alavâtın Bir Sırrı -1
        KUR'AN AYETLERİNİN NÜZUL sırasına baktığımızda, karşımıza manidar bir tablo çıkar. İlk âyetler doğrudan Resul-i Ekrem'in (a.s.m.) şahsını hedef almaktadır. Evvelâ ve bizzat, ona emirler vermektedir. Ona, ubudiyetini; Rabbinin tüm âlemleri kuşatan küllî rububiyetine karşı nasıl bir ubudiyetle mukabele edeceğini bildirmektedir. Ancak Resul-i Ekrem'in (a.s.m.) bu noktada gösterdiği mutlak ve mükemmel teslimiyetten sonra, sıra 'sair insanları uyarma'ya gelir. Burada da bir sıra vardır. Aileni, yakın akrabanı uyar emri gelir öncelikle. Kavmini ve tüm insanları uyarma emri, aile ve akrabayı uyarmanın ardından gelir.

Resul-i Ekrem'in hayatına bakıldığında, el-Emîn ünvanıyla anılan o eşsiz insanın, bu sıraya aynen uyduğu gözlenir. O, ilk vahiy geldiğinde ne ailesini, ne sair insanları 'yaratan Rabbinin ismiyle okuma'ya çağırmış; bu emri en başta yalnız kendi şahsında yaşamıştır. Gelen emir budur. Rabbi, vahyini tebliğ görevini, bu emrin tam anlamıyla ifasından sonra ona vermiştir.

Burada, gözden kaçmaması gereken bir husus daha vardır: Resul-i Ekrem (a.s.m.) ilâhî vahyi önce kendine, sonra ailesine, sonra yakın akrabasına ve kavmine, sonra tüm insanlara tebliğ etmiştir, doğru. Fakat, bir sonraki adımı attığında, öncekini terketmemiştir. Ailesini uyarmaya başladığında, kendi şahsî dünyasındaki iman tâlimini bırakmamıştır. Kavmine tebliğde bulunmaya başladığında, kendinin ve ailesinin o güne dek alageldiği imanî dersleri bir kenara atmamıştır. Bir sonraki görev, önceki görevlerin rağmına ifa edilmemiştir. Bir sonraki görev, öncekilere rağmen değil, öncekilerle birlikte gerçekleştirilmiştir.

Nitekim, siyer kitapları, Resul-i Ekrem'in her gün bu sırra riayet ettiğini kaydederler. Peygamberin bir günü, hemen hemen eşit üç bölüme ayrılmıştır. Günün üçte biri, "gözü uyur, kalbi uyumaz" olduğu ânlar da dahil, şahsî ubudiyetine; üçte biri hanımları, çoluk–çocuğuyla birlikte yaşadığı ailevî ubudiyetine; kalan üçte bir ashâbıyla yaşadığı cemaatî ubudiyetine ayrılmıştır. Yani, tüm insanlığa hakikatı tebliğe memur kılınan Resul-i Ekrem, bunu yaparken en çok tesbihat yapan, Kur'ân'ı şahsı için en ziyade okuyan, ailesinin imanî talimiyle en yoğun bir şekilde meşgul olan insandır da. Bir görevi, bir diğer görevini perdelemiş değildir. Sonraki bir görev, öncekilerin ihmali pahasını gerçekleşmemiştir. Bilakis, "İlâhî! Beni bir an olsun nefsimle başbaşa bırakma" duası da, "Muhammed'in nefsi yed-i kudretinde olana andolsun ki" hitabı da asla dilinden eksik olmamıştır. Ne kendi kalb, ruh, akıl ve nefsine karşı imanî vazifesini unutmuştur; ne ailesine karşı imanî vazifeyi.*

Hayatı, Resul-i Ekrem'in (a.s.m.), şahsı, ailesi ve sair insanlara karşı imanî görevini ne denli tutarlı ve dengeli bir şekilde ifa ettiğinin en birinci delilidir.

İkinci delili ise, ailesi teşkil eder. Hanımlarıyla öylesi bir imanî bağ kurmuş, öylesi yoğun bir imanî beraberlik yaşamış, dünyasına gelen iman nurlarını onlarla öylesi bir yoğunlukla paylaşmıştır ki, meselâ Hz. Hatice ve Hz. Aişe (r.a.), meleklerin mertebece en yükseği olan Cebrail'in (a.s.) kendilerine selam verdiği insanlar makamına çıkmışlardır. Çocuklarıyla öylesi bir imanî terbiye şuuruyla her daim meşgul olmuştur ki, kızı Fâtıma, Hz. Meryem'den sonra, cennet kadınlarının en büyüğü, mertebece en âlîsi olarak anılmıştır. Yine Fâtıma'nın (r.a.) ulaştığı marifetullah mertebesine hürmeten, o yanına geldiğinde, babası bile ayağa kalkmıştır.

Keza, yanında büyüyen kuzeni Ali (r.a.), onun imanî terbiyesi sonunda, "Gayb perdesi açılsa, yakînim ziyadeleşmeyecek" diyebilen, imanı o derece yakîne ulaşmış bir insandır. 'İlim şehrinin kapısı'dır. 'Allah'ın aslanı'dır. Yine yanda bulunan azatlı kölesi Zeyd ile ellerinde büyüyen Üsame b. Zeyd (r.a.), i hakikatlerin önde gelen alemleri ve alemdarları olmuşlardır