eygamber Efendimiz'e (s.a.s) Karşı Davranış Adabı

Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir. (Tevbe, 9/128)

Ümmetinin sıkıntıya düşmesi kendisine çok ağır gelen, onlara son derece şefkatli ve merhametli olan -bu hususu Allah, kendisine ait Raûf ve Rahîm isimleriyle Efendimiz’i tavsif ederek belirtmektedir- Zât'a (s.a.s.) karşı ümmetinin tavrı nasıl olmalıdır? Elbette ki, en büyük ihtiram ve muhabbete O (s.a.s.) lâyıktır. Zira, kâinat ve beşer, O'nu (s.a.s.) meyve verecek şekilde yaratılmış, Allah'ın rızasını kazanma, O'na (s.a.s.) tâbi olmaya veya O'nu (s.a.s.) sevmeye bağlanmıştır.

Allahü Teâlâ, insanlığın hidâyet rehberi olan Kur'ân'ın bir çok âyetinde Resûlü’ne ittiba ve ihtiramı emretmiş, O'na (s.a.s.) nasıl davranmamız gerektiğini bildirmiştir. İşte onlardan birkaçı:

“Ey iman edenler: Söz ve hareketlerinizde ileri gidip de Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçmeyin Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi O’nunla da öylece konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan bütün emekleriniz hiçe iniverir.” (Hucurât, 49/1-2)

“Peygamberin mü’minler üzerinde haiz olduğu hak, onların bizzat kendileri hakkında haiz oldukları haktan daha fazladır...” (Ahzab, 33/6)
“Resûlüllah’ın sizi çağırmasını, sizin birbirinizi davet etmenizle bir tutmayın...” (Nur, 24/63)

“Muhakkak ki, Allah ve melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de O’na salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.” (Ahzab, 33/56)

“... Çünkü bu hareketiniz Peygamber’i rahatsız ediyor. Lâkin utandığından ötürü size karşı bir şey söylemiyordu...” (Ahzab, 33/53)

Bunlar ve benzeri âyetler, mü'minlere Resûlüllah'a (s.a.s.) karşı nasıl bir edep tavrı takınması gerektiğini öğretmektedir. Rahmet Peygamberi’ne karşı, davranışların nasıl olması gerektiğini bildiren bir çok âyet-i kerimenin olması, Resûlüllah'a (s.a.s.) karşı âdâbın ehemmiyetini gösterir.

Ashab-ı Kiram'ın Resûlüllah (s.a.s.) Karşısındaki Edebi

Bu mevzuda, önce Allah Resûlü’nün asırların en hayırlısı olarak tavsif ettiği Sahâbe-i Kiram’ın nasıl hareket ettiğine bakmalıyız. Çünkü biz, Resûlüllah'a (s.a.s.) karşı edebi önce onlardan öğrenebiliriz. Zira onlar, yüce Nebî'nin (s.a.s.) rahle-i tedrisinde yetişmişlerdir.

“Peygamberi, kendi aranızda birbirinizi çağırdığınız gibi çağırmayınız...” (Nur, 24/63) âyetinden dolayı Sahâbe-i Kiram’ın Peygamber Efendimize, ismiyle çağrılmasına müsaade etmiş olmasına rağmen ismiyle hitap etmediklerini, aksine O'na (s.a.s.) seslenir, hitap eder veya O'ndan (s.a.s.) bahsederken “Ya Resûlâllah, Ya Nebiyyallah” diye hitap ettiklerini görmekteyiz. Kays b. Haris ve Akra b. Hâbis, bir öğle vakti Resûlüllah (s.a.s.) odasında uyurken Benî Temim'den bir heyetle gelmişler, “Ya Muhammed! Dışarı çık, yanımıza gel!” diye seslenmişlerdir. Bunun üzerine “Ama seni evinin dışından ünleyenlerin ise ekserisi düşüncesiz, makûl davranmayan kimselerdir.” (Hucurât, 49/4) meâlindeki âyet nazil olmuştur.1 Allah (c.c.) bu durumu, Resûlüllah'ın (s.a.s.) kadrinin bilinmemesi ve O'na (s.a.s.) karşı bir hürmetsizlik olarak bildirmiştir. Çünkü bunlar, henüz dini öğrenmemiş, edep-erkân bilmeyen bedevilerdi.

