Efendimiz ve ilk müslümanların başkalarının imanlarını kurtarmadaki cehd ve gayretlerini anlatır mısınız ?

Bu tamamen müstakil bir mevzû mâhiyetinde anlatılması gereken hususlardan biridir ki, daha önce silsile halinde, münhasıran sahâbenin, mevzû ile alâkalı yönünü arz etmeye çalışmıştım. Esasen her sohbet, konuşma ve yazıda onlardan bir iki misâl vermeyi o mevzûnun ruhu ve hayatı kabul edenlerdenim. Benim için sahâbî bir ölçüdür ve ben bütün hükümlerimi onlara benzeme nisbetine göre veririm... Bütün hayatım boyunca onları, aydınlık yolda birer trafik memuru kabul ettim. Onların iş'âr ve işâretleriyle yürünen bir yolda, en büyük aydın insanın kapısına varılacağına inandım. Ve imkân dâhilinde bu düşüncemi hayatımın gâyesi haline getirdim. Şayet mü'minleri de bir tasnife tâbi tutmak gerekiyorsa, onlara yakınlık veya uzaklıklarını birer miyâr kabul ederek, böyle bir tasnife girişilmesini her zaman yakın arkadaş ve dostlarıma ifâde ettim. Tekrar tekrar anlatılmış bu mevzûyu, şu satırların okuyucuları belki ruhlarında kim bilir kaç kere hallaç etmişlerdir ve onları çok ileri seviyelerde bilme ufkuna ulaşmışlardır. Bunu kabulle beraber, sorulduğu için teberrüken bir şeyler demeye çalışacağım.

Başta Allah Rasûlü (as.) sonra da onun ashâbı, dînî düşünce ruhlarında mayalandığı andan itibaren, başkalarına dînî mevzûları anlatmayı, dini, hayata hayat yapmayı ve bu yoIla insanları hakiki kurtuluşa ulaştırmayı hayatlarının gaye ve ideali haline getirdiler. Zaten dine hizmet yoksa, hayatta kalmanın da bir ma'nâsı yoktur. Biz Allah'ın halifeleri olarak yeryüzünde bütün hâdiselere dînî duygu ve düşünceyle müdâhale etmek mecburiyetindeyiz. Şayet bir su aşağıya doğru akıyor ve dinimiz de bize, onun yukarıya doğru akmasını emrediyorsa, dinin dediği oluncaya kadar çalışmakla mükellefiz. İşte bu mükellefiyetimizi idrâk edebiliyorsak varlığımızın bir hikmeti ve yaşamamızın bir ma'nâsı vardır. Durum aksiyse, yaşamamız abes ve mevcûdiyetimiz de lüzumsuzdur.

Bu şuur ve düşünce Allah Rasûlünde en üst seviyedeydi. Kur'ân-ı Kerim birkaç yerde hem onu ikaz hem de onun yüce ve muallâ kametini bizlerin nazarına vermek içü'i "Felealleke.." (Kehf,6; Şu'arâ, 3) ile başlayan âyetlerini serdediyordu. Neredeyse kendini bitirip tüketeceksin. Neredeyse kendini öldüreceksin.." Sabah kalkıyor, inanmayan çehreler görüyor, akşam yatarken onların hayâlleri nazarında beliriyor... duyup hissettiklerin karşısında, insanlarla alâkana göre ızdırâp ve kalak içinde iki büklüm o1uyorsun.

Sana ait ulvî hayatı unutuyor ve neredeyse intihâr edecek duruma geliyorsun. Evet, şu sözler sözü ve ilâhî mesaja gönül verip onun aydınlatıcı ikliminde şekillenmiyorlar, durmadan inliyor ve inanıp onunla bütünleşemediklerinden dolayı da öyle üzülüyor, ve kıvranıyorsun ki neredeyse bir mum gibi eriyip biteceksin . Bu âyetlerde hem "işi kadere bırak, Allah'a teslîm ol, kendine o kadar eziyet etme" ma'nâsı vardır, hem de çok ciddi ve ulvî bir iltifat. Burada sanki şöyle denmektedir: Ey Nebî! Senin yüce bir ruhun var. Bu ruh ilerde öyle bir kaynak haline gelecek ki tasını eline alan herkes o kaynağa koşacak ve doyup dolacaktır. İşte,ilerde olacak o büyük iş adına hayatına kıyıp, düşünce dünyanı bu kadar sarsma. Sen lâzımsın. Öyle ise vazifeni yap. Sen, Rubûbiyetin gereğine karışma! Daha kim bilir bizim hissedemediğimiz ve ancak onun hissedebileceği iltifatlarla dopdolu ne manâlar ifade ediyor bu âyetler...

