n Güzel İnsanı Senaryolaştırmak

Film vardır izlenir, film vardır yaşanır, film vardır yaşatır, film vardır daha düşünce aşamasında çürümeye ve unutulmaya mahkum olur, film vardır senaryosunun sığlığı ve insanı ifade edememesi yönüyle hiç dikkat çekemez, film vardır çekilir, bir süre gösterilir fakat sun’î ve geçici konuları ihtivası nedeniyle arşivlerin tozlu rafları arasında kalmaya mahkum olur, fakat bir film de vardır ki, kişi onu her izlediğinde hislenir, bir ders çıkarır ve filmde oynayan bazı yüce ruhlu karakterlerle ruhunda bir birliktelik kurar.
Evet belki yıllardır film izliyorsunuz, belki daha çok film izleme adına evinizdeki televizyonunuza türlü türlü alıcı cihazları taktınız. Peki, acaba bu özelliklere sahip kaç tane film izlediniz? Dev bütçeler ve sayısız figüranlarla çekilen, promosyonun bin bir çeşidiyle bizlere sunulan o yabancı filmlerden, acaba kaç tanesini hâlâ sıkılmadan, yeniden ve yeniden izleyebilir ve her izlediğinizde anlatılmaz duygularla donanır ve o kişiler gibi olma adına yeni kararlar alma yoluna gidebilirsiniz.
İşte bu özelliklere sahip filmlerden bir tanesi de yıllardır izleyegeldiğimiz ve bazı tv kanallarının Ramazan yayın dönemlerini doldurmak için bölüp bölüp kullandıkları muhteşem yapıt Çağrı (The Message) filmi. Kaç kez izlediniz ? On, on beş, yirmi, çok daha fazla izleyenleriniz olduğuna da eminim. Buna şaşırmıyorum da, çünkü ilâhî bir kaynaktan insanlığın huzuru için gönderilen bir eser nasıl ki her gün her gün okunmaktan usanç vermiyorsa, o eseri insanlığa duyurmayı kendine gaye-i hayal eylemiş civanmert insanların hayatları ve mücadelelerini de izlemek o şekilde bıkkınlık vermiyor. Aksine her izlediğimizde kendimize çeki düzen vermemizi sağlıyor.
Çağrı filmi iki farklı versiyon halinde çekildi. Yönetmenliğini Muhammed Akad’ın yaptığı ABD yapımı olan Çağrı filmi, içinde tanınmış aktör ve aktristlerin oynaması sebebiyle diğer yapıma göre daha çok tanındı. Özellikle oynadığını yaşayarak oynayan ve bu filmde Peygamber Efendimiz’in amcası Hz. Hamza rolünü canlandıran ünlü aktör Anthony Quinn, sergilediği oyunculukla tüm gözleri Çağrı filmine çevirdi. Senaryoda etkili bir yeri olmayan Ebu Süfyan’ın karısı Hind ise Hz. Hamza’ya olan düşmanlığının konu edildiği rolü ve aktrist İrena Papas’ın oyunculuğu ile filmde göz önündeki karakterlerden biri haline geldi.
Yine Hz. Muhammed’in (s.a.s) İslâmiyeti tebliği ve mücadelelerini konu alan, senaryo olarak Çağrı filminin neredeyse aynısı olan Arap yapımı er-Risale filmiyse daha çok Arap ülkelerinde takip edildi. Ülkemizde de son yıllarda yaygın olarak izlenmeye başlayan bu versiyonu, diğerinden ayıran en büyük özellik, filmin içinde geçen ayet tilavetlerinin orijinal haliyle verilmesi. Bu yapıtı diğerine göre ikinci planda kalmaya mahkum eden yönse Çağrı filminde olduğu gibi içinde meşhur bir oyuncunun bulunmaması. Fakat her ne kadar tanınmamış sanatçılarla çevrilmiş olsa da oynadıkları karakterleri çok güzel canlandırdıklarını söyleyebiliriz.
Her iki filmde de Hz. Muhammed (s.a.s) bizzat gösterilmiyor. Ya asası, ya devesi ya da O’nunla konuşan kişilerce temsil edilmeye çalışılıyor.
