z. Muhammed (s.a.s) - 1

Bütün nimet hazinelerini açmak salâhiyetinde olan nimet-i imana vesile olan Hazreti Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm öyle bir nimettir ki; nev-i beşer ilelebet o Zât’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) medh ü sena etmeye borçludur. Ve keza maddî ve mânevî bütün nimetlerin enva'ına fihriste ve kaynak olan İslâmiyet ve Kur’ân nimeti de gayr-ı mütenahî hamdleri bil'istihkak (hakkıyla) istilzam eder (gerektirir).

Hem Kütüb-i Enbiya'da, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Muhammed, Ahmed, Muhtar mânâsında Süryanî ve İbranî isimleri var. İşte Hazret-i Şuayb'ın suhufunda ismi, Muhammed mânâsında "Müşeffah"tır. Hem Tevrat'ta yine Muhammed mânâsında "Münhamenna", hem Nebiyy-ül Haram mânâsında "Hımyata". Zebur'da "El-Muhtar" ismiyle müsemmadır. Yine Tevrat'ta "El-Hâtem-ül Hâtem". Hem Tevrat'ta ve Zebur'da "Mukîm-üs Sünne". Hem Suhuf-u İbrahim ve Tevrat'ta "Mazmaz"dır. Hem Tevrat'ta "Ahyed"dir. Hem İncil'de, Esmâ-i Nebevîden "Sahib-ül Kadîbi ve-l Herave" yani "seyf ve âsâ sahibi." Evet sahib-üs seyf enbiyalar içinde en büyüğü; ümmetiyle cihada memur, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Yine İncil'de "Sahib-üt Tâc"dır. Evet "Sâhib-üt Tâc" unvanı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a mahsustur. Tâc, imame yani sarık demektir. Eski zamanda milletler içinde, milletçe umumiyet itibarıyla sarık ve agel saran, Kavm-i Arabdır. İncil'de "Sahib-üt Tâc", kat'î olarak "Resul-i Ekrem" (Aleyhissalâtü Vesselâm) demektir. Hem İncil'de "el-Baraklit" veyahut "el-Faraklit" ki İncil tefsirlerinde, "Hak ve bâtılı birbirinden tefrik eden hakperest" mânâsı verilmiş ki; sonra gelecek insanları, hakka sevk edecek zâtın ismidir.

Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, resuldür. Ekmel-ür Rusüldür. (Resüllerin en mükemmeli) Hâtem-ül Enbiyadır. Risaleti, âmmedir (herkes için gönderilen). Şeriatı, sair şeriatların mehâsinini (güzellikler) cem' ile onların nâsihidir (hükümsüz bırakan).

O, bütün resullerin seyyididir, bütün enbiyanın imamıdır, bütün asfiyanın serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlukatın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultanıdır. Evet ehl-i tahkikâtın ittifakıyla, Şakk-ı Kamer ve parmaklarından su akması gibi bine baliğ mu'cizatından hadd ü hesaba gelmez delâil-i nübüvvetinden başka, Kur’ân-ı Azîmüşşan gibi bir bahr-ı hakâik ve kırk vecihle mu'cize olan mu'cize-i kübra, güneş gibi risaletini göstermeğe kâfidir.

Ve elbette o sıfatların ve o fiillerin medâr-ı zuhurları, belki medâr-ı kemalleri, belki medar-ı tahakkukları olan rehber-i ekber, muallim-i ekmel ve dellâl-ı a'zam ve tılsım-ı kâinatın keşşâfı ve âyine-i Samedânî ve Habîb-i Rahmânî olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaleti hiçbir cihetle inkâr edilmez. Âlem-i hakîkatın ve hakikat-ı kâinatın ziyaları gibi, bunun risaleti dahi kâinatın en parlak bir ziyâsıdır.

Bazı âyetlerini gördüğün, işittiğin şu "kitab-ı kebîr-i kâinat"tır. Bu kitabın âyet-ül kübrası ve dîvân-ı nübüvvetin hâtemi ve künûz-u mahfiyenin (gizli hazineler) miftahı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Hazret-i Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle bir zâttır ki, azamet-i maneviyesinden dolayı sath-ı arz, O zâtın Mescid-i Aksa'sıdır. Mekke-i Mükerreme O'nun mihrabı, Medine-i Münevvere O’nun minber-i fazl-ı kemâlidir. Cemaat-ı mü'minîne en son ve en âlî imam ve nev'-i beşerin hatib-i şehîridir; saadet düsturlarını beyan ediyor. Ve bütün enbiyanın reisidir; onları tezkiye ve tasdik ediyor. Çünkü dini bütün dinlerin esasatına câmi'dir. Ve bütün evliyanın başıdır. Şems-i risaletiyle onları terbiye ve tenvir ediyor.

Bu mevcudatın en meşhuru ve a'dasının (düşmanlar) tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en namdâr hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve on dört asrı faziletiyle ve Kur’ânıyla ışıklandıran Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâmdır. O asır, hakikaten O zât (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile, bir saadet-i beşeriyye asrı olmuş. Çünkü en bedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiği nûr vasıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstâd ve hâkim eylemiş.

Kâinat bir şecerdir. Anasır onun dallarıdır. Nebâtat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir. Bu semerelerden en ziyâdar, nurlu, ahsen, ekrem, eşref, eltaf Seyyid-ül Enbiya ve-l Mürselîn, İmam-ül Müttakîn, Habib-i Rabb-ül Âlemîn Hazret-i Muhammed'dir.

Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-ı Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur. Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur-ı Muhammedî onun andelîbi olur. Eğer pek büyük bir saray farz edilirse, Nur-ı Muhammedî o Sultan-ı Ezelî'nin makarr-ı saltanat (saltanat merkezi) ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemaliyesiyle âsâr-ı san'atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münadi ve teşrifatçı olur. Bütün insanları davet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san'atları, hârikaları ve mucizeleri tarif ediyor. Halkı o saray sahibine, sâniine iman etmek üzere câzibedar, hayret-efza davet ediyor. Binaenaleyh İncil'de "Ahmed", Tevrat'ta "Ahyed" ve Kur’ân’da "Muhammed" ismiyle müsemma, iki cihanın güneşidir.

 

Bu mevcudatın en meşhuru ve a'dasının (düşmanlar) tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve on dört asrı faziletiyle ve Kur’ânıyla ışıklandıran Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâmdır. O asır, hakikaten O zât (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile, bir saadet-i beşeriyye asrı olmuş. Çünkü en bedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiği nûr vasıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstâd ve hâkim eylemiş

 

İnsanlardan bir çekirdek var ki, Cenâb-ı Hak şecere-i hilkati o çekirdekten inbat etmiştir. O çekirdek de ancak ve ancak bütün ehl-i kemâlin ve belki nev'-i beşerin nısfının ittifakıyla efdal-ül halk, seyyid-ül enâm (herkesin efendisi) Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.

Bu kâinat sahibinin tezahür-ü rubûbiyetine ve sermedî (ebedî) ulûhiyetine ve nihayetsiz ihsanatına küllî bir ubudiyet ve tanıttırmakla mukabele eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bu kâinatta güneş lüzumu gibi elzemdir ki; nev'-i beşerin üstad-ı ekberi ve büyük peygamberi ve Fahr-i Âlem ve hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem sebeb-i hilkat-i âlem, hem neticesi ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, bu kâinatın hakikî kemalâtı ve sermedî Cemîl-i Zülcelâl'in bâki âyineleri ve sıfatlarının cilveleri ve hikmetli ef'alinin vazifedar eserleri ve çok manidar mektupları olması ve bâki bir âlemi taşıması ve bütün zîşuurların müştak oldukları bir dâr-ı saadet ve âhireti netice vermesi gibi hakikatları, hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Risalet-i Ahmediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile tahakkuk ettiğinden, nasıl bu kâinat O’nun risaletine gayet kuvvetli ve kat'î şehadet eder.

O zât (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle bir kutub ve nokta-i merkeziyedir ki, O’nun halka-i zikrinde bulunan bütün enbiya u ahyar (hayırlı kişiler), ebrar (özü sözü doğru) u sadıkîn O’nun gelmesine müttefik ve kelâm-ı nutkuyla nâtıktırlar. Ve öyle bir şecere-i nûraniyedir ki, damar ve kökleri, enbiyanın esâsât-ı semaviyesidir. Dal ve budakları, evliyanın maârif-i ilhamiyesidir.

Mahlukatın en müntehab (seçilmiş) ve en müstesnası olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nefsi, kendi kendine mâlik olmazsa ve ef'alinde serbest bulunmazsa ve harekâtı başka bir ihtiyara bağlı ise; elbette hiçbir şey, hiçbir şe'n (hadise), hiçbir hâl, hiçbir keyfiyet -cüz'î olsun, küllî olsun- o muhit iktidarın, o şâmil ihtiyarın dâire-i tasarrufunun haricinde olamaz.

Hem Hazreti Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Makam-ı Mahmûd verilmesi, umum ümmete şefaat-ı kübrasına işarettir. Hem o, bütün ümmetinin saadetiyle alâkadardır. Onun için hadsiz salâvat ve rahmet dualarını bütün ümmetten istemesi ayn-ı hikmettir.

Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kendi kendine güneş gibi bir burhandır. Ve keza o zâtın (sallallâhu aleyhi ve sellem) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyaneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o zâtın yaradılışında, tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı; behemehal gençlik saikasıyla (sebebiyle) dışarıya verecekti. Hâlbuki bütün yaşını, ömrünü kemâl-i istikametle, metanetle, iffetle, bir ıttırad (ritmik) ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir hâlini görmemişlerdir. Ve keza yaş kırka baliğ olduğunda iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlâk olursa olsun rüsuh (istikrar) peyda eder, meleke hâline gelir, daha terki mümkün olmaz. Bu zâtın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılâb-ı azîmi, âleme kabul ve tasdik ettiren ve âlemi celb ve cezbettiren, o zâtın (sallallâhu aleyhi ve sellem) evvel ve âhir herkesçe malûm olan sıdk u emaneti idi. Demek o zâtın (sallallâhu aleyhi ve sellem) sıdk u emaneti, dâvâ-yı nübüvvetine en büyük bir burhan olmuştur.

Arkadaş! Bu sıfatları haiz, bu vazifeleri en mükemmel görebilecek Hazreti Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan başka âlemde bir şahıs yoktur. En câmi', en kâmil, en fâzıl O zâttır. Tam tamına teşhir, tebliğ, tarif, tavsif, izhar, ilân eden O zâttır. Öyle bir Allah ki, vücub-u vücuduna ve Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olduğuna Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir şahid-i sadık ve bir burhan-ı nâtıktır (beyanla ispat eden). 

Bediüzzaman Sait NURSİ