esûlullah (sav) Anlaşmazlıkları Nasıl Giderirdi ?

İslâm, dünyanın neresinde olursa olsun insanlar arasında yaşanan kavgaları, ızdırapları gidermeyi gaye edinir. Bundan dolayı Hz. Peygamber mü’minler arasında yaşanan herhangi bir tatsızlıktan haberdar olur olmaz diğer işlerini bırakır, bu tatsızlığı gidermeye gayret ederdi.

Bir defasında Benî Amr b. Avf’a mensup bazı Müslümanların birbirleriyle kavga ettiklerini duymuş, hemen arkadaşlarından birkaçını da yanına alarak onların yanına gitmiş ve kavgayı yatıştırmakla o derece meşgul olmuştu ki namaz vakti gelmiş, Bilâl ezan okuyarak Müslümanları namaza çağırmış olduğu halde Efendimiz işi bırakmamış, cemaat bir müddet kendisini beklemiş, nihayet Hz. Ebû Bekir namazı kıldırmaya başlamıştı. Namaz bitmeden Resulü Ekrem gelmiş, safların arasından geçerek Hz. Ebû Bekir’in arkasında namaza durmuştu. Hz. Ebû Bekir, Peygamberimiz’in geldiğini hissederek imametten ayrılmak istemiş, Hz. Peygamber ona yerinde kalması için işaret ettiği halde o bir adım gerilemiş ve Peygamberimiz namazı kıldırmıştı.

Yine bir defasında Kuba ahalisi birbirleriyle kavga etmişler, hatta birbirlerine taş atmışlardı. Hz. Peygamber bunu duyunca Müslümanları barıştırmak için hemen oraya gitmişti. Bazı rivayetlere göre, Hz. Peygamber Medine ile Kuba arasındaki mesafeyi yaya olarak katetmişti.

İbn Ebî Hıdred, Ka’b b. Malik’e borçlanmıştı. Bu yüzden mescitte ikisi arasında bir tartışma yaşanmıştı. İbn Ebî Hıdred, Ka’b’ın borcundan bir kısmını affetmesini istiyor, Ka’b ise bunu reddediyordu.

Efendimiz bundan haberdar olunca evinden çıkarak Ka’b’ı çağırmış ve ondan borcunun yarısını bağışlamasını istemişti. Ka’b derhal kabul etmiş, İbn Ebî Hıdred de geriye kalan yarısını vermiş, tartışmanın sonu da böylece tatlıya bağlanmıştı. Hz. Peygamber buna benzer yüzlerce davayı halletmiştir. Onun müdahalesi olmasa bu davalar belki çok acı sonuçlara yol açardı.

İlâhî vahyi kaydetmek, her tarafa gönderilen emirnameleri ve mektupları yazmak için “inşâ ve kitabet” (yazı yazma) görevi çok önemliydi. Cahiliye zamanında Araplar arasında okuma yazma işi çok sınırlı bir çevreyle sınırlıydı, İslâm’ın en büyük özelliklerinden biri ilim ve irfanı teşvik etmesi olmuştur. Bedir esirlerinin fakirleri, Müslümanların çocuklarına okuma yazma öğretmek şartıyla serbest bırakılmışlardı, İlâhî vahyi kaydetme şerefine nail olan Zeyd b. Sabit, bu şekilde okuma yazma öğrenmişti. Ebû Davud’un rivayetine göre Suffe ashabının aldığı derslerden biri de hitabetti.