iraç Şehsuvarı

Çocukluğumda babaannem bahçemizde zambaklar açınca "Haydi çocuklar koparıp getirin ulfarları (zambakları), onlar Peygamberimizin terinden yaratılmıştır. Onlarda Efendimiz’in kokusu vardır." derdi. Biz de alıp getirince onları bir tas suyun içine atar ve suyu, zemzem gibi hem kendisi içer, hem de bize içirirdi. Biz de çiçek güzelliği ve kokusu ile Peygamber Efendimiz (s.a.s) arasındaki güzel irtibatı en güzel bir hâtıra olarak zihnimize daha doğrusu o yaşlarda şuuraltı besleme merkezimize yerleştiriyorduk.
Ortaokulda iken bir hocamız İzmir'in kurtuluşu ile ilgili bir İzmirli olarak hatıralarını anlatıyordu: "Ayık dolaşmayan birisi vardı. Bir gün her nasıl olduysa düşmanlarımızın bir toplantısına şahit olmuş, Hz. Muhammed'e hakaret ettiklerini duyunca belindeki silahı çıkarıp ateş etmiş ve "Ben Muhammed'ime lâf ettirmem" diye bağırmış. Bizim sarhoşumuz bile ona toz kondurmaz." dedi.

O yıllarda çıkan Özlem dergisinde, Yüksek İslam Enstitüsü rozetindeki gül nakşı ile ilgili bir yazıdan Gül'ün Efendimizin (s.a.s) remzi olduğunu öğrenmiştim.

1988 veya 1989 yılında Hekimoğlu İsmail Bey, Zaman gazetesi için Almanya'da dazlaklar ile röportaj yapmış ve onlara "Niçin Türk düşmanlığı yapıyorsunuz?" diye sormuştu. Onlar cevaben "Biz Türk düşmanı değiliz ama, diğer milletler Almanya'ya geliyor, altı ay sonra artık "Ben Almanım" demeye başlıyorlar. Bunlar seneler geçiyor, hiç bize benzemeye çalışmıyor ve oldukları gibi kalıyorlar. Sabah erkenden bakıyoruz işe giderken çimenlerin üzerine geçip namaz kılmaya başlıyorlar. Bunların değişmesi mümkün değil." deyince Hekimoğlu şöyle demişti: "Şimdi artık hep size benzemeye başladılar. Artık barları, meyhaneleri Türkler dolduruyor. Sizin gibi bol bol bira ve diğer içkilerinizden içiyorlar." O zaman dazlakların verdiği cevap dikkat çekiciydi: "Öyle de olsa onlar değişmez. İsterseniz gidin, oradaki sarhoşlara, Hz. Muhammed aleyhinde bir söz söyleyin de başınıza gelecekleri bir görün bakalım..."

Bizim milletimizin yanında Hz. Muhammed Aleyhisselam'ın yeri öyle mühimdir. Sanki genlerimize işlemiş bir sevgi ve bağlılık vardır. Onun için bu asker millet göz bebeği gibi sevdiği askerine "Mehmetçik" der. Aslında o kelime "Muhammetçik" demektir. Kendilerini "Muhammed" isminin yerine koymaktan haya ettikleri için hem ismi Mehmed'e çevirmiş hem de sonuna bir -çik eki koyarak küçültmüşlerdir. Bu husus hangi milletin kültüründe vardır?

Bir edebiyat şaheseri olan Su Kasidesi gibi en hoş kasideler, en güzel hatlar, en güzel içten mevlitler hep Türkçe yazılmıştır:


Yaradılmış cümle oldu şâdûmân
Gam gidûp âlem yeniden buldu cân

Cümle zerrât-ı cihan edip sadâ
Çağrışuben dediler kim merhabâ

Merhabâ ey âlî sultan merhabâ
Merhabâ ey kân-ı irfan merhabâ

Merhabâ ey cân-ı cânan merhabâ
Merhabâ ey derde derman merhabâ

Ey cemâli gün yüzü bedr-i mânîr
Ey kamû düşmüşlere sen dest-gîr

Ey gönüller derdinin dermânı sen
Ey yaradılmışların Sultânı sen

Birbirine müjdeleyû her melek
Raksa girdi şevk-i şâdından felek

Nur idi baştan ayağa gövdesi
Nur ayândır nurun olmaz gölgesi

İnci dişler şuaından gece
İğne düşse bulunurdu ey hoca

Dokununca saçına bâd-i sabâ
Misk-i anberle dolar idi havâ

Terlese güller olurdu terleri
Hoş dererlerdi terinden gülleri

(Süleyman Çelebi)

Ey gök yolcusu;
Yolculuğunda meleğin kanadı
Mevsimi geçmiş bir gül yaprağı gibi kuruyan;
Yetiş bize kıyamet bildiricisi
Kıyametteki sevinç muştucusu,
Yetiş kabaran yeni toprağa
Kur'an tohumunu ekmek için
Gül tohumlarını saç bize
Gül bahçesi olan Türkenden

(Sezai KARAKOÇ)

Gözleri göğü tutan bir ışık:
Gülüyor, göklerde kanı kaynaşık...
Feza süzülüyor kirpiklerinden.
Başında bir bulut... Sâhi"!
Yürür, durur, gider, bekler
Bulut değil, yâ İlâhî!
Taç tutuyor O'na gökler...

