U’CİZE VE KERAMET NEDİR?

Mu’cize, nübüvvetini isbat, ehl-i küfrün inadını kırmak ve mü’minlerin îmânını kuvvetlendirmek için nebînin elinde Allah’ın yaratıp meydana getirdiği hârikulade hallerdir.

Mu’cize, beşerin görüp bildiği ve dâima içlerinde yanyana beraber yaşayıp ünsiyet ettiği sebep ve kanunların, insan irâde ve kudretinin üstünde olarak Allah’ın irâdesiyle harikulâde kabilinden değiştirilmesi, normal fonksiyonunun iptal edilmesi demektir. Mu’cizeler, mevcut ilimlerle, deney ve tecrübelerle; laboratuvarlarda mikroskop ve rasathanelerde teleskop gibi âletlerle incelenemez; fizik, kimya, biyoloji ve astronomi gibi ilimlerle şerh ve izâh edilemez.

Mu’cizeler, âdiyât cinsinden, yâni varlığın ilimlere esas teşkîl eden kâinat kitabındaki ilâhî âdetler türünden değildir. Her günkü yeme, içme, yatıp-uyuma, tarla ve bahçede çalışma, toprak, su, hava ve Güneş’ten istifadeyle meyve ve sebze yetiştirme gibi sebep ve kanunlarla alâkalı işlerimizde mu’cize olamaz. Bir tabak yemeği bir kaç kişi yer doyarız; bir bardak suyla kanar, üşüdüğümüzde ateşle ısınır; hasta olduğumuzda veya bir yerimiz kırıldığında doktora gider, onun verdiği ilaçları kullanıp iyileşiriz. Hayvanları hizmetimizde kullanır ama, onlarla konuşamayız. Ağaçları hep yerlerinde sabit görür, ölülerle konuşamaz ve doğrudan temâsa geçemeyiz. Dağlar, taşlar ne bize selâm verir, ne de elimizde top ve gülle olur. Çekim kanununu değiştiremez, onu vasıtasız yenip yukarılara çıkamayız. İşte, bunlar gibi, günlük hayatımızda birer kanun ve sebep çerçevesinde cereyan eden hâdiselere biz âdiyât deriz. Mu’cizeler ise âdiyât kabilinden olmayıp, harikulâde, fevka’t takat-ü’l beşer, fevka’l-âde ve fevka’t-tabia, yani âdet üstü, alışılmışın ötesi, tabiat üstü ve insanın güç, kudret ve irâdesinin verâsında cereyân eden hâdiselerdir.

Mu’cize dışında Allah’ın, velî zâtların elinde yarattığı bir kısım başka harikulâde hâdiseler daha vardır ki, bunlara ‘keramet’ denir ve kerametler esasen mu’cizeleri doğrular mâhiyettedir. Bir anda çok uzun mesafeleri kat’etme (tayy-i mekân), zamanın genişlemesi, yani çok kısa bir zamana sığmayacak işleri sığdırma (bast-ı zaman), içten geçenlerin sezilip okunması ve kabirdekilerin durumlarının keşfi gibi hâdiseler.. ve ayrıca, Evliyâullah’ın gelecekten peygamberlerinkine benzer haberler vermesi hep birer kerâmettir ki, Peygamber’e, O’nun getirdiği Din’e ve O’nun yoluna içten bağlılığın eseri olarak, hem mutlak Nübüvvet’in hem Efendimiz (sav)’in nübüvvetinin, hem mu’cizelerinin hem de Efendimiz (sav)’in getirdiği Din’in hakkâniyetine bir başka delildirler.