Âyetteki bu iltifattan da anlıyoruz ki, Allah Rasûlünün bütün dert ve ızdırapları getirdiği büyük hakikatları insanlara anlatmaktı. Âdeta yağmur yüklü bir bulut gibi hep bu dert ile mahmûl bulunuyordu. Hakkın tecellîleriyle mest bir nebî için, "Sarhoş" tabirini kullanmam mümkün değil. Fakat bir başkasını anlatmak isteseydim ona "Bu derdin sarhoşu" derdim. Bu büyük da'vâdan başka, onun düşünce ufkuna misafir olan hiç bir mes'ele yoktu. Onun içindir ki kendisine yapılan ezâ ve cefâlardan sanki haberi bile olmuyordu. Çok kere yanındaki sâdık dostlarına ne olduğunu soruyor ve hâdiseye onların hıçkırıklarını duyunca fakat yalnız ve yalnız dostlarını tesellî için kısa bir müddet atf-ı nazar edip geçiyordu.

Meleklerin bakmaya kıyamadığı o yüze uygun olmayan şeyler atılıyor, arşta gezen başına işkembe konuyor, bastığı yerlerdeki tozu toprağı gözümüze sürme diye çekmeyi canıma minnet bildiğim o mübârek ayaklarının altına dikenler serpiliyor veya taşlanarak, o mübârek ayaklar kan revan içinde kalıyor (Kim bilir onun ayağına değen her taş karşısında gökteki melekler nasıl feryat edip semâyı ihtizâza getiriyorlardı..?), bütün bunlar oluyordu da fakat sanki bütün bu olup bitenlerden habersiz yaşıyordu. Neden sonra, Ömer'de bir hıçkırık duyunca "Niçin ağlıyorsun ya Ömer'; Ebû Hureyre’nin iki büklüm ağlayışını görünce "Ey Ebâ Hüreyre seni ağlatan nedir?" Veya canından bir parça kızı Fâtıma'nın billur gibi gözyaşlarının yüzünde inci dâneleri gibi süzülmeye başladığını görünce "Kızım seni ağlatan nedir?" soruyor ve her defasında kendisiyle a1âkalı bir derdin onları ağlattığını anlayınca teselli ediyor: "Ağlamayın Allah bu dini aziz kılacaktır", "Ağlama! Allah senin babanı zâyi etmeyecektir" tesellîsiyle iktifa ediyordu.

Evet, Allah onu zâyi etmedi. O her inanan gönülde bir gül bir cennet çiçeği gibi bugüne kadar yaşadı ve bundan sonra da yaşayacaktır. Onun sâdık doşt1arı da aynı şekilde davranıyorlardı. Yeryüzünde herkesin her kesimin ittifakla kabul edip kendilerine rehber edinecekleri tek cemaat sahâbeler cemaatıdır. Biz onların sâdık kapı kullarıyız. Ümîdimiz de Cenâb-ı Hakk'ın bizi bu ikrar ile haşretmesi merkezindedir.

Ben kendimi mü'minlerin en mücrimi kabul ediyorum. Buna rağmen onlardan biri tenezzül buyurup misâl âleminden ufkuma dikilse ben de rüyamda görüversem, o gün kabıma sığamıyor ve sevincimden uçacak hale geliyorum.

Bunu büyük bir lütuf kabul ettiğimden kesiliverir korkusuyla hiç kimseye anlatmak da istemiyorum. Ama bazan endişeme galebe ediyor ve yakın arkadaşlarımdan birine, elimde olmayarak anlatıyorum. Ve "yine bugün o dostlar dâiresinin yıldızlarından biri, nâehil birinin ufkunda tecellî etti" diyorum. İşte onlar bizim için budur...

