygamber olduğunu ispat eden delillerden bir kısmı üzerinde genel olarak durulacaktır.

Hz. Muhammed’in son peygamber olduğu bizzat Kur’ân–ı Kerim tarafından bildirilmiştir. Buna göre Hz. Muhammed’den sonra artık peygamber gelmeyecektir. Ancak, tarih boyunca ve günümüzde bazı kişiler, bu hak inanca ters bir takım iddialar serdetmişler ve peygamberlik iddiasında bulunmuşlardır; geçmişte bunların en meşhurları arasında Esvedü’l–Ansi (v.11/632), Tuleyha b. Huveylid (v.24/644) ve Müseylime–i Kezzâb (v.12/683), gibi isimler sayılabilir.1 Daha sonra gelen bir takım sapık fırkalar içinde de Hz. Muhammed ile peygamberliğin son bulmadığını ileri sürenler olmuştur. Hatta bunlardan Sebeîler, Beyânîler, Harbîler, Muğîrîler gibi fırkalar sadece peygemberlik iddiasıyla yetinmeyip Hz. Ali, imamlar veya kendi liderleri hakkında ilâhlık iddiasında bile bulunmuşlardır.2 Bu fırkalardan Cenâhîler, Ğurâbîler, Bâbekîler, Yezîdîler, Bezîğîler, Şeyhîler, Bâtınîler, Bahâîler ve Kâdiyânîler ise ulûhiyyet iddiasında bulunmasalar da, peygamberliğin Hz. Ali’nin soyunda veya başka kişiler kanalıyla devam ettiği inancındadırlar.3

Günümüz Türkiye’sinde ve dünya coğrafyasında da Peygamberlerin kesintisiz olarak gelmesi gerektiği dolayısıyla Hz. Muhammed (sas)'den sonra da gelebileceği fikrini taşıyan bir takım kimseler bulunmaktadır. Bu ön bilgiyi müteakiben asıl konumuz olan Hz. Muhammed’in son peygamber oluşunu işlemeye geçebiliriz. Fakat bundan önce O’nun neden dolayı “en faziletli bir peygamber” olduğuna kısaca değinmek istiyoruz.

Hz. Muhammed şu özellikleri sebebiyle en üstün peygamber kabul edilmiştir.


1. Ümmetinin “en hayırlı ümmet” olması.
2. Risâletinin, bütün insanları, hatta cinleri bile kapsaması.
3. Tebliğ ettiği esasların akıl, duygu ve eylem yönleriyle insanları tatmin edecek nitelikte makul, uygun ve tutarlı olması.
4. Peygamberlerin sonuncusu olması.
5. En büyük mucizesi olan Kur’ân’ın, sağlam bir şekilde elde korunur olması.
6. Getirdiği dinî ahkamın, önceki dinî ahkamı neshetmesi.
7. Kıyamet günü bütün insanlara şahitlik etmesi.

Hz. Muhammed’in peygamberlerin sonuncusu (hâtemü’l–enbiyâ) oluşunun, Kur’ân–ı Kerim’in bazı âyetleri ve bazı hadisler temel alınarak, müslüman âlimler tarafından naklî ve aklî gerekçelere dayandırılmak suretiyle açıklandığını görmekteyiz. Bunların ikna edici olasimkesi için ilk etapta Hz.Muhammed’i peygamber olarak kabul etmek gerekmektedir. İslâm inancına göre, Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu kabul etmek, onun son peygamber olduğunu, şeriatının evrensel ve ebedî olduğunu, onun nesh edilmeyeceğini de kabul etmek demektir.4 Çünkü ilâhî vehyin kendisine indirilenle son bulduğunu, dinin tamamlandığını, peygamberliğin kendisiyle birlikte hitama erdirildiğini bize söyleyen O’dur. Hz. Muhammed bir peygamber olduğuna ve peygamberler de yalan söylemeyeceğine göre, haber verdiği şeyler haktır ve doğrudur. Binâenaleyh Hz. Muhammed’i hem gerçek peygamber kabul edip, hem de ondan sonra peygamber geleceğine inanmak birbiriyle te’lifi kabul edilemeyecek çelişkili şeylerdir.

