fendimizin "Ben Bir Beşerim" Demesi

Peygamber Efendimiz (S.A.V) Bir Defasında "Bu Ağızdan Sadece Hak Çıkar" Demesine Rağmen Hurmaların Aşılanması Tavsiyesi Üzerine Meydana Gelen Netice İçin "Ben Bir Beşerim" Demesi Nasıl Tevfik' Edilir?

Bu soruda iki hadisin birbirine zıt olmasından bahsediliyor. Bunlardan I. hadis: "Bu ağızdan doğrudan başka birşey çıkmaz. "Buradaki ifâde daha ziyade, mübarek ağızlarına işaret ederek: "Yaz! Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, buradan hakdan başka birşey çıkmaz... " şeklindedir.

Hadis başta Buharî, Müslim olmak üzere pek çok sahih hadis kitabının rivayet ettiği bir hadistir. Bu hadisin ravisi de Abdullah İbn-i Amr-İbn-il-As (R.A.)tır. Daha evvel de arzetmiş olabilirim. O, Efendimizin (S.A.V) fem-i güheri Nebevisinden dökülen her inciyi tesbit eder ve hiç birini kaçırmazdı. Hatta Ebu Hureyre, kendisinden daha çok hadis rivayet ettiğini ifade sadedinde: "Ben hadisleri yazmadım. Ama, Abdullah İbn-i Amr yazardı. O bakımdan benden daha çok hadis kaydetmiş olabilir" der. Abdullah İbn-i Amr İbn-il As, çok abid, zâhid bir insandı. O devirde ibadet-ü taatiyle tanınırdı. Efendimiz kendisine: "Birgün iftar et, bir gün imsak et. Hz. Dâvud'un orucudur bu" dediği zaman, bunu azımsamış "Dahasını yapabilirim Yâ Resûlullah, " demişti. "Gecenin üçte birinde ibadet et, diğerinde de istirahat... " O, "Dahasına muktedirim" diyerek hep ileri seviyede bir kulluk anlayışı içinde olmuşdu. Evet, takvada, incelikte, ibadette derin bir insandı. Bir de peygamberimizin her sözüne karşı öyle saygıyla doluydu ki, Efendimizin ağzından çıkan hemen herşeyi yazardı.

İşte, bu hadislerden birincisi, bunu ifade ediyor. Abdullah bin Amr diyor ki: "Bana, Efendimizin ağzından çıkan herşeyi yazıyorsun, ama; O'da bir beşerdir. Yumuşak olduğu an da olur, öfkeli olduğu an da.. bazen arzu etmediği şeyler de söyleyebilir, (haşa) Sen ise, tefrik etmeden herşeyi yazıyorsun." dediler. Bunun üzerine ben de, yazıyı bıraktım. Sonra Efendimizle karşılaştığımda dedim ki: "Yâ Resûlullah böyle böyle diyorlar ..!" Buyurdular ki: "Yaz! Nefsim elinde olan Allah’â yemin ederim ki, bu ağızdan hakdan başka birşey çıkmaz"

Vak'anın birişi bu; diğeri de şöyle: Ekmel-üttehâya Efendimiz Medine'ye teşrif buyurduklarında, Medinelilerin, hurmaları, aşıladıklarını görüyor ve "Bu aşılamanın neticeyi değiştireceğine kânii değilim" diyor. Yani "Aşılamanın, kat'iyen faydası yoktur" demiyor. Neticeye tesir etmiyeceğini ifade buyuruyor. Onlar da hangi stilde aşı yapıyorlarsa onu bırakıyorlar. Ertesi sene de verim alınamıyor. Kimbilir belki Allah'ın takdiri, o sene meyve olmayacaktı ..? Sonra buyuruyorlar ki: "Dünyanızın işlerini siz iyi bilirsiniz". "Benden daha iyi bilirsiniz" şeklinde anlamak doğru değildir. İhtimal ki, Efendimizin maksadı, "Siz bunları aşılıyorsunuz ama, Allah'ın dediğinden, dilediğinden başka bir şey olmayacaktır. " Ondan sonra tevafukan ertesi sene meyve olmadı. Zeytin de bir sene olur, bir sene olmaz. Olmadığı seneye rastladı. Onların hallerine baktı, sözlerindeki hikmeti kavrayamadıklarını anladı. "Dünyanızın işlerini siz iyi bilirsiniz" dedi. Yani vicdanî tecrübe ile kazanacakları önemli bir husus için henüz vaktin erken olduğuna işaret buyurdu.