Senaryoların ikisi de cahiliye devri Arap Yarımadası’nın âdet ve yaşantılarını ayrıntılarıyla sergileyerek başlıyor. Yapılan zulümler, haksızlıklar, tapılan yüzlerce put ve onlara adanan çeşitli adaklar, her yıl değişik vesilelerle düzenlenen panayırlarla Mekke ve civarının sosyal yapısı izleyicilerin gözleri önüne seriliyor. İşte Hz. Muhammed’in (s.a.s) dünyaya geldiği ortam. Şiir ve hitabetin ön planda olduğu, kadın ve kölelerin insandan sayılmadığı, güçlünün haklı olduğu, kan davalarıyla binlerce insanın ölüp yittiği bir dünya. Ve bu dünyada hiç kimsenin söylemeye cesaret edemeyeceği hakikatleri haykıran bir cesaret ve inanmışlık abidesi.
Hz. Muhammed’in (s.a.s) hayatını kitaplardan elbette ki okuyoruz ya da çevremizden bir şekilde öğreniyoruz. Ama acaba kaç defa şöyle bir köşeye çekilip, O’nun mücadelelerini, çektiği zorlukları kafamızda canlandırıp O’nu daha iyi anlamaya çalıştık? İşte, hayat meşgalesi içinde bunu yapmaya fırsat bulamayanlar için, kişileri, o dönemin Mekke’sine götürmesi ve o çilekeş insanları daha iyi anlatması bakımdan bu yapıtlar büyük bir görevi yerine getirmektedir.
Peygamber Efendimize ilk kez vahyin geldiği an, Hira Mağarası’nda karanlıklar içinde ilk ayetlerin tilavet edilmesiyle anlatılmaya çalışılmış. Önce yakın çevreye tebliğe başlıyor. Her şey alabildiğine gizli. İbn-i Erkam’ın evi ve bu yola baş koyan gençler. Derken 40. Müslümanlar birlikte açık tebliğ dönemine geçiliyor. İşte yürekler yakan bir sahne daha. Kol kola girmiş ve ortalarına da Kâinatın Efendisi’ni almış bu kutsî topluluk Kâbe’ye tavafa yürüyorlar. Taşlar, tükürükler, sopalar ve hakaretler. Filmin en etkileyici sahnelerinden biri yaşanmak üzere. Zira Mekke halkının, Ebu Cehil’in tazyikiyle oracıkta öldürebilecekleri bu kırk insanın imdadına, daha sonra Peygamber Efendimiz’in “Allah’ın Arslanı” diye adlandıracağı Hz. Hamza yetişiyor. Atının sırtında kalabalığa dalan ve kimselerin aklından bile geçiremeyeceği bir şekilde Ebu Cehil’i tard eden Hz. Hamza, yeğeni Hz. Muhammed’i (s.a.s) bu kötü durumdan kurtarıyor.
İslâm’ın açık tebliği ve Kâbe civarındaki son gelişmeler sonrasında Mekkeli müşrikler tarafından yoksul ve zayıf insanlara karşı şiddet uygulanmaya başlıyor. Hz. Bilâl-i Habeşî ve Ammar Bin Yâsir’in şahsında ilk Müslümanlara yapılan eza ve işkenceler seyircilere aktarılmaya çalışılıyor.
Filmin en çok konuşulan bölümlerinden biri de ilk Müslümanların Habeşistan’a hicreti sonrasında onları takip eden müşriklerle Habeş kralı Necaşi önünde yapılan münazaradır. Hz. Peygamber, Habeş kralı Necaşi’nin adil olduğunu söylemiş ve eza cefa gören müminlere Habeşistan hicretini emretmiştir. Amr İbn-i As öncülüğünde Habeşistan’a giden müşriklerde para vaadleri ile Müslümanları geri almak istemektedirler. Necaşi onları uzun uzun dinler, hatta bir ara Müslümanları teslimi düşünür, fakat Cafer bin Ebu Talib’in Kur’ân’dan Hz. Meryem’e dair okuduğu ayetler karşısında onları himayeye karar verir. Filmin bu sahneleri, o dönemin Hristiyan bir toplumunun, İslâmiyet’e bakış açısını göstermesi bakımından bir hayli önem arz ediyor.
Bir süre sonra hicret ve Medine dönemi gerçekleşiyor. Filmin en çok konuşulan sahnelerinden biri de Hz. Peygamber’in arkadaşı Hz. Ebu Bekir ile birlikte Medine’ye girişleri. Günlerdir ağaçların ve damların tepelerinde kutlu misafirlerinin yolunu gözleyenlerin, Peygamberi ufukta görmeleriyle dillerinde terennümüne başladıkları Talaal Bedru’lerle, çoşku içinde O’nu karşılayışları, bu manzarayı izleyen tüm yürekleri kabartıyor. Hele Medineli Müslümanların, evimizde kalın yalvarışları ve Muhacir-Ensar kardeşliğinin ilanıyla birbirlerine kardeşane sarılışları, inanın gözlerimizin hasret kaldığı manzaralar olarak gönüllerimizi dolduruyor.