Kendinden önceki bazı peygamberlerin ve kutsal kitapların geleceğini önceden haber vermesi, büyük mucizeler göstermesi söyledikleri ve ortaya koyduklarıyla kendisini kabul ettirmiş olması, Hz. Muhamed’in peygamberliğinin dellilerinden bazılarıdır. Bu deliller genel olarak hissî, naklî ve aklî olarak üç grupta incelenmiştir. Ayrıca bunlar, İslâm Kültür Dünyasında, Hz. Muhammed’le ilgili olmak üzere, şemâil (dış görünüş vasıfları), hasâis (belirgin özellikleri), fazâil (üstün yönleri) ve delâil (peygamberliğinin açık delilleri) adı altında genişce işlenen konulardır.

Önce O'nun peygamberliğinin ispatı için getirilen mucizelerine bir göz atalım:

1. Hissî/Kevnî Mucizeleri: Bunlar Hz. Peygamber'in zâtı ile ilgili ve zatının dışında olmak üzere genelde iki kısımda incelenir.

a. Zâtı ile ilgili olanlar:
Hz.Muhammed’in gerek fiziksel özellikleri, gerek rûhî ve ahlâkî durumu onun bir peygamber olduğunu ilk bakışta hissetmiştir. Kendisine intikal eden nübüvvet nuru, boyu, endamı, birbiriyle uyum içinde olan uzuvları, güzel ve cezbedici konuşması, vakur yürüyüşü, güven telkin eden duruşu, sempatik çehresi; yeme, içme, konuşma, uyuma ve beşeri ilişkilerindeki itidalliği, onun maddi vechesiyle ilgili olan mucizevî yönlerinden bir kısmına örnektir. Hz. Resûl’ün doğruluğu, edebi, hayası, cömertliği, hilmi, cesareti, fedâkarlığı, sabrı, kanaati, dirayeti, zekası ve diğer olumlu özellikleri konusunda insanların ittifak etmeleri de onun ahlâkî, hissî veya manevî yönüyle ilgili mucizevî kişiliğine delildir.

b. Zatının dışında olanlar:
Bunlardan bir kısmı, kaynaklarda yer alan, az yemeğin çoğalması, ağaç kütüğünde inleme sesinin duyulması, ayın ikiye bölünmesi, savaşta görünmeyen güçlerin yardıma gelmesi gibi mucizeleri; bir kısmı da geçmiş peygamberlerin kendisini müjdelemesidir ki “..Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye uyanlar...”(A’râf, 7/157; ayrıca bkz. Bakara, 2/146, Âli İmrân, 3/81) âyeti bu hususa işaret eder.

2. Aklî Mucizeleri: Hz. Muhammed’den önceki peygamberlere verilen mucizeler daha ziyade, insanlığın gelişimine parelel olarak hissî veya kevnî mucizeler olmuştur. Örneğin Hz. İbrahim’in mucizeleri tabiat ilimleri, Hz. Süleyman’ınki yine tabiat ve taknoloji ile ilgili, Hz. Musa’nınki sihir, Hz. İsa’nınki ise tıp ağırlıklıdır. Bu mucizeler, ancak sınırlı bir zaman diliminde etkili olabilmiş, genellikle, peygamberlerin ölümüyle birlikte etkisini kaybetmiştir. Fakat, burada aklî mucizeye örnek olarak göstereceğimiz Kur’ân mucizesi ise, asırlar geçse de canlılığını hiç yitirmemiş, her zaman etkisini sürdüregelmiştir. Hz. Muhammed’in insanlara tebliğ ettiği Kur’ân'ın, tespit ve muhafazası, edebî yönden güçlü bir topluma gelmesi ve onlara meydan okuması, okuma–yazması olmayan ve geçmiş kitapları bilmeyen ümmî bir peygamberin elinde zuhur etmesi, anlam yönünden sağlamlığı, içerdiği hükümleri, hükümleri arasındaki tutarlılığı, uygulanabilirliği, okunuşu, ezberlenebilirliği, üslûbunun veciz ve çarpıcı/etkileyici oluşu gibi hususlar onun mucizeliğini ispatlamaktadır.