İkinçi bir husus cahiliyye devrinde çeşitli sebeblere te'sir-i hakiki veriyorlardı Meselâ yine Buharı, Muslim'de gördüğümüz "Yağmuru bize nev'verdi" diyorlardı. Yani "falan yıldız zuhur edince, bulut teşekkül eder ve o yıldız bize yağmur verir" itikadında idiler.

Bu hususta Efendimiz (S.A.V) buyururlar ki: "Yıldızın zuhur veya sükutuyla yağmur geldi diyenler kafir oldu, yağmuru Allah verdi diyenler de mümin..." Evet, bir cemaat, her lütfu Allah'dan bildiği gibi, yağmurun da Allah'dan geldiğine inanıyor. İşte onlar mümin... Diğer bir topluluk ise, herşey gibi yağmuru da sebeblere veriyor. Onlar da Allah'a karşı küfür etmiş oluyorlar. O devirde, böyle esbaba tesir-i hakik'ı verme çok yaygındı. Bunu, kökünden kesip atmak, herşeyin Allah'ın elinde olduğunu göstermek. .O'nun, Ulûhiyetinde bir olduğu gibi, Rubûbiyetinde dahi bir olduğunu işar için, değil emare ve alâmetler, sebebler dahi zabt-u, rabt altına alınmıştır.

Evet nasıl Allah zâtında tekdir, öyle de icraatında dahi, vezir-ü vüzeraya ihtiyacı yoktur. Yıldız doğsa da doğmasa da yağmuru veren Allah'tır. Ama çok defa yağmurun gelmesini herhangi bir sebeb veya bir yıldızın zuhuruna mukarin kılar. Bu bir iktirandır. Tâ insanlar yağmurun geleceğine hazırlansınlar. Ama O, yağdırmayabilir de. Evet O, ne isterse onu yapabilir... Efendimiz bu hakikata inandırmak için, yani esbab ve vasıtaların te'siri olmadığını, herşeyin Müsebbib'ül Esbâb olan Allah'ın elinde bulunduğunu göstermek için, halkın eşya ve hâdîselere, sebep ve vesile saydığı herşeyi yıkıyor ve nazarları Kudret-i Sonsuz'a çeviriyordu.

Bir başka vaka; birgün, bir bedevi Resulullah'ın huzuruna geldi ve: "Yâ Rasûlallah, devem uyuzlu develerin yanına bağlandığından uyuz oldu. " Buyurdular ki: "O uyuzlu deve, uyuzu yanına bağlandığı deveden aldı öbürü nereden aldı?. .. " Burada hastalığın sirayetini nefyetme yok. Öyle olsaydı hiç: "Bir yerde sari bir illet varsa oraya girmeyin; içerdeyseniz dışarıya çıkmayın" şeklinde ikazda bulunur muydu? Esasen Efendimiz, cahiliye akıl ve mantığına karşı savaşıyordu. Yoksa sebepleri nefyetmiyordu. Ona göre sebeplerin bir hikmet-i vücudu vardı. Virüslerin, mikropların hastalık yapabileceğine dahi, işârette bulunuyorlardı. Ancak, sebebler herşey demek değildi. Sebeblere riayet bir mükellefiyet ve vazife; neticenin, Allah'ın elinde olduğuna inanmak ise tevhiddi. İşte, bu ince hususu göstermek için Efendimiz, "O uyuzlu deve, uyuzu öbür deveden aldı. O kimden aldı?" diyerek, meseleyi, devir ve teselsül zemininde, devir ve teselsülün batıl olmalarıyla noktalıyordu. Yani, o, ondan o da bir öncekinden... Pekala ilk deve kimden aldı?... Ve neticede "Allah" dedirtiyordu. Öyleyse, daha sonra sebebler tahtında cereyan eden şeyler ta baştan Allah'ın emir ve iradesi altında oluyor demektir. Herşeyi yaratan Allah'(C.C)tır. Böylece Efendimiz (S.A.V), Tevhid-i Rubûbiyete dair bir şirkin başına balyoz indiriyor, ruhları şirke karşı uyarıyor ve çok önemli bir hususa dikkatimizi çekiyordu.