Yine Sahâbe, “Ey iman edenler: Söz ve hareketlerinizde ileri gidip te Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçmeyin Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür.” (Hucurât, 49/1) âyetine ittibâen, Resûlüllah (s.a.s.) onlara bir şey sorunca, sorunun cevabını biliyor olsalar da, “Allahü ve Rasûlühû a'lemu = Allah ve Resûlü en doğrusunu bilir.” ifadesiyle karşılık verirlerdi.

İnsanlık, gerçek medeniyeti Hz. Muhammed (s.a.s.) sayesinde tanıdı ve benimsedi. O’ndan sonra bu istikamette gösterilen her gayret, O’nun getirdiği esasları taklid ve ta’dilden öteye gitmemiştir. Bu itibarla da, O’na hakikî medeniyetin kurucusu demek daha uygun olacaktır.

***

Tembele ve tembelliğe yüz vermeyen, çalışmayı ibadet sayıp çalışkanı alkışlayan, arkasındakilere yaşadıkları çağın ötesini ve topyekün insanlığa
muvazene unsuru olma noktalarını gösteren Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir.

 

Bütün Sahâbe, Resûlüllah'a (s.a.s.) karşı edepte kusur etmezdi. İşte Ebû Bekir'in (r.a.) O'na (s.a.s.) karşı edebine bir misal:
Resûlüllah (s.a.s.) aralarındaki bir anlaşmazlığı gidermek için Beni Amr b. Avf'a gitmişti. Resûlüllah (s.a.s.) dönmeden namaz vakti girdi. Müezzin, Ebû Bekir'e (r.a.) gelerek, “Namazı kıldırır mısın, kâmette bulunayım mı?” dedi. Ebû Bekir (r.a.) “Olur.” dedi ve namaz kıldırmak için ileri geçip, namaza başladı. Bu esnada Resûlüllah (s.a.s.) geldi ve birinci safa kadar yürüdü. Resûlüllah'ın (s.a.s.) gelişini görünce Ashab, Ebû Bekir'in (r.a.) geri çekilmesi için el çırpmaya başladı. Ebû Bekir (r.a.) dikkat edince Resûlüllah'ı (s.a.s.) gördü. Efendimiz, Ebû Bekir'e namaza devam etmesini işaret ettiyse de o geri çekildi ve Resûlüllah (s.a.s.) öne geçerek namazı kıldırdı. Namazdan sonra Nebî (s.a.s.): "Ey Ebû Bekir, işaret etmeme rağmen niçin namazı kıldırmadın? buyurunca; edep insanı Ebû Bekir (r.a.) şöyle cevap verdi: “Ebû Kuhafe'nin oğluna, Resûlüllah'ın (s.a.s.) önüne geçerek namaz kıldırmak uygun düşmez.”2

Hz. Ebû Bekir'in bu cevabı bir açıdan daha çok mânidardır. Kendisi için Ebû Bekir veya bir başka unvanını değil de, “Ebû Kuhafe'nin oğlu” tabirini kullanması, onun engin tevazuunu ve kendisini nasıl hiç gördüğünü gösterir. Çünkü Araplar’da bir insanı, meselâ, "falanın babası" gibi bir unvanla anmak şeref ifade ederken, babasının ismiyle, "falanın oğlu" diye anmak, daha ziyade tahkir ifade eder.

Ashab-ı Kiram'ın Resûllüllah (s.a.s.) karşısındaki edebini anlatırken, Allah Resûlü’nü, Medine'ye hicreti esnasında 6 aya yakın misafir eden Ebû Eyyûb el-Ensâri'yi (r.a.) unutamayız.

Resûlüllah (s.a.s.) Mekke'den Medine'ye hicret buyurduklarında Ebû Eyyûb'un (r.a.) evinde konakladılar. Peygamber Efendimiz alt kata yerleşmişti. Ebû Eyyûb (r.a.) ise üst katta oturuyordu. Gece olup herkes yatınca Ebû Eyyûb (r.a.) Resûlüllah'ın (s.a.s.) alt katta olduğunu, O'na vahiy gelebileceğini, kendisinin vahiyle Resûlüllah'ın (s.a.s.) arasına girdiğini ve uyuduğunda sağa-sola dönünce toz kaldırmaktan, Peygamber Efendimiz'in bunlardan rahatsız olmasından korkarak sabaha kadar hiç gözünü yummadı. Sabah olur-olmaz hemen Resûlüllah'ın huzuruna varıp, “Ya Resûlâllah, bu gece ne ben, ne de hanımım gözümüzü yumduk.” dedi. Resûlüllah (s.a.s.): “Niçin ya Ebâ Eyyûb?” diye sorunca; “Benim üst katta, Sizin ise alt katta kaldığınızı düşündüm. Eğer uyursam, uykuda hareket edip üzerinize toz düşürürüm ve Siz de bundan rahatsız olursunuz. Ayrıca ben, vahiyle aranıza girdim diye korktum. Onun için uyuyamadım.”dedi.3