Hz. Peygamber’in, halkı dine davet etmeden evvelki, davet esnasındaki ve daveti tamamladıktan sonraki halleri, yüce ahlâkı, verdiği hikmet dolu ve isabetli hükümler; cengâverlere hücum etmesi sırasındaki kararlı, cesur ve sarsılmaz tutumu, her hal ü kârda Allah’ın kendisini koruduğuna dair beslediği güven duygusu, korkunç durumlarda bile vaziyetini değiştirmemesi... gibi hususların, peygamberlerden başkasında toplanmasının imkânsız olduğuna akıl kesinlikle hükmeder. Allah’ın bu tür kemâl ve üstün halleri, kendisine iftira edeceğini bildiği bir zatta bulundurması, sonra bu şahsı (kendisine iftira ettiği için cezalandırmadan) 23 sene ihmal etmesi, sonra onun dinini diğer dinler ve düşmanlarına karşı üstün kılması, bıraktığı eseri (ve açtığı çığırı) ölümünden sonra kıyamete kadar payidar kılması olacak şey değildir!

Kısacası bir yalancı peygamber bu kadar mükemmel bir karaktere sahip olamaz, bu kadar başarılı olamaz, bu ölçüde büyük bir hareketi başlatamaz ve yürütemez. O, bu büyük davayı semavî bir kitap sahibi olmayan ve hikmetten anlamayan bir kavim içinde ortaya atmış, (Bakara, 2/151) onlara kitabı/Kur’ân’ı ve hikmeti açıklamış, hukukî ve şer’i işleri öğretmiş, ahlâklarını mükemmelleştirmiş, halkının pek çoğunu hem ilmî, hem de amelî fazilet bakımından kemâle erdirmiş, bütün âlemi iman ve iyi amelle nurlandırmış ve Allah’ın va’dettiği gibi onun dinini öbür dinlerin tümüne üstün kılmıştır (Tevbe, 9/33; Feth, 48/28; Sâf, 61/9). Esasen resûllüğün ve nebiliğin bundan başka bir manası (ve gâyesi) de yoktur.5

“Burada şu iki noktayı önemli belirtmek gerekmektedir. Bunlardan birincisi Hz. Muhammed’in hal hareket ve sözleriyle ilgilidir. Bu kadar üstün vasıflara sahip olan sağlam karakterli bir insanın, “Ben peygamberim” şeklindeki beyanını kabul edip kendisine uymak için mucize göstermesini beklemeye bile gerek yoktur. Zaten onun sehsiyetini yakından tanıyan ve çok iyi bilen Hz. Ebu Bekir gibi basiretli dürüst ve hakperest insanlar, mucize göstermesini istemeden ona iman etmişlerdi. Hz. Peygamber'den mucize göstermesini isteyenlerin pek çoğu da iman etmişlerdi. Şu halde, Hz. Peygamberin herkese emniyet ve itimad veren güçlü şehsiyeti ve sağlam seciyesi, gösterdiği mucizelerden daha beliğ ve veciz bir şekilde O’nun Allah Resûlü olduğuna delâlet etmekteydi.

Vefatından sonra geriye bıraktığı yakın arkadaşları, İslâm devletinin sınırlarını doğuda Hindistan’a, batıda Pasifik Okyanusuna kadar genişletecek derecede akıllı, basiretli, azimli, meharetli ve hamleci insanlardı. Hz. Peygamber’in bu güçlü şahsiyet sahibi zeki insanları, kendisinin peygamber olduğuna (Allah’ın izniyle) inandırmış olması, onların kayıtsız şartsız güvenlerini kazanması ve mutlak şekilde kendisine bağlaması, bu gibi işlerin zorluğunu bilen her aklı başında insan için mucizelerin en büyüğüdür. Asırlarca başka milletlerin hakimiyeti altında yaşaya yaşaya müzminleşmiş bir aşağılık duygusuna sahip olan cahil ve bedevi bir kavmi, uzun ve şanlı bir mazisi olan İran Sasani Devletine ve Bizans İmporatorluğu’na kafa tutacak hale getirmesi, o zamanın dünyasının en güçlü iki devleti ile başarılı savaşlar yapacak bir seviyeye yükseltmesi, bu iki devletten birini kökünden, diğerini ise büyük ölçüde yıkacak bir şuur ve aksiyon seviyesine çıkarması, daha fazlasını insan aklının idraktan aciz kaldığı en muazzam mucizelerdir.