Sahâbî.hakkıyla Nübüvvet nûrunu gönül aynalarıyla aksettirdiler. O mir'atı mücellâya tam bir mâkes oldular ve onu tam manâsıyla temsil ettiler. İmamlar imamına tavizsiz ittibâ ile, imamlarının sînesinde kaynayan o hakikat buhurdanlığını alıp ruhlarında yaşadılar, yaşattılar ve insanlığı -Cenab-ı Hakk'ın yardımıyla- aydınlığa boğdular.

Bu o devirde insanlığı kurtarmaya mâtûf bir hareketti, en ulvî keyfiyetiyle de temsîl edildi. Onlarda gördüklerimiz, bugün de bu işin olabileceği hakkında bizlere kanaat veriyor. Zira biliyoruz ki tarih, bu oluş ve tekevvünlerin tekrarından ibarettir. O devrin tekerrür etmemesi için de hiçbir sebep yoktur. Ve inşâallah tekerrür de edecektir. Kanaatim, bizler adım adım o noktaya doğru gidiyoruz.

Daha dün denecek kadar kısa bir zaman önce bütün misâlleri sahâbeden vermek mecburiyetinde kaldığımız bir vâkıadır. Ancak bugün devrimizden ve günümüzden de misâller verebilmek imkânına sahibiz. Zaten bilerek-bilmeyerek hepimiz bu günleri bekliyorduk. Misâlin birini asrı saâdetten verirken, ikinci bir misâli günümüzden verip bu iki halkayı birleştirmek arzumuz artık tahakkuk etmiş bulunuyor.

Bir misâlle mes'eleyi müşahhaslaştırmış olayım: İçtimâî yönleri ve mevkileri itibariyle çoklarını gıptaya sevk edecek durumda bir grup genç arkadaş, daha henüz hayattan kâm almamışlar ve dünya nâmına bütün nimetler ayaklarının altına serilmiş iken, bir liste yapıp bana getirmişler. Listede isimler var, altına şöyle bir not düşülmüş. "Allah aşkına bize duâ edin de dinimiz uğruna şehîd olalım."

İşte bu yeniden sahâbînin varolması demektir. Uzun müddet onlar için duâ ettim. Ömürlerini din uğruna harcamaları ve son nefeslerini de ölümlerin en kârlısı şahâdetle bitirmeleri için. Bu isimlerin en sonuna da liyâkatime bakmadan kendi adımı yazdım. Onların isimlerini şefaatçi yâparak bu pâyeden istifâdeyi. Rabbîmin engin lütfundan niyaz ettim. Şu gençlerin ve onlar gibi binlerce gencin hâli bizi gıptaya sevk edecek ve yüreklerimizi hoplatacak kadar zengin ve çok şey vaat etmektedir.

Onları gördükçe ümîdimize fer geliyor ve artık bu iş tutacak diyoruz. Çünkü artık o ulvî mânâyı, ruhlarının derinliğinde hem de o ma'nânın kâmet ve kıymetine göre temsîl edecek gençler var, ve bu Rabbimizin bize sonsuz ihsânıdır. Evet artık, yatarken şakakları zonklayanlar çoğalmıştır. Bugün imansızlığın ve imansızların ızdırabını rûhunda yaşayan binlerce genç vardır. Böylece ilk kutbu teşkil eden o muhteşem sahâbîye mukâbil,büyük da'vânın altına girmeye azmetmiş, onlara denk işler yapma gayreti içinde, yepyeni bir nesil, ter'ü taze ümitten mesajlarla ve Hz. Muhammed (a.s.) kokusuyla, buhurdanlık gibi içleri yana yana hizmetteki yerlerini almaya çalışmaktadırlar. Rabbim bizi, kusurlarımıza bakıp inkisara uğratmasın.. Amin

Mes'eleyi hülâsa edecek olursak, onlar hasbîlik, diğergâmlık, kendini ve kendine ait işleri unutma, vazifesi adına maddî-mâ'nevî bütün hazlardan vazgeçme gibi ulvî hasletlerle yükselip semalara çıktılar. Eğer gözümüz ufukta aynı şeylere namzet isek, aynı düşünce ve aynı ruh hâletini paylaşmamız icap edecektir.