Ashab'tan hiç kimse, Resûlüllah'a (s.a.s.) karşı edep ve hürmette kusur etmiyordu. O kadar ki, Resûlüllah konuşurken öylesine sessiz ve dikkatli dinlerlerdi ki, sanki başlarında kuş var da, en ufak bir harekette uçacağı zannedilirdi. Resûlüllah'a (s.a.s.) soru sormaktan bile çekinirler, yeni şeyler öğrenmek için dışarıdan yeni Müslüman olmuş birinin gelip, soru sormasını temenni ederlerdi.

O’nun Hatırasına Saygı

Sahâbe, Resûlüllah'ın (s.a.s.) irtihalinden sonra da O'nun hatırasına karşı fevkalâde saygı ve hürmetle davranmışlar, O'nun (s.a.s.) zamanında yaptıkları bir şeyi daha sonraki devirlerde Efendimiz’e hürmetleri sebebiyle değiştirmemişlerdir.

İşte Hz. Ömer'in tavrı: "Birisi Hz. Ömer'e niçin hâlâ tavaf esnâsında remel ve hervele (hafif koşar adımlarla ve heybetlice yürümek) yapılıp sağ omuzun açıldığını sorar. (Resûlüllah (s.a.s.), Hudeybiye Anlaşması’ndan sonra yaptığı kaza umresinde, Mekkeli müşrikler, Müslümanlar’ı zayıf ve güçsüz görmesin diye, onlara heybetli görünmek maksadıyla tavafta hafif koşarak ve dik bir şekilde vakarla yürümüş ve ashâbına da aynı şeyi emretmişti. Ama artık hac veya umre esnasında müşrikler yoktu. Zahirî illet ortadan kalkmıştı. Niçin aynı harekete devam edilsindi?) Buna Hz. Ömer şöyle cevap verir: "Evet, Allah İslâm'ı aziz kıldı, kuvvetlendirdi. Küfrü ve kâfirleri ortadan kaldırdı. Ama bununla beraber biz, Resûlüllah (s.a.s.) zamanında yaptığımız bir şeyi terketmeyiz.”4

O'nun (s.a.s.) hatırasına gösterilen bir diğer hürmet şeklini de Abdullah b. Amr b. el-As’tan (r.a.) nakledelim: Abdullah b. Amr (r.a.), Sahâbe'nin en âbidlerinden, zühd ve verâ sahibi olanlarından idi. Çok oruç tutar, çok namaz kılardı. Resûlüllah (s.a.s.), ayda bir hatim yapmasını söyleyince; “Kuvvetliyim, daha fazlasını yapabilirim.” demişti. Resûlüllah (s.a.s.); “Öyleyse, 10 günde bir hatim yap.” buyurmuşlardı. Ayrıca her aydan da üç gün oruç tutmasını söylemişti. O, “Güçlüyüm, daha fazlasını yapabilirim.” deyince, en sonunda Resûlüllah (s.a.s.): “Öyleyse bir gün oruç tut, bir gün ye. Bu, kardeşim Davud'un (a.s.) orucudur.” buyurmuştu. Nihayet Abdullah b. Amr (r.a.) yaşlanmış, güç ve kuvvetten düşmüş, zayıflamıştı. Fakat yine de Resûlüllah'a (s.a.s.) oruç ve Kur’ân tilâvetinde verdiği sözü yerine getirmeye çalışıyor, fakat zaman zaman şöyle hayıflanıyordu: “Keşke Resûlüllah'ın (s.a.s.) ruhsatını kabul etseydim...” Sonra da şunu ekliyordu sözüne: “Fakat Resûlüllah'ın (s.a.s.) zamanında yaptığım bir şeyi O'nun (s.a.s.) vefatından sonra bırakmayı uygun görmem.”5

Hayatında O’na (s.a.s.) hürmet ve âdâpta kusur etmeyen Ashab, vefatından sonra O'nun (s.a.s.) koymuş olduğu bir eşyayı yerinden kaldırmayı bile O'na (s.a.s.) karşı bir edepsizlik telâkki ediyor, O'nun (s.a.s.) hatırasını olduğu gibi yaşatmak istiyordu. Onlardan, edep ve hürmet adına bundan başkası da beklenemezdi.

