ülün Müjdesi Türkmenistan'a Yansıyınca

Amu Derya'nın çamurlu sularını kova kova evlere taşıyıp dinlendirdikten sonra üstündekilerle ihtiyaç giderdikleri, sabun, deterjan bulamadıkları, ekmek yokluğunda bisküvi ile geçiştirdikleri, Türkiye'den gelen okul malzemelerinin başında kış günlerinde battaniye ile sarınıp bekledikleri günler artık geride kalmıştı. Ülke maddî-manevî kalkınıyor, yüzler gülüyor, standartlar yükseliyordu. Sanki ülke bir şantiye gibiydi. Harıl harıl bir gelişme hamlesinin şevki her tarafta hissediliyordu... Halk için elektrik su, doğal gaz ekmek bedava idi. Bir dolara 50 litre benzin alınabiliyordu. Uçakla ülkenin her tarafına beş dolara gidilip geliniyordu.
Kendisini eğitime adamışlardan ismail Bey de o gün uçağa binmiş Maruf-ı Kerhi'nin memleketindeki Türkmen-Türk Kolejindeki arkadaşları ile sohbete gidiyordu. Akşam da Kadir gecesiydi..

Uçakta Yağmur dergisinin "Gülün Müjdesi" başlıklı hikayesini okuyordu. Hikayede anlatılanlar çok dikkatini çekti. istanbul'da oturan Rum Yorgo Nikolav, kekeme olan oğlu Peter'in tedavisi için elinden gelen her şeyi yapmış çare bulamamıştı. Tek umudu oğlunun evlenmesine kalmıştı. Onun için düğün yemekleri pişiriliyor, nefis yemekler hazırlanıyordu. Kapı tıkırdadı. Baktı karşı komşuları Hatice hanımdı. Bir sene önce trafik kazasında kocası ölmüş iki çocuğu ile dul kalmıştı. Davetliler arasında yoktu. Ateş istemeye gelmişti. Kendisine bir kürek ateş vermişlerdi. Misafirler de gelmeye başlamıştı. Fakat Hatice hanım yine gelmiş ve yine ateş istemişti. Yine verilmişti. Bütün herkes geldikten sonra komşu kadın elindeki küreği ile çekine çekine yine ateş istemeye gelince, Yorgo, bu işte bir iş var deyip, meselenin sırrını anlamak için peşinden, avlunun arka kapısından gizlice Hatice hanımın evine doğru yürümüş, açık pencereden gelen seslerle irkilmişti. Ağlaşan çocuklar, dertlerini dile getiriyor, Hatice hanım "Artık bir daha gidemem. Ne yapayım beni anlamadılar. Biraz daha sabredin. Yarın Kurban Bayramı nasıl olsa Müslüman komşularımız et getirirler." diyordu. Yorgo hemen geriye dönüp hizmetçiyi yanına alarak, bol miktarda yemekle Hatice hanımın evine gitmiş: "Kusura bakmayın size davetiye verememişiz, şunları kabul edin" demiş ve bir miktar da para verip "Yarın sizin bayramınız. Çocuklara bir şeyler alırsınız." demişti. Yorgo gittikten sonra bu dul ve yetimler: "Allah’ım sen de onu sevindir. Rabbim onun oğluna iyilikler ver." diye içten bir dua etmişlerdi. Aradan yirmi gün geçtikten sonra Yorgo'nun evine Kayseri'den Hacı Ahmet efendi gelmiş ve başından geçenleri şöyle anlatmıştı: "Bu sene hacta idim. Bayramdan birgün önce Arafat'taki vakfe duasından sonra ezginliğin ve sıcağın tesiriyle uyumuşum. Rüyamda Peygamberimiz Hz. Muhammed'i (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gördüm. Bana sizin adınızı ve adresinizi verdi. Sonra 'Git ona benden selam söyle.' dedi. Bu selamın bir mânası olmalı. Sen o günlerde Allah'ın rızasını kazanacak ne gibi bir hayır işledin?"

Yorgo bunları dinledikten sonra, oğlunun kekemeliğinin geçmesinin esas sırrını da kavramış ve Hz. Muhammed'in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) peygamberliğini de içinden gele gele tasdik etmişti. ismail Bey uçakta bu hisse ve ibret dolu hikayeyi okurken gözyaşlarına hâkim olamamıştı. Uçaktan inince, bu hikayenin tesiriyle, karşılamaya gelen arkadaşlarına "Bu gece, Kadir gecesi, dul ve yetimlere yardım edelim." diye uyarmıştı. iftar yemeğinde yine "Öksüz çocukları sevindirelim." diye meselenin üzerinde durunca, iki dul kadını çocukları ile bulup getirmişler, onlara yiyecek, giyecek vermiş ve para yardımında bulunmuşlardı.

ismail Bey "Ümmetinin kendisine getirdiği salavatlardan haberdar olan, daha bebek iken 'Ümmeti! Ümmeti!' diyen ve mahşerde yine ümmetinin derdiyle inleyecek olan Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), ümmetinin dul ve yetimlerine yapılan yardımlardan elbette ruhaniyetinin haberdar olmasıyla çok memnun olmuştur." diyerek seviniyordu.

Akşam için hazırlanan özel programda Kadir gecesinin ihyâsı ile ilgili gerekli vazifeler ifâ edildikten sonra sohbet başladı. Gecenin ehemmiyetine dair geniş bilgiler verildikten, pek çok güzel konulara girildikten sonra ismail Beye şöyle bir soru soruldu: "Mesnevi’de: 'Cenab-ı Hakkın ata, kaza ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ, kaza kanununu, kaza da kaderi bozar deniliyor. Bu meseleyi izah eder misiniz?" Zaten mezkûr kitapta mesele bir nebze ele alınmış ve şöyle denilmiş: "Meselâ bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kaza demektir. O kararın iptaliyle hükmü kazadan affetmek, atâ demektir. Evet yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kaza kanununun katiyetini deler. Kazâ da ok gibi kader kararlarını deler. Demek, atanın kazaya nisbeti, kazanın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kazâ kanununun şümulünden ihraçtır. Kaza da kader kanununun külliyetinden ihracıdır. Bu hakikate vâkıf olan arif: 'Yâ ilâhi! Hasenatım senin atandandır. Seyyiatım da senin kazandandır. Eğer atân olmasa idi, helâk olurdum.' der."

ismail Bey de meseleyi biraz daha açtı, sadakanın belâyı def ettiğini anlattı. Sözlerini bitirirken müthiş bir patlama her tarafta sarsıntı meydana getirdi..
Biraz sonra anlaşıldı ki, doğal gaz sıkışmasından meydana gelen patlamadan dolayı içinde öğretmenlerimizin kaldığı dairelerin bulunduğu apartmanların bir kısmı içindekilerle beraber havaya uçmuştu. Birçok insan ölmüştü. Herkes yakınlarını, çocuklarını ve eşlerini arıyordu. Tam bir mahşer hengamesiydi.
O mübarek Leyle- Kadir'de öğretmenler okulda toplanıp geceyi ihyâ ederken, hanımlar ve çocuklar da apartmanın bir köşesinde hem de tehlikeden uzak bir şekilde toplanmış, bin aydan hayırlı o anları değerlendirmeye çalışıyorlardı. Ama dul ve yetimleri sevindirip dualarını aldıkları iç belâ ve musibetten korunmuşlardı.

Abdullah AYMAZ