Allah, bu kadar meziyet, fazilet ve kemâle sahip kıldığı bir kimseye, Zat’ı aleyhinde bulunma ve yalan isnad etme imkânını vermez. Onu bir süre başarılı kılsa bile sonuçta rezil eder. Gerçi bazı fatihler ve cihangirler, Makedonyalı İskender ve Cengiz Han örneginde olduğu gibi, yaşadıkları zaman içinde Hz. Peygamber’in kurduğu ve halifelerinin genişlettiği devletten daha geniş sınırları olan büyük devletler kurmuşlardır. Fakat bu devletlerin ömrü kurucularının ömrü kadar olmuş, onlardan sonra parçalanmışlardı. Ayrıca Hz. Peygamber için sözkonusu olan başarı sadece devlet kurma ve fetih yapma hareketi değildir. Bundan daha önemlisi, gidilebilen ülkelerde yaşayan halk yığınlarının manen ve kalben fethedilerek yeni bir inanç sisteminin şuurlu taraftarları ve savunucuları haline getirilebilmiş olmasıdır ki diğer fatihlerde ve cihangirlerde böyle köklü bir başarı yoktur.

Önemle belirtilecek ikinci nokta ise Hz. Peygamber’in medeniyet âlemine kazandırdığı manevi değerlerdir. Çoğu cahil ve bedevi olan toplulukları eğitmek, onlara edep ve ahlâk öğretmek, dünyanın en büyük medeniyetlerinden birinin kurulmasına müsait olan zemini hazırlamak ayrı bir mucizedir. Resulüllah’ın hayatında kendisinden zuhûr eden “ellerinden su akması, az yemekle çok kişinin karnını doyuması” gibi mucizeler, sadece o zamanda yaşamış olan insanlar için delil olduğu halde, bu tür mucizeler ise her zaman delil olma niteliğini korumaktadır. İslâmın ilim, irfan, edep, ahlâk, terbiye, iman, çalışma, istikamet, medeniyet ve kültür gibi büyük önem atfettiği manevî değerleri görmezlikten gelerek veya bunlara lâyık oldukları büyük önemi vermeyerek, bazı hârikulâde hadiseler üzerinde daha fazla durmak, “mühimle meşgul olurken ehemmin faydasından (lüzumlu ile ilgilenirken daha fazla lüzumlunun verilerinden) mahrum kalmak gibi bir sonuç meydana getirmiştir. Bu hüküm en azından, bazı çevreler için doğrudur.”6