Ve fikir, dipsiz fikir, ebedilik süresi...
Kum tanesinden küçük, bastığı arz küresi...

Kur'an esrar oluğu
Sonsuzluğun soluğu

İsrâ... gece gitmek... Kur'an’da ismi
Bir yolculuk... İsrâ
Zamandan mekandan âzattır cismi
İlahî ibrâ...
Seven, sevilenle buluşmak diler;
En mahrem meclis...
"Geceleyin beni alıp gittiler."
Ne güzel hadis!..
Çıktı, çıktı.. henk âhenk merdiven...
Her katta bir iş...
Döndürüp yıldızlar üstünde düven
Kat kat yükseliş...
O erişti, nasıl erişsin tabir?..
Had ötesi had...
Bir O, tek kul, bir de sayı üstü BİR
Allah ki, Ehad...
Yolları göklere bağlayan perçin
İnsanlığı Resulden gayrı kimse güdemez
Mukaddes parmak göğe doğru...

Ve ay iki şak;
Vurduğu granit kaya, külden daha yumuşak.

Çukurlarda su kaynar, O'nun oku değince;
Yemek tükenmez olur, O 'Bismillah' deyince.
Mucize o iştir ki, bitirilmez saymakla;
Sen bir kafes geçir de şu kâr ışıklı akla;
Gel karanlıkta gör, nur gibi, nur gibi duru,
'Olur'daki 'olmaz'la, 'olmaz'daki 'olur'u!
Her şey mucize O'nda çehre, kaş, göz ve kirpik;
Yere düşmeyen dua, fezayı saran iplik!
Kurtuluş mührü ayak, Kur'an'a mecrâ ağız...
O ki, âlem o yüzden; O ki, o yüzden varız!..

Asiller içinde asil soy;
İbrahim Resûle varan boy...
Ne zayıf, ne toplu, tam nisbet...
Ortayken uzuna yakın boy...
Benzi mi hem beyaz, hem esmer...
Saçından siyahlık nur emer
Dudaklar bir şiir, kıvrımdan;
Burnundan çok hafif bir kemer.
Ya gözler?.. Madeni siyahın;
Sakalsa, bestesi gümrahın.
Düşün ki ilâhi aşka denk
Çizdiği o çehre Allah'ın
Dişleri yontulmuş âhenkten;
Diş diş nur, diş diş nur, hevenkten,
Ne desin çizgiler ve renkler?..
O bir ruh, çizgiden ve renkten...

Teninin ipekti dokusu;
Yoktu hiç buruşmak korkusu
Elleri değdiği her yerde
Kalırdı günlerce kokusu.
O'dur konuşan O'dur!
Neylesin hitâbelere?
Çit yok yerde ve gökte;
İçte, sessiz cezbeler
Başlarında bir kuş var
Tavrında sahabeler

O kuş ürkmesin diye
Durmuş kalpte darbeler.

Dönmeye başlayalı zaman dedikleri çark;
Gökyüzü ve yeryüzü, şimâl, cenup, garp ve şark,

Görmedi, görmeyecek o söz mucizesini
Batan bir güneş rengi hâlelenmiş sesini,
Allah Resûlü yüz bin sahabiye hitapta...
Çizgi çizgi toplamlar... İslâm büyük hesapta...

O, bir kum tanesine kubbe doğurtan nefes
O, bir ses, bir ses, ölüm perdesini delen ses...

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Evet, Bediüzzaman Hazretlerinin "Üstad-ı Mutlak, Muktedâ-yı Küll, Rehber-i Ekmel olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam... Nev-i beşerin andelîb-i zîşânı ve beni Âdem'in bülbül-i gül-Kur'an’ı: Muhammed-i Arabi Aleyhissalâtü Vesselâm" diye anlattığı Ahmed-i Mahmud'u Muhammed Mustafa (s.a.s) Efendimizi en güzel anlatan ifadeleri yine bizim bahçelerimizin bülbüllerinin dillerinden dinleyebiliriz.

Abdullah AYMAZ