Efendimizin Her Alandaki İnkılapları da O'nun Nübüvvetine Delildir

1. “Yeryüzünde en mühim, en lüzumlu, en zor ve en faydalı meslek hangisidir?” sorusuna verilecek cevap acaba ne olabilir? İdarecilik midir bu dört husûsiyeti kendinde bulunduran meslek, yoksa siyaset midir; veya hâkimlik, savcılık, avukatlık, ya da askerlik veya polislik midir? Çiftçilik, işçilik, esnaflık ya da, öğretmenlik, ilim adamlığı, mürşidlik veya hocalık mıdır..? Bu soruyu hangi meslek sahibine sorsanız, hepsi de size mesleğinin lüzumundan, faydasından, zorluğundan ve öneminden bahsedecektir. Evet, mutlaka her mesleğin kendine göre faydası, önemi, zorluğu ve lüzumu vardır; fakat, her bir meslek ve çalışma sahasının esası ve temeli hiç şüphesiz insan unsuru yani ferdin yetiştirilmesi ve yararlı hâle getirilmesidir.

2. İçtimaînin temel rüknü olan “müstesna insanı” yetiştirmek için, her şeyden önce yetiştiricinin müstesna, mükemmel bir ahlâk ve kabiliyete sahip olması gerekir. Bundan başka, yetiştirici, ele aldığı ferdin yaratılış kanunlarını, fıtratını, psikolojik yanını, ruhî yapısını, istidat ve kabiliyetlerini, kültür ve anlayış durumunu, his dünyasını, duygularını, kafa ve düşünce husûsiyetini, meyil ve ümniyelerini, za’f ve zayıf taraflarını, sosyal mevkiini ve bütün bunlardan daha önemli olarak da istikbâlde kazanacağı husûsiyetleri, muvaffak ve verimli olabileceği sahaları, kısaca bütün yönleriyle insanı bir kitap gibi okumak ve anlamak mevkiindedir. Sonra, bu tanıma ve tahlil de kâfi değildir. Muhatabların her birinin bütün bu yanlarını hem de karıştırmadan, unutmadan, zaman ve zemininde, muhataba ve durumuna göre en isabetli kararı vermek, gerekeni söylemek ve en uygun davranışta bulunmak, doğacak neticeleri hesaba katarak kararlar verip fertleri yönlendirmek de oldukça önemlidir. Bundan da öte, tek tek her ferdi en iyi biçimde tanıdıktan ve her birine münasip davranış ve konuşma tarzını seçip tesbit ettikten sonra, her bir fertte mevcud kötü ahlâk ve alışkanlıkları, en olumlu usûllerle izâle etmek, yan etkilerini ve doğabilecek reaksiyonları hesaba katarak her ferdi kafa ve kalb ameliyatından geçirip, her türlü habis ur ve mikroplardan temizlemek ve bütün bunlardan sonra, aşağılardan çekip aldığı talebesini, yukarılara yükseltmek için, grafik çizgisini sürekli müsbet istikamette seyrettirecek tarzda, en ulvî, en yüce huylarla bezeyip, tefrite, yani karşı aşırı uca terketmemek; tıpkı çiftçinin zararlı otlardan temizlediği tarlasına en verimli tohumları saçıp, yeterli ısı ve ışıkla bu tohumlara sümbül açtırması gibi, o insanın görülüp gözetilmesi de hayatî ehemmiyeti hâiz bir başka husustur.

3. Bir insanın inancı sağlam görülebilir; ama ibadetsizdir. Vatanperverlikten bahseder; fakat, rüşvet hastalığından da kendini kurtaramaz. Naziktir, kibardır ne var ki milletin malını korumada hassas değildir. Sonra, her türlü güzel ahlâkı nefsinde toplayabilir; ama bu ahlâk, kafa ve kalbine nakşedilip şahsiyetinin ayrılmaz bir parçası haline gelememiştir. Böyle olunca da bugün kazandığını yarın kaybedebilir.. bugün sevilirken yarın nefret edilen bir insan olabilir. Şimdi bir insan düşünün ki; inanıyor, inandırıyor; îmân etmiş gönülleri ibadetin her çeşidiyle coşturuyor; “ahlâk” diyor yaşıyor, yaşatıyor; sonra da bütün bu şeylerin, tâ mezara kadar hem de aynı şevk içinde devam ve temâdisini sağlıyor. Acaba bu zâtın bir kuvve-i kudsiye taşıdığında şüphe edilebilir mi? Haşa! İşte, insanlığın O en büyük Mürebbi (sav)’si bütün bu işleri yapmış ve en mükemmel ferdler yetiştirmiş ve böyle ferdlerden de insanlığın bir defa görüp, belki bir daha göremeyeceği en mükemmel bir toplum meydana getirmiştir. Bu durumda, O nebî olmaz da, başka kim olur ki?