Abdullah b. Abbas (r.a.) anlatıyor:

Hz. Ömer'in yolu üzerinde Hz. Abbas'ın (r.a.) damının üzerinde bir su oluğu vardı. Bir Cuma günü Hz. Ömer (r.a.) en güzel elbisesini giyip dışarı çıktı. Abbas (r.a.) o gün damın üzerinde iki tavuk kesmişti. Hz. Ömer tam oluğun altından geçerken üzerine kan damladı. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.), oluğun derhal oradan çıkarılmasını emretti. Sonra evine geri dönüp elbisesini değiştirdi ve Cuma namazını kıldırmak için camiye gitti. Hutbede, 'İnsanlar, neden başkalarına eza verecek şekilde davranırlar. Yolda gelirken üzerime falanca oluktan kan damladı. Sonra o oluğun yerinden çıkarılmasını söyledim.' şeklinde umumî bir ikazda bulundu. Namazdan sonra Abbas (r.a.), Hz. Ömer'in yanına gelerek, ‘Vallahi o oluğu oraya Resûlüllah (s.a.s.) koymuştu.’ dedi. Ömer (r.a.) bunu duyunca: ‘Ey Abbas, Allah aşkına senden, omuzuma basıp, o oluğu eski yerine koymanı istiyorum.’ dedi. Hz. Ömer, Abbas (r.a.)’ı omuzları üzerinde kaldırdı. Hz. Abbas da (r.a.) ayaklarını Hz. Ömer'in omuzlarına koyarak, oluğu Resûlüllah'ın (s.a.s.) koymuş olduğu yere tekrar yerleştirdi.6

Tabiûn'un Hassasiyeti

Sahabîlerden sonra gelen Tabiûn nesli de Resûlüllah'a (s.a.s.) karşı edepte kusur etmiyorlardı. Muhaddislerin, O'nun (s.a.s.) sözlerini naklederken takındıkları tavır buna en güzel misaldir.
A’meş, Dırâr b. Mürre’den şunu nakleder: "Onlar, Resûlüllah'tan (s.a.s.) abdestsiz iken hadis rivayet etmeyi uygun görmezlerdi.” A'meş, abdestsiz iken hadis rivayet etmek mecburiyetinde kalsa, en azından teyemmüm ederdi.7

Malik b. Enes de Resûlüllah'ın (s.a.s.) hadislerine hürmeten, abdestsiz iken hadis rivâyet etmezdi.8

Tabiînden Said b. el-Müseyyeb'in şu tavrı da zikre değer: "Said b. el-Müseyyeb ölüm döşeğinde iken Resûlüllah'ın (s.a.s.) bir hadisini nakletmek ister ve şöyle der: "Beni oturtunuz. Çünkü ben, yatarken Resûlüllah'tan (s.a.s.) hadis rivâyet etmeyi kerih görüyorum.”9

Pek çoğu hadis rivâyet edeceği zaman güzelce temizlenir, en güzel elbisesini giyer ve abdest alırdı. Ebû'l-Âliye, Resûlüllah'tan (s.a.s.) hadis rivâyet ederken güzel kokular süründüğünü söyler. İmam Malik de hadis rivâyet edeceği zaman abdest alır, en güzel elbisesini giyer ve sakalını tarardı. Kendisine niçin böyle yaptığı sorulunca, “Resûlüllah'ın (s.a.s.) hadisine hürmet ediyorum.”derdi.10

Ondört asırdır bütün kitaplara ve dualara hamdden sonra O'na (s.a.s.) salât ve selâmla başlanması, bu hürmet ve âdâbın, O'na karşı vazifemizin tezâhüründen ibârettir.