3. Haberî Mucizeleri: Hz. Muhammed, herhangi bir kitap okumamış,7 eliyle yazı yazmamış,8 kimseden tarih dersi almamış olduğu halde kavmine çok hikmetli açıklamalarda bulunmuş, hayatî önem arzeden prensipler vaz’ etmiş, geçmiş kavimlerin hayat hikâyelerinden bilgiler aktarmıştır. Bu durum, onun Allah katından bilgilendirildiğini gösterir. Gelecekte vuku bulacak bir takım işleri haber vermesi de Hz. Muhammed’in haberî mucizelerindendir. Onun bu tür haberleri, hem sunuş gâyesi bakımından hem nitelikleri hem de sonuçları bakımından kâhinlerin, müneccimlerin, falcıların haberlerinden farlıdır. O, bu tür bilgileri öğrenmek için herhangi bir uğraşa girişmemiş, yıldızlara bakmaya ve usturlap gibi aletlere ihtiyaç duymamış; bunlar, aşağıdaki âyet örneklerinde görüleceği gibi, Allah tarafından kendisine öğretilmiştir: “Elif, Lâm, Mîm. Rumlar (Arapların bulunduğu) en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar, onlar bu yenilgilerinden kısa bir süre sonra gâlip geleceklerdir” (Rûm, 30/13), “Ey Muhammed! Yoksa ‘Biz intikam almaya gücü yeten bir topluluğuz’ mu diyorlar! O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır.”(Kamer, 54/44–45). “(Ey Muhammed!) Bedevilerden (seferden) geri kalmış olanlara de ki: Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı sefere çağırılacaksınız. Onlarla, teslim oluncaya kadar savaşacaksınız...”(Fetih, 48/16). “Hatırlayın ki, Allah size, iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vadediyordu...”(Enfâl, 8/7 16). Hz. Muhammed’in hak ve son peygamber olduğunu gösteren bir gerekçe de, kendilerine peygamber olarak gönderilen insanların veya toplumun gerçekten bir ihtiyaç içerisinde onu beklemesidir. Onun gelişi, kavminin böyle bir isteği duymasının ve açığa vurmasının akabinde vuku bulmuştur: “Bütün güçleriyle yemin ederek eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse, herhangi bir milletten daha çok doğru yolda olacaklarına dair Allah’a yemin etmişlerdi” (Fâtır, 35/42). “Ey Ehl–i Kitap! Peygamberlerin arası kesildiği bir sırada size elçimiz geldi. Gerçekleri size açıklıyor ki, ‘Biz bir müjdeci ve uyarıcı gelmedi’ demeyesiniz..”(Mâide, 5/19). “Ümmîler arasında kendilerine âyetlerini okuyan onları temizleyen, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur.”(Cum’a, 62/2). Son Peygamber Hz. Muhammed’in mucizelerinin ve ortaya koymuş olduğu delillerinin selâmeti, kendi risâletini inkâr edenlere karşı meydan okuduğu halde kendisine bir türlü cevap verilememesiyle; iddiasının selâmeti de kendisinden önceki peygamberleri tasdik etmesi, peygamber olmayanları da yalanlamasıyla sabittir. Bu bilgileri sunduktan sonra şimdi, Hz. Muhammed’in son peygamber oluşunun daha özel delillerine geçebiliriz.

I. Naklî Deliller
Bütün semavî dinlerde Peygamberlik müessesesi önemli bir inanç esasıdır. Bundan dolayı ilâhî dinlerin kutsal metinlerinde peygamberlerin gelmesi, misyonları, mücadeleleri ve nitelikleri gibi konular yanında son Peygamber (sas) ile ilgili ifadeler de yer almıştır. Şu âyetlerde, Hz. Muhammed’in, Yahudi ve Hıristiyanların kutsal kitaplarında geçtiği belirtilir: “Yanlarında Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyanlar (var ya), işte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder...” (A’râf, 7/157), “Muhammed Allah’ın Rasûlüdür. Bunun beraberindeki mü’minler de kâfirlere karşı şiddetli olup kendi aralarında şefkatlidirler. Sen onları rukû ederken, secde ederken, Allah’tan lütûf ve rıza ararken görürsün. Onların alameti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır. Bunlar, onların Tevrat’taki sıfatları olup İncil’deki meselleri ise şöyledir: Öyle bir ekin ki filizini çıkarmış, sonrada onu kuvvetlendirmiş derken kalınlaşmış da artık gövdeki üzerinde doğrulmuş. Öyleki ekicilerin hoşuna gider, kâfirleri de öfkelendirir. İşte böylece Allah, onlar gibi iman edip makbul ve gözel işler yapanlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Fetih, 48/29). “Hatırla ki Meryem oğlu İsa, ‘Ey İsrailoğulları! Ben size (gönderilmiş) Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim.’ demişti”(Sâff, 61/6 22) âyetlerinde Hz. Muhammed’in adının ve bazı sıfatlarının Yahudi ve Hıristiyanların kutsal kitaplarında geçtiği açıkça ifade edilmiştir. Hatta şu âyette beyan edildiği gibi, onlar Hz. Muhammed’in bir takım özelliklerini dahi yakinen bilmekteydiler: “Kendilerine Kitap verdiklerimiz, o Muhammed’i, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir kısmı, doğrusu, bile bile, hakkı gizlerler.” (Bakara, 2/146).