Şimdi, aşılama meselesine gelelim. Aşılama mevzuunda da cahiliye, devrinde öyle bir itikat vardı. ki,..hurmayı aşıladığın zaman on verir, aşılamazsan hiç olmaz. Bunda da gizli bir şirk vardı yani, sanki aşılama, hurmanın meydana gelmesine tek sebep gibiydi. Efendimiz, bu batıl anlayışı yerinden söküp attı ve sebeblerin, sadece, Allah'ın izzet ve azametinin perdeleri olduğunu onlara anlattı. Anlattı ama, ashabın kendi mantık çizgilerinde anlattı. Evvelâ onlara bir ders verdi. Sonra da onlar, belli bir anlayış içinde karşısına çıkınca "dünyanızın işlerini siz bilirsiniz" dedi. Burda ciddi bir iltifat mı var? Yoksa, anlattığı hakikatı kendi istediği mânâda kavrayamamadan ötürü bir tenbih mi var? Üzerinde düşünülmeye değer.:.

Üçüncü bir husus: Efendimiz' (S.A.V) in söylediği her söz bütün bir hayatı tâlim istikametindedir. Eğer onların hayatlarının her noktasına doğrudan doğruya teşri maksadıyla katılsa ve karışsaydı; meselâ, deseydi ki; sularınızı şöyle akıtın, içerken bardağı şöyle sofranın etrafında dolaştırıp için; şu işi yaparken şöyle yapın, ağacı keserken alttan kesin, demiri döverken şöyle dövün; böyle ocağa sokun gibi, herşeyi tâlim etseydi, bu emirlere de, diğer teşrii emirleri gibi uyulmasını zaruri görüp kıyamete kadar aynı şeyleri yapacaklardı ve yapacaktık. Halbuki Allâmulguyûb'un kendisine bildirmesiyle, buğdaydan bire on almak mümkün olduğu gibi, bire yüz almak ta mümkündü. Tecrübe ve aşılamalarla, meselâ; narenciye yumruk kadarken; bir kavun, bir karpuz haline getirilebilirdi. Böylece onlara, bilgi, görgü ve mumareselerini arttırma güven ve itimadını verdi.

Dördüncü bir husus var ki, cidden çok mühimdir. Cenab-ı Hak beşere, Şeriat-ı Fıtriyeye müdahale etme hakkını vermiştir. Madem insan yeryüzünde Allah'ın halifesidir. O halde Allah'ın yarattığı şeylerde, şart-ı âdi kaydiyle bir kısım müdahaleleri olacaktır. Bu husus, aynı zamanda iradenin hikmet-i vücudu ve insanın,Yaratan'a halife olmasının bir neticesidir. Halbuki bu mevzuda dahi, Efendimizin teşriatına uyacak, diyeceklerdi ki, "aşılama" dedi aşılamadık, "aşıla" dedi aşıladık. Böylece, beşerî ilgi ve bilgi kaynakları kuruyacak; tecrübe birikimleri hebâ olup gidecek ve fıtratı ta'lim etme vazifesiyle gelen zat, fıtratla zıtlaşmış olacaktı.0ysaki Efendimiz (S.A.V), bir söz söylerken kıyamete kadar devam edecek şekilde söyler. O'nun vaz' ettiği kanunlar kıyamete kadar câridir. Binaenaleyh, O, öyle kat'i,şeyler söylemeliydi ki, ilerde yanlış anlamalara meydan verilmesin. Ve herkes her zaman, büyük bir güvenle o âb-ı hayat kaynağına baş vurabilsin. Onun için o ağızdan hep doğru çıkmalıydı. O ağızdan hep doğru çıktı. Ve doğrudan başka birşey çıkmadı...

Beşinci bir hususda, Efendimiz (S.A.V) bir insandı, insan hürriyetinin ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. İnsan hür değilse insan da değildir. Esir bir insana insan denemez. Zindandaki bir insana da insan denemez. Kefere ve fecerenin sultası altında, onların müsaade ettiği hayatı yaşama, onların müsaade etmediği hayatı yaşamama gibi bir zillet içinde bulunmak da insanlık demek değildir. Böyle insanlıktan Allah'a sığınırız. Böylesi bir hayata razı olanları da Allah ıslah eylesin!

Evet, insan, iradesiyle insandır. Ve irade çok mühim bir meseledir. İrade öyle bir meseledir ki, tıpkı, toprağa düşen bir tohum gibi, toprağın bağrına düşer düşmez, düşdüğü yeri hemen kocaman bir ağaca hamile hale getirir. Efendimiz (S.A.V) onların iradelerine zincir vurmadı. Evvelâ onları bir denedi, sonra,"sizin iradenizin neticesi, semeresi hatta daha sonraki semereleri için öyle hareket etmeniz doğrudur" dedi.

"Dünyanızın işlerini siz bilirsiniz" demek suretiyle bu hakikatı anlattı ki, anlattıkları doğrudan başka bir şey değildir.