Allah Resûlü ve Ecdadımız

Ecdadımız da, Resûlüllah'a (s.a.s.) tâzim ve hürmette kusur etmemeye a'zamî derecede hassasiyet göstermiştir. Resûlüllah Efendimiz, kendi adının künyesiyle beraber olmamak şartıyla alınabileceğini bildirmesine rağmen,11 ecdadımızın, Resûlüllah'a (s.a.s.) duyduğu derin hürmet ve muhabbetten dolayı, O'nun (s.a.s.) adını olduğu gibi almayı, O isme lâyık bir hayatı yaşamanın imkânsızlığı sebebiyle, bir nevi O’na (s.a.s.) karşı edepsizlik ve hürmetsizlik olarak telâkki edip, çocuklarına verdikleri Muhammed ismini yazarken aynen kullansalar da Mehmed şeklinde telaffuz ettiği kaydedilmektedir.
Ahmed, Mehmed (Muhammed), Mahmud ve Mustafa gibi Efendimiz'e ait isimlerin cemiyetimizde en çok bulunan isimler olması da, O'na karşı duyulan ayrı bir hürmet ifadesinin göstergesidir. 36 Osmanlı padişahından 15'inin isminin Efendimiz’in ismiyle aynı olması (6 Mehmed, 3 Ahmed, 4 Mustafa ve 2 Mahmud), onların bu husustaki hassasiyetlerini gösteren güzel bir misaldir.
Efendimiz ve O’nun (s.a.s.) Ehl-i Beytine ait olan eşyalara “Mukaddes Emanetler” nazarıyla bakılıp, bu emanetleri sarayın Hırka-i Saadet Dairesi’nde muhafaza etmeleri, Yavuz’un Mısır seferinden dönüş tarihi olan 25 Temmuz 1517'den 3 Mart 1924 senesine kadar 406 yıl 7 ay 8 gün boyunca hiç ara vermeden her gün 24 saat hafızlara Hırka-i Saadet Dairesi’nde Kur'ân okutmaları da, ecdadımızın Efendimiz’e ve O'nun getirdiği dine hürmet ve bağlılıklarının tezahüründen başka bir şey değildir.
Dört asırdan fazla bir süreyle her hac mevsiminde Haremeyn'e gönderilen Sürre Alayları ve bunlarla o beldelere gönderilen sayısız hediyeler, yüce Nebî'nin (s.a.s.) beldesine hürmetin bir başka ifadesidir.

Sakal-ı şerif ziyaretleri, bilhassa Arapça ve Farsça dahil, diğer dillerdekinden çok daha fazla sayıda ve derinlikte edebiyatımızda gelişen na'tlar, evlerimizin, işyerlerimizin tezyinatı hilye-i şerifler, sevinçli ve kederli günlerimizde, mukaddes gecelerde okunan mevlid-i şerifler, Resûlüllah'a (s.a.s.) duyulan sevgi ve hürmeti göstermektedir.

Yine O'nun (s.a.s.) hadislerini dilimize tercüme ederken “Resûlüllah (s.a.s.) şöyle dedi.” yerine “Resûllülah (s.a.s.) şöyle buyurdu.” denilmesi, mübarek isminin daima tâzimle anılması, Efendimiz'e karşı takınılan edepten dolayıdır.

Efendimize, "Ya Rasûlallah" demek bile yeterli değildir. Zira bu hitap, O'na, Allah'ın hitabıdır. O'nu anlayan İmam-ı Rabbani gibi zatlar, her defasında değişik bir ta'zim tabiriyle O'nu belli bir saygı ile anar ve O'nun hakkında herkesi saygılı olmaya çağırırlar.

İşte cevâhir kadrini bilen bir cevherfürûşun O'nunla alakalı bazı ifadeleri: "Hak şöyle dedi; Hakikat ise diyor ki, Hatem-i Divan-ı Nübüvvet Olan O Zat, O Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferid-ü Kevn ü Zaman şöyle buyuruyorlar" ...

Evet,cevahir kadrini cevherfürüşan olan bilir. Sarraf, altını eline aldığı zaman hemen onun kaç ayar olduğunu anlar. Aynen onun gibi, Allah Rasûlü'nü anlamak için de, O'nu, Hz. Ebu Bekir'den başlayıp, Bediüzzaman'a kadar uzanan altın veya zebercet bir silsile içinde yer almış büyüklerden sormak icabeder.
İhtimâl onlar, size O büyük Zât"ı, "mâ arafnâke hakka ma'rifetike=seni hakkıyla bilemedik" sözüyle anlatacak ve bu konudaki acziyetlerini ortaya koyacaklardır.