Kitabımızın birinci cildinde de geçtiği üzere, Muhyiddin İbn Arabî’nin, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan bir asır önce yazdığı Şeceratü’n-Nûmaniye’sinde Osmanlılar’ın tarih sahnesine çıkışından, Şam ve Mısır’ın fethinden, Yavuz Selim’in Şam’a girmesiyle kendi kabrinin ortaya çıkacağından, IV. Murad’ın Bağdat seferine çıkıp 41 gün içinde şehri fethedeceğinden ve Sultan Abdülaziz’in, bilek damarlarının makasla kesilerek şehid edileceğinden bahsetmesi; Bitlis’li Müştak Dede’nin 71 sene evvelinden savaşlardan sonra Hicrî 1341 tarihinde Ankara’nın başkent olacağını rümuzlu olarak bildirmesi, velîlerin kerametine birer misâldir.

Her mü’minin görebileceği gelecekle alâkalı sâdık rüyalar ve hiss-i kabl-el vukû gibi hâdiseler de Allah’ın insanlara birer ikrâmıdır.

Efendimiz (sav)’in en birinci ve en büyük mu’cizesi Kur’ân-ı Kerîm’dir.

Şimdiye kadar anlatmaya çalıştığımız hakikatler, O’nun nübüvvetine ve sıdkına açık birer delil olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim de en büyük mu’cizesi olarak, hem O’nun nübüvvetine de Allah Kelâm’ı olduğuna apaçık bir delil ve en kuvvetli şahiddir. Bu konu, ileride derinlemesine ele alınacaktır.

Efendimiz (sav)’in Nübüvveti bütün zaman ve mekânlara, bütün insanlara hatta cinler gibi diğer mahlûkata da şâmil olduğundan, mu’cizeleri çok çeşitli olmuştur. Diğer peygamberlerin mu’cizeleri ise böyle değildir. Her nebî, kendi zamanında en müteâref ve meşhur mes’elelerle alâkalı mu’cize göstermiş, meselâ Hz. Mûsa (as) zamanında Mısır’da sihir revaçta olduğundan O, bütün sihirleri yutup iptal eden ve bütün sihirbazları dize getiren ‘âs⒠mu’cizesiyle; Hz. İsa (as) zamanında ise, tıp revaçta olduğundan ölüleri ihya, onulmaz dertleri iyi etme mu’cîzesiyle; Efendimiz (sav) zamanında ise şiir, belâğat (güzel söz söyleme) el üstünde tutulduğundan ve belki âhir zamanın en tesirli ve güçlü silâhı ‘söz söyleme san’atı’ olacağından, kendisine en büyük mu’cize olarak bütün şairleri, hatipleri, edibleri susturan Kur’ân mu’cizesiyle gelmiş.. ve ayrıca bütün Kâinat’a ‘rahmet’ olarak gönderildiği için de, her türden mahlûk ile alâkalı mu’cizeler göstermiştir.

Nasıl ki, büyük bir pâdişah bir yâverini veya elçisini çok çeşitli milletlerin ve kabilelerin bulunduğu bir vilâyete gönderse, orada bulunan her millet, her kabile ve her sınıf kendi milleti, kabilesi, sınıfı adına o elçiyi karşılayıp “hoşgeldin” der, ona alkış tutar, şükran ve teşekkürlerini arzeder; aynen öyle de, kâinatın yegâne Sahibi ve Yaratıcısı olan Allah, en büyük yâveri ve elçisi olan Rasûl-ü Ekrem (sav)’i âleme gönderdiği zaman, O Elçi, insanoğluna bir memur ve meb’ûs olarak geldiği gibi, bütün mahlûkata da rahmet olarak gelmiş, dağlar, taşlar, ağaçlar, hayvanlar, güneş, ay, yıldızlar ve bütün hâdiseler abes, boş ve ma’nâsız görülmekten kurtulmuş, birer ma’nâ, birer değer kazanmışlardır. Bu münasebetle de, meleklerden cinlere, insanlara; Güneş’ten ve Ay’dan yıldızlara; sudan yiyeceklere; ağaçlardan taşlara ve dağlara; her cins hayvanâta kadar her tâife, her sınıf kendi türü adına O’na şükranlarını arz edip, ve O’nun elinden sâdır olacak mu’cîzelere birer vasıta olmuştur. Böylece, Kâinatın Efendisi (sav)’nin, doğruluğuna ve peygamberliğine -inkârı mümkün olmayacak şekilde- kâinat çapında şâhidlik yapıp, nübüvvetini bütün âleme ilân etmişlerdir. İşte, böyle kâinat çapında mu’cizeler göstermek, Kâinatın Efendisi olan Nebîler Sultanı (sav)’na hastır.