Filmin ilerleyen dakikalarında Mekke müşrikleri ve Müslümanlar arasında yaşanan savaşlara sıra geliyor. Özellikle Bedir ve Uhud savaşları iki yapıtta da teferruatıyla canlandırılmış. Bedir kuyuları ve Uhud dağı etrafındaki savaş taktikleri ayrıntılı olarak sergilenmeye çalışılmış. Hudeybiye Barışı çok derinlemesine olmasa da yine filmin içinde yer almış. Müşriklerin anlaşmayı bozmaları üzerine artık iyice güçlenen Müslümanlar Hz. Peygamberin öncülüğünde Mekke’ye yürüyorlar. Mekke civarına yakılan ateşler, Ebu Süfyan’ın barış arayışları ve derken İslâmiyet ile şereflenmesi. O kutlu insanın Mekke’ye girişi ve Kâbe’ye yönelişi. İşte izleyenleri en çok heyecana gark eden ve duygulandıran sahneler burada başlıyor. Yıllarca memleketinden uzak kalan nice insan oluk oluk Mekke sokaklarına akıyor. Sevdikleriyle sarılanlar, eğilip toprağı öpenler ve daha neler neler. Ama aralarında biri var ki O kutlu kişi en çok Allah’ın evi Mescidü’l-Haram’a hasret kalmış. O’nunla birlikte Kâbe’ye giriyoruz. Kutlu bir elin tuttuğu asa bir bir insanlığın ruhunu karartan, birer taş ve tahtadan başka bir şey olmayan putları devirmeye başlıyor. İzlerken filme kendimizi kaptırıyor, izlediğimiz şeyin bir film olduğunu unutuyor ve ah diyoruz kamera biraz daha kenara gelse de âsâyı tutan o kutlu eli, yüzü bir de biz görebilsek. Hz. Bilal (r.a) O’ndan aldığı emirle Kâbe’nin damına tırmanıyor. Mekke’yi çınlata çınlata ezan okuyor. Gönüller mutlu gözler yaş içerisinde.
Artık filmin sonlarına geliyoruz. Film Peygamber Efendimiz’in veda hutbesiyle son buluyor. Yüz binlik bir insan kitlesi Kâbe’yi doldurmuş tüm gözler onu seyretmekte, tüm kulaklar pür dikkat onu dinlemekte. Veda Hutbesinin sonunda dinini tebliğ ettiği sözünü ümmetinden aldıktan sonra üç kez “Şahit Ol Ya Rab” diyor.
Çölde üç kutlu atlı görüyoruz. O tarihlerde İslâm Dini’ni tebliğ etmek için dünyanın dört bir tarafına giden binlerce sahabeyi temsilen. Belli bir yerden sonra selamlaşarak ayrılıyorlar. Belki bir daha geri dönmemek üzere, hiç tanımadıkları topraklara Yüce Allah’ın dinini, Hz. Peygamber’in öğütlediği şekilde anlatmaya gidiyorlar. Sonra ezanlar okunmaya başlıyor birbiri ardınca, değişik makamlarda, türlü türlü mimari özelliklere sahip camilerden ve farklı coğrafyalardan. Film böylece sona eriyor ama siz bir süre daha ekranın karşısında öylece kalakalıyorsunuz. Gözleriniz ekranı mânâsız ifadelerle seyrediyor belki ama, aklınız oralarda, ta uzaklarda Medine çöllerinde, insanlığını unutmuş dünyaya, insanlığını yeniden hatırlatan yüce bir rehberi düşünüyor. Ruhunuz O’nun yolunda olmak için çırpınıyor ve siz o koltuktan farklı bir ruh haleti içinde kalkıyorsunuz.

Peygamberler, insanlar arasında dağlar gibidirler. Yeryüzünde, yerin istikrar kazanması ve havanın tasaffi etmesi için dağlar nasıl emniyet unsuru ise,peygamberler de, insanlar içinde öyledir. Onun içindir ki, bu ikisi yer yer bir arada zikredilmiştir. Evet, Hz. Nuh - Cûdi, Hz. Musa - Tur, Hz. Muhammed (s.a.s) - Hira, bu muammadan sır perdesini aralayan birer işarettir.

Talha UĞURLUEL