Sonuç ve Önemli Bir Hatırlatma

Resûlüllah'ın (s.a.s.) ismi anılınca veya O’ndan (s.a.s.) bahsederken edepli olmak ve O'na (s.a.s.) salât ü selâmda bulunmak, Efendimiz'e karşı vazifelerimizdendir. O'na salât ü selâmda bulunma, O'nun (s.a.s.) şefaatına ve dualarımızın kabulüne en önemli vesilelerden biridir. O'na karşı hürmetin en büyük göstergesi de, O'nun dinini yaşamak, bu arada Sünnetine gerektiği ölçüde uymaktır.

Allah, “Resûlüllah’ın sizi çağırmasını, sizin birbirinizi davet etmenizle bir tutmayın...” (Nur, 24/63) buyururken, Resûlüllah'tan, bahsederken sadece ismini söylemek nasıl uygun olur? İyi niyetle de olsa, bu bir hatadır. Hele Resûlüllah'a eza verecek şeylerden bütün bütün kaçınmak elzemdir. Zira, “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi O’nunla da öylece konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan bütün emekleriniz hiçe iniverir.” (Hucurât, 49/2) tehdidi vardır. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır (r. aleyh), bu âyetin tefsirini yaparken şunları kaydeder: “Çünkü Peygamber’e hürmetsizliğe ve ezaya bais olabilen sözler küfre varabilir. Küfür ise âmâli (amelleri) habt eder (boşa giderir). Burada “Fakat siz şuurunda olmazsınız.” kaydıyla şuurun nefyinden şu anlaşılır ki, bu nefyolunan refi’ ve cehirden (Peygamberin sesinin üstünde bir sesle konuşmak ve O’na (s.a.s.) yüksek sesle hitap etmek) murad, yalnız istihfaf ve saygısızlık kasdıyla olanlar değildir. Çünkü o, mü'minlerden suduru melhuz olmayan sarih küfürdür. Fakat sarih küfür olmamakla beraber, dolayısıyla ona varan küfür mazinnesi olan (küfür olma ihtimali bulunan) hâller de vardır. Bazı fiiller vardır ki, küfür kasdıyla yapılmasalar bile küfür tehlikesini haiz olurlar. Peygamber'e eza, bu kâbildendir.”12

O'na (s.a.s.) ismiyle hitap bir küfür sözü olmasa bile, bir nevi hürmetsizliktir. Nasıl büyükler için efendi, bey, sayın gibi hürmet ifadeleri kullanıyorsak, Resûlüllah'tan (s.a.s.) bahsederken de O'nun (s.a.s.) ismini hürmet ifadeleriyle zikretmemiz ve O’na gereken tâzimi her zaman göstermemiz gerekmez mi? O’ndan bahsederken sıradan bir insandan bahsediyor gibi bahsetmek, birtakım sözde gerekçelerle Muhammed, Peygamber gibi lâfızları tek başına kullanıp, bir “hazreti” ifadesini bile O'na çok görmek, hele hele O'nu âdeta sıradanlaştırmak, kişinin O'nunla, dolayısıyla Allah'la nasıl lâubali bir münasebet içinde bulunduğunu ve O'nun (s.a.s.) getirdiği dinden behresinin derecesini göstermeye yettiğini zannediyoruz.

DİPNOTLAR:

1. Buhârî, büyu 49.
2. Buhârî, ezan 48.
3. Ali el-Muttakî, Kenzü'l-ummâl 1/294.
4. Ebû Dâvud, menâsik 50; İbn Mâce, menâsik 29; Müsned, 1/45.
5. Müsned 2/158.
6. İbn Sa'd, Tabakât 4/12-13; el-Heysemi, Mecmeu'z-zevâid 4/206; Ali el-Muttakî, Kenzü'l-ummâl 7/66.
7. İbn Abdi'l-Berr, Camiu beyâni'l-ilm 2/574.
8. A.g.e. 5/574.
9. A.g.e. 5/575.
10. Haccac el-Hatib, es-Sünnetü kable't-tedvin s. 159.
11. Müslim, âdâp 1.
12. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili 6/4451. İst, 1979.

Salih AKÇADERELİ