üyalarımızın Gülü

Ama üç yılın dolmasına kırk gün kala yarısından çoğunun bu inançları bozuldu. Bir gün Cezayirliler bir araya geldiklerinde Türklere: "Hey adamlar, divane misiniz? Bizler Peygamber soyundan gelmiş iken bile, Allah erlerinin yolunda olamıyoruz. Sizler ise Etrak denilen Türk kabilesinden bunu umursuyorsunuz. Barbaros Cezayir‘e üç seneye kadar gelir, diyorsunuz. Halbuki onun maksadı Cezayir’den bir yolunu bulup firar etmekti. Kâfir yakasında bir ada basmak bahanesiyle çoluk çocuğunu alıp nezaketle buradan kapağı attı. Varıp Cicel vilayetini mamur etti. Kâfir yakasının bütün ganimetini getirdi. Donanma sahibi oldu. Zevk ü sefası buradan iyidir. Hiç bu semte bakar mı? Sizin başınıza soğuk geçmiş." dediler.

Böylece hepsinin fikri değişti. Yalnız iki üç kişi kaldı ki, bizim iyiliğimize ve boş adam olmadığımıza şahadet edip dururlardı.

Toplantıdan sonraki gece, bu kırk kişinin hepsi bir rüya görüp ertesi gün birbirlerine anlattılar. Birinin gördüğünü hepsi de görmüş. Rüya şöyle idi:

Bunlar kendilerini, deniz kenarında etrafı gül gülistanlık, akar suluk, misk ü amber kokar, râyihasından dimağlar bayılır bir yerde buldular. Bir yeşil çadır kurulmuş. İçinde nebiler sultanı, doğrular rehberi, yüce ve temiz Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem), etrafında ashab, (rıdvanullahi taala aleyhim ecmain) oturmuşlar. Bu kırk kişi çadırın taşrasından bakıp gördüler ki, tahkir edip küçümsedikleri adam al bir elbise içinde, belinde pırıl pırıl bir kılıç, Resulullah’ın önünde edep ve tazim ile başı önünde diz çöküp oturmuş.

Resul-i Ekrem Efendimiz buyurmuş:

"Ya Hayreddin! Allah’a tevekkül et. Kendi yerine dön. Kâfirlere ve hasmın olan münafıklara karşı zafer kazan." Gazileri siz boş mu sanırsınız?

Rüya burada bitmiş uyanıp: "Esselatü vesselamu aleyke ya Resulallah" demişler, sabahleyin bir araya gelip hali öğrenince, bizi bırakmayan üç kişi:

"Gözünüzle gördünüz mü, kimde ne varmış? Resulullah’ın sancağını çekip ömrünü din-i mübin uğruna harcayan gazileri siz boş mu sanırsınız? Ol gazi size Türklüğünü de Müslümanlığını da gösterdi. Siz de ne olduğunuzu şimdi bildiniz mi?" dediler. Ötekiler ise başlarını eğip cevap vermekten aciz kaldılar.

Aynı gece aynı rüyayı ben dahi gördüm. Uyandığımda henüz misk ü amber kokusu dimağımdaydı. "Esselatü vesselamü aleyke ya Resulallah" diye selâm verdikten sonra kendi kendime bu rüyayı tabir edip: "Ey koca asil Hayrettin bu saadet ki sana erişti. İnşallah yine Cezayir’e dönüp dostlarımız şad, münafıkları berbat etmemiz de muhakkaktır." dedim. Kalbimden Cezayir’e gitmeye niyet bağladım. Ama kimseye söylemedim. (Barbaros Hayrettin Paşanın günlüğü Akdeniz Bizimdi, 8. Bsk. M. Ertuğrul DÜZDAĞ, s. 204-206)

Yazımızın başlığını "Rüyalarımızın Gülü" olarak koymamızın sebebi Efendimizin hep gül ile anılmış olmasındandır. Aslında gül de renk ve kokusunu O’ndan almıştır. O’nun adına olmayan gül, aslında gül değildir. Nitekim ilâhilerimize kadar girmiştir bu mana:

Ey yolcular ey yolcular,
Yol Muhammed’in yoludur
Her bahçenin gülü kokmaz
Gül Muhammed’in gülüdür.

Ayrıca Şair Necati de:

Yılda bir kez gösterür âşıklara didâr gül
Sanasın kim oldı nûr-ı Ahmed-i Muhtâr gül

sözleriyle bunu teyid etmektedir.

Bastığı toprağı göze sürme ve başa taç yapan sultanların dilinde de o gül şöyle anlatılır:

N’ola tacım gibi başımda götürsem daima
Kademi resmini ol Hazret-i şâh-ı Rüsülün
Gül-i gülzar-ı nübüvvet o kadem sahibidir!
Ahmeda durma yüzün sür kadimine O Gül’ün

Alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.s), insanın olduğu her yerde vardır ve varlığını her vesile ile hissettirmektedir. "İnsanın olduğu her yer" diyorum, çünkü bütün insanlar ya ümmet-i icabet (O’nun getirdiği dini kabul etmiş olan) ya da ümmet-i davettir (İslâm, kendilerine tebliğ edilecek olan milletler).

Hem ümmet-i icabet’in hem de ümmet-i davet’in O’nunla çok yakın bir münasebeti vardır veya olmalıdır. Bu münasebet hayatın her kademesine girmiştir.

Kendi döneminden itibaren o hep hem âlem-i şuhudda, hem âlem-i gayb hem de âlem-i misalde varlığını daima göstermiş ve kendisine tabi olanları her dem dest-i himayesine almıştır. Çünkü O, şairin de ifade ettiği gibi:

Sayesi düşmez yere bir böyle nahl-ı Tûrsûn
Mihr-i âlem-gîrsin baştan ayağa nûrsun!

O gül-endamın dudaklarının suyuna bütün çağların bilhassa asrımızın pek ihtiyacı var. Dirilişimiz ancak o ab- ı kevser ile mümkün. Çâk çâk olmuş sineler o çağlayanlara hasret. Kuru dudaklar, ümitsiz bakışlar, çorak ruhlar onun şebnemler şeklinde sunduğu bahar yağmuruyla dirilecek inşallah. Fuzuli’nin bu konudaki güzide beytiyle yazımıza son verelim.

Suya virsün bağ-bân gülzârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gülzara su

Ali BAYRAM