Peygamber Efendimiz (sav), her ne kadar sayıları bine varan mu’cizeler göstermiş ise de O’nun her sözü, her hâli, her hareketi harikulâde ve mu’cize değildir. Allah, O’nu beşer olarak yaratmış, şahsî, âilevî ve içtimaî bütün hallerinde kendi zamanındaki ve sonraki bütün insanlara imam olsun diye vazifelendirmiş ve hem dünyevî, hem de uhrevî saadetlerinde rehber olmasını irâde buyurmuştur. İnsanların hepsi aynı seviyede bulunmadığından ve insanlığın büyük ekseriyeti avam olduğundan, eğer her hâl ve hareketi harikulâde olmuş olsaydı, imam, rehber ve mürşid olamazdı. Bu bakımdan, Efendimiz (sav) daima sebep ve kanunlar dairesi içinde yaşamış, yiyip- içmiş, evlenip çoluk-çocuk sahibi olmuş, yara almış, çile ve ızdırap çekmiş; hayatı bütün yönleriyle aksettirmiş ve Allah’ın bütün san’atlarını, tasarruflarını, isimlerinin tecellîlerini gösteren câmî bir ayna olmuştur.

Peygamber Efendimiz (sav)’in aşağıda misâlleriyle göreceğimiz mu’cizelerinin tamamı her yerde, herkesin her zaman açıkça göreceği şekilde cereyan etmiyor ve umumî olmuyordu. Böyle olmuş olsaydı, o zaman aklın hikmet-i vücûdu kalmaz ve insanlar, irâdeleri ellerinden alınarak cebren îmân etmeğe zorlanmış olurlardı. Bunun neticesinde de, kulluk teklifi ve imtihan sırrı ortadan kalkardı. Dolayısıyle, elmas ruhlu Ebû Bekir (ra) ile kömür ruhlu Ebû Cehil arasındaki fark bulunmaz ve insanlar îmân etmede birbirine müsavî olurdu. Bu sebeple, meselâ Ay’ın ikiye ayrılması gibi büyük ve bâhir bir mu’cize, gecenin belli vaktinde, kısa bir zaman içinde, az sayıda müşâhidin gözleri önünde meydana gelmiş ve neticede hem vak’âya şahid olanlar hem de sonradan gelecekler için irâdenin hakkı selbedilmemiş ve aklın kapısı kapanmamıştır.

Mu’cizelerin çoğunu, yalan üzerinde birleşmesi mümkün olmayan bir topluluk nakletmektedir. Bazıları ise, bu seviyede bir cemaat tarafından nakledilmese de, diğer sahabelerin buna itiraz etmemeleri, onlara da âdeta aynı rivâyet kuvvetini kazandırmaktadır. Bir yerde gösterilen herhangi bir mu’cizenin daha başka yerlerde de benzerleri veya aynıları gösterildiğinden, hiç bir mu’cizeyi mu’cize olarak inkâra yol yoktur.

Aşağıda bazı misâllerini okuyacağınız mu’cizeler, sıdkına ve nübüvvetine binler şâhid bulunan ve bir kısmını yukarıda arzetmeğe çalıştığımız Nebîler Sultanına (sav) ait mu’cîzelerdir. Aslında onun, hiçbir mu’cizesi olmasaydı bile bizzat kendisi kendi sıdkına ve nübüvvetine en büyük bir delil ve şâhiddir...