İslâm bilginleri yukarıdaki âyetlerden ve ilgili hadislerden hareketle Tevrat ve İncil'i tedkik etmişler ve onlarda Hz. Muhammed’i gösteren açık kapalı bir çok ifadeler bulmuşlardır.9 Ancak Tevrat'ta geçen söz konusu ifadeler, Yahudiler tarafından beklenen “Mesih” ile ilgili olduğu iddia edilmiş, Hıristiyanlar ise bunların Hz. İsa’ya işaret ettiğini ileri sürmüşlerdir. İncil’de geçen kısımların da Hz. Muhammed’e değil, “Kutsal Ruh”a işaret ettiğini savunmuşlardır.10 Rahmetullah Delhî’nin belirttiğine göre Hıristiyanlar, Matta İncili’nin “Yalancı Peygamberlerden sakının; onlar koyun postuna bürünerek size gelirler, fakat iç yüzleri yırtıcı kurtlardır” mealindeki 15. âyetine dayanarak, Hz. İsa’dan sonra peygamber gelmeyeceğini öne sürmüşlerdir. Halbuki buradan böyle bir anlam çıkarılamaz. Sözonusu âyetten kastedilen, Allah tarafından gönderilmeyip kendi kendilerini peygamber diye açıklayan yalancı peygamberlerden sakınmanın gereğidir. Yoksa, Hz. Muhammed’in gelmeyeceği yolunda bir ibare mevcut değildir.”11 Kur’ân–ı Kerim’de Hz. Muhammed’le ilgili “Muhammed Allah’ın elçisidir...” (Fetih, 48/29), “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de pek çok peygamberler gelip geçmiştir..” (Âli İmrân, 3/144) ve benzeri bir çok âyette12 Hz. Muhammed’den önce pek çok peygamber gelip geçtiği halde, ondan sonra yeni her hangibir peygamberin gelceğinden bahsedilmemektedir.

Bunun aksine yani Hz. Muhammed’den sonra peygamber geleyeceği ile ilgili Kur’ân–ı Kerim’de pek çok âyet bulunmaktadır. Bu âyetlerden bazıları şunlardır: “Muhammed içinizden harhangi birinizin babası değil. O, Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.” (Ahzab, 33/40)13, “Bugün size dininizi bütünledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım” (Mâide, 5/5). Bu âyetler, Peygamberlik müessesesinin Hz. Muhammed ile mühür (hâtem)lendiğini yani ondan sonra peygamber gelmeyeceğini, vahiy vb. nimetlerin yüce Nebi ile birlikte son bulduğunu ve dinin, onun getirdiği İslâm dini ile kemâle erdiğini açıklamaktadır

Buna göre, artık Hz. Muhammed’den sonra yeni bir peygamber gelmesine gerek kalmadığı anlaşılmaktadır. Allah, Hz. Muhammed (sas) hakkında şöyle buyurmuştur: “De ki: Ey insanlar! Doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, kendisinden başka ilâh bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah’ın, hepiniz için gönderdiği peygamberiyim.”(A’raf, 7/158), “...Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir...”(Sebe’, 34/28). Bu iki âyetten de anlaşılacağı gibi, Hz. Muhammed’in bütün insanlığa elçi olarak gönderildiği belirtilmiştir. Son âyetten, Hz. Muhammed’in sadece kendi devrindeki insanlara değil, bilakis kıyamete kadar gelecek olan bütün nesillere peygamber olarak gönderildiği anlaşılmaktadır. Âyette geçen “bütün insanlar (cemi’an kâffe)” ibaresinde kastedilen “yalnızca ashap değil, onlardan sonra gelecek bütün nesiller”dir

İbrahim EMİROĞLU