z. Muhammed (s.a.s) - 2

Öyle Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ki, icma ve tasdiklerine mazhar olmakla, enbiya ve mürselîne siyadet (efendilik) unvanını; ve ittifak ve tahkiklerini almakla, imam-ül evliya ve'l-ülema lâkabını almıştır. Ve öyle Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ki, âyât-ı bahire, mu'cizat-ı kâtıa ve secayâ-yı sâmiye (kıymetli huylar) ve ahlâk-ı âliye sahibi olmakla mehbit-i vahy-i (vahy inen kimse) İlahî olmuştur. Ve öyle bir Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ki, âlem-i gayb ve melekûtu seyr ve ziyaret etmekle, ervahı müşahede ve melâike ile musahabe, cin ve insanlara irşad vazifesini almıştır. Ve öyle bir Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)dir ki, şahsiyet-i maneviyesiyle kâinatın kemaline bir fihriste olmakla, bütün saadetlerin ve medeniyetlerin düsturlarını hâvî bir şeriata sahiptir. Ve öyle bir Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’dir ki, âlem-i şehâdette iken gaybiyattan haber verir bir beşîr ve nezîr (hesap için korkutan) olup bütün kuvvetiyle, kemâl-i ciddiyetle ve vüsûk (güvenilir) ile, itminan ile yüksek bir iman ile nev'-i beşere karşı "Tevhid Dini"ni ilân ve i'lam ediyor.

Hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem hayatın hayatı, hem kâinatın hayatı, hem İsm-i A'zam'ın tecelli-i a'zamının mazharı ve bütün zîruhların nuru ve kâinatın çekirdek-i aslîsi ve gaye-i hilkati ve meyve-i ekmeli olmasından, o hitap doğrudan doğruya O’na bakar. Sonra hayata ve şuura ve ubudiyete O’nun hesabına nazar eder.

Hem, madem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki: İnsan; şu kâinat ağacının en son ve en cem'iyetli meyvesi; ve hakikat-ı Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) cihetiyle çekirdek-i aslîsi; Hem madem Hâlikımız, bize en büyük muallim ve en mükemmel üstad ve şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru rehber olarak Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tâyin etmiş ve en son elçi olarak göndermiş; biz dahi ilmel yakîn mertebesinden aynel yakîn ve hakkal yakîn mertebelerine terakki ve tekemmül etmek üzere, her şeyden evvel, bu üstadımızdan, Hâlikımızdan sorduğumuz suali sormaklığımız lâzım geliyor. Çünkü O zât (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hâlikımız tarafından her biri birer nişane-i tasdik olan bin mu'cizatiyle, Kur'ân'ın bir mu'cizesi olarak, Kur'ân'ın, hak ve kelâmullah olduğunu isbat ettiği gibi; Kur'ân dahi kırk nevi i'caz ile, O zâtın (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir mu'cizesi olup, O zatın (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğru ve Resûlullah olduğunu isbat ederek, ikisi beraber, biri âlem-i şehadet lisanı bütün hayatında bütün enbiya ve evliyânın tasdikleri altında; diğeri âlem-i gayb lisanı bütün semâvî fermanların ve kâinat hakikatlarının tasdikleri içinde binler âyâtıyla iddia ve isbat ettikleri hakikat-ı haşriye, elbette güneş ve gündüz gibi bir kat'iyettedir.

İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: Rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ve o rahmetin en beliğ bir lisanı ve dellâlı olan ve Rahmeten-lil-Âlemîn unvanıyla Kur’ân’da tesmiye edilen Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten-lil-Âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesile ise salâvattır. Evet salâvatın mânâsı, rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete rahmet duası olan salâvat ise, o Rahmeten-lil-Âlemîn'in vûsûlüne vesiledir. Öyle ise sen salâvatı kendine, o Rahmeten-lil-Âlemîn'e vesile yap ve o zâtı da rahmet-i Rahman'a vesile ittihaz et. Umum ümmetin Rahmeten-lil-Âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle rahmet mânâsıyla salâvat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu, parlak bir surette isbat eder. Elhasıl; Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi ""Bismillahirrahmanirrahîm"dir. Ve en kolay bir anahtarı da salâvattır.

Cihanın maddî-mânevî "Fâtih"i olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Sultan-ı Ezel ve Ebed'in en büyük yaveri olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âleme teşrif edip ve küre-i arzın ahalisi olan nev'-i beşere mebus (seçilip gönderilen) olarak geldiği ve umum kâinatın Hâlıkı tarafından umum kâinatın hakâikına karşı alâkadar olan envâr-ı hakikat ve hedaya-yı mâneviyeyi getirdiği zaman; taştan, sudan, ağaçtan, hayvandan, insandan tut tâ aydan, güneşten, yıldızlara kadar her taife, kendi lisan-ı mahsusuyla ve ellerinde birer mu'cizesini taşımasıyla, onun nübüvvetini alkışlamış ve hoş-âmedî demiş.

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hem beşerdir, beşeriyet itibarıyla beşer gibi muamele eder; hem Resuldür, risalet itibarıyla Cenâb-ı Hakk'ın tercümanıdır, elçisidir.

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beşeriyeti; o çekirdeğe, o yumurtaya benzer. Ve vazife-i risaletle parlayan mahiyeti ise, Şecere-i Tûbâ gibi ve Cennet'in tayr-ı hümâyunu (uğur kuşu) gibidir.

Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kendi kendine güneş gibi bir burhandır. Ve keza o zâtın (sallallâhu aleyhi ve sellem) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyaneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o zâtın yaradılışında, tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı; behemehal gençlik saikasıyla (sebebiyle) dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemâl-i istikametle, metanetle, iffetle, bir ıttırad (ritmik) ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir hâlini görmemişlerdir.

Hakikat şu olmak gerektir ki: Âlem-i bekânın mahlukları, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nuruyla pek alâkadardırlar. Çünkü onun getirdiği nur iledir ki; Cennet ve dâr-ı âhiret, cin ve ins ile şenlenecek. Eğer o olmasaydı, o saadet-i ebediye olmazdı ve Cennet'in her nevi mahlukatından istifadeye müstaid (kabiliyetli) olan cin ve ins, Cennet'i şenlendirmeyeceklerdi; bir cihette sahipsiz virane kalacaktı. Nasıl ki bülbülün güle karşı dâsitâne-i aşkı; tâife-i hayvanatın, tâife-i nebâtata derece-i aşka baliğ olan ihtiyacât-ı şedîde-i aşknümâyı, rahmet hazinesinden gelen ve hayvanatın erzaklarını taşıyan kafile-i nebâtâta karşı ilân etmek için, bir hatib-i Rabbânî olarak, başta bülbül-ü gül ve her nev'den bir nevi bülbül intihap edilmiş ve onların nağamatı (nağmeleri) dahi, nebâtâtın en güzellerinin başlarında hoş-âmedî nev'inden tesbihkârane bir hüsn-ü istikbaldir, bir alkışlamadır. Aynen bunun gibi sebeb-i hilkat-ı eflâk ve vesile-i saadet-i dâreyn ve Habîb-i Rabb-ül Âlemîn olan Zât-ı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'a karşı, nasıl ki melâike nev'inden Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm kemâl-i muhabbetle hizmetkârlık ediyor; melâikelerin Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'a inkıyat ve itaatini ve sırr-ı sücudunu gösteriyor; öyle de ehl-i Cennet'in, hattâ Cennet'in hayvanat kısmının dahi, o zâta karşı alâkaları, bindiği Burak'ın hissiyat-ı âşıkânesiyle ifade edilmiştir.

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, şu kâinatın mevcudâtı gibi, Hâlık-ı Kâinat'ın vücuduna ve vahdetine kendi zâtı delâlet ettiği gibi; o kendi delalet-i zâtiyesini, bütün mevcudatın delâletiyle beraber, lisanıyla ilân etmiştir. Şu kâinatın her nev'i, her âlemi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanır, alâkadardır. Her bir nev'-i kâinatta, O’nun mu'cizatı görünüyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, masnuat içinde en mükemmel ferddir ve mahlukat içinde en mümtaz şahsiyettir.

Elbette bunun için denilebilir ki: Cemil-i Zülcelâl, kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin en mükemmel âyine-i zîşuuru olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ı sever.

Hem kendi mahlukatının mehâsin-i ahlâkiyelerini sevdiği için, mehâsin-i ahlâkiyede bil'ittifak en yüksek mertebede bulunan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ı sever ve derecâta göre, O’na benzeyenleri dahi sever. Demek Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti gibi, muhabbeti dahi kâinatı ihata etmiş.

İşte o hadsiz mahbublar içindeki mezkûr beş vechinin her bir vechinde en yüksek makam, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'a mahsustur ki, "Habibullah" lâkabı ona verilmiş.

İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: Rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ve o rahmetin en beliğ bir lisanı ve dellâlı olan ve Rahmeten-lil-lemîn unvanıyla Kur’ân’da tesmiye edilen Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten-lil-âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesile ise salâvattır. Evet salâvatın mânâsı, rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete rahmet duası olan salâvat ise, o Rahmeten-lil-âlemîn'in vusulüne vesiledir

Kâinatta en büyük ferd-i ekmel ve üstâd-ı küll ve habib-i a'zam, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu isbat eder. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm madem Habîb-i Rabb-ül Âlemîn'dir. Hem elindeki hak ve lisanındaki hakikattır. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nev-i beşere mukteda ve imam ve rehber olarak gönderilmiştir. Kur’ân-ı Azîmüşşân'ın Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın rahmeten-lil-âlemîn olduğunu kâinatta ilân etmesiyle ve Nur'un baştan nihayete kadar onun rahmeten-lil-âlemîn olduğunu burhanlarla ispat etmesiyle ve o resulün ef'al ve ahvâli, kâinatta numûne-i iktidâ olacak en sağlam, en güzel rehber olduğunu hatta körlere de gösterir.

Maddiyat âlemi Cenâb-ı Hakk'ın envâr-ı nimetini cezbetmek için hakîkî bir ihtiyaç ile şemse muhtaç olduğu gibi, âlem-i maneviyat dahi rahmet-i ilâhiyenin ziyâlarını almak için şems-i nübüvvete muhtaçtır.

Ben bin üç yüz elli seneden beri her asırda üç yüz elli milyon mensupları bulunan ve kâinatın medar-ı iftiharı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın kurduğu muazzam ve nûranî ve bütün insanlık için ebedî saadet ve selâmeti müjdeleyen kudsî ve ilâhî İslâmiyet cem'iyetine mensubum. Elhamdülillah O’nun evamir-i kudsiyesine de bütün kuvvetimle itaat etmeğe azmetmişim.

Yâ Rab! Şu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bereketi hürmetine, bize ihsan ettiğin maddî ve mânevî rızkımıza bereket ihsan et!..

Risâle-i Nur Külliyatından derlenmiştir.

Bediüzzaman Sait NURSİ