4. Ferdi yetiştirmede önemli olan bir diğer husus da zora başvurmamaktır. Evet, cezaî müeyyideler, zorlayıcı tedbirler, askerî ve polisiye güçler ancak bir dereceye kadar etkili olabilir; olabilir ama sahip çıkılıp muhafazasına çalışılan sistem ve değerler adına da gönüllerde nefret hissinin doğmasına yol açabilirler. Bu yüzden, gönüllere girmek, mes’eleyi vicdanlara yudumlatmak, zihinlere ve kalblere nakşetmek ve mümkün olduğunca sevdirmek, savunduğumuz da’vâ adına ferdleri yetiştirmede esaslı bir yere sahiptir. Evet, zecrî tedbir ve müeyyideler belki da’vâyı bütün yönleriyle hazmettikten sonra geri kusmaya çalışanlara ve kabiliyetlerini köreltenlere tatbik edilebilir. Yoksa, başta ve sonda da’vâyı ferdlere aşılayıcı ve zerkedici maya ve iksir, daima muhabbet, şefkat ve müsamaha olmalı, ancak çok gerekli olduğu anlarda körüğe verip, çekiçle dövmeğe müracaat edilmelidir.

5. Evet, yüzlerce dalıyla üniversitelerin ve binlerce mütehassısın mevzûu olan o en kompleks varlık insan unsurunu, Efendimiz (sav)’den daha iyi anlayan, daha iyi yoğurup yetiştiren, zaman ve mekânlara mâl edip nümûne kılan ve yetiştirdiği kimseleri medenî milletlere mürşit ve muallimler haline getiren ikinci bir insan göstermek mümkün değildir.

6. Kalbe ve kafaya yerleşmiş inançları ve hele saplantıları değiştirmenin ne derece zor olduğu ortadadır; hele, 40 yaşını aşmış insanlara yanlış ve bâtıl inançlarını terkettirmek zorun da zorudur. Ama, Nebîler Sultanı (sav) bu zorlardan zor işi başarmış, çölün vahşî, mütemerrid, muannid ve kendini beğenmiş insanlarından insanlığın en yüce rehberlerini çıkarmıştır.

7. Peygamber Efendimiz (sav), hiç bir zaman tehdit, cebir, korkutma ve zorlamaya başvurmadan kalblere girmiş, gönüllerin en mûtena yerlerinde taht kurmuş ve bütün şüpheleri izâleyle zihinleri iknâ etmiştir. O’nun, hayatı boyunca hiçbir zaman herhangi bir zorlama ve tahakküme başvurduğu görülmemiştir. Kaldı ki, tehdit ve zorlamada bulunmuş olsaydı, getirdiği Din’in asırları aşıp bugünlere gelmesi, hele hele tarihte eşine rastlanmaz bir hızla yayılıp medeniyetlere analık etmesi asla düşünülemezdi. Kelleler koparıp, kalbler parçalayarak hiç bir inanç ve düşünce sistemi yerleştirilemez; yerleştirilse bile asla uzun ömürlü olamaz. Baskı ve zora başvuranlar, kurdukları düzenlerle birlikte yıkılıp gitmiş ve tarihin kara sayfalarında kalmışlardır. Rus ihtilali ve aynı dönemdeki kabakuvvet dayanaklı hareketler bunun en yakın ve en çarpıcı misâllerindendir.

8. Herhangi bir da’vâ ile ortaya çıkan kimseler, çoğu defa muhataplarına iktidar, saltanat, makam, mevkî, mal, mülk gibi çeşitli dünyevî va’dlerde bulunurlar. Hayatı boyunca yokluk, açlık, çile ve ızdıraptan başka bir şey görmeyen Nebîler Sultanı(sav), bırakın böyle va’dlerde bulunmayı, Mekke’de kendisine defalarca yapılan bu türlü va’dleri bizzat reddetmiş sadece, “Allah’ın rızâsı ve Cennet” demiştir. Bakın çevresindeki hâleye; zekât ve sadakanın kendilerine yasak olduğu aile efradına; değirmen çeke çeke yorulan kollarıyla kendisine bir kolye bile takma izni verilmeyen kızı Fatıma (r.anha)’ya ve yokluğu varlığa, hiçlik ve mahviyeti şöhrete, ahireti dünyaya ve fakirliği zenginliğe seve seve tercih eden hidâyet yıldızları Sahabîlerine!

9. Da’vâsında samimi ve gerçekten peygamber olmayan bir insanın, bırakın düşmanlarının bile gönlüne girip, doğruluğuna onları inandırması, dostlarının kalblerini kazanıp desteklerini görmesi, hatta dost bir çevre edinmesi bile imkânsızdır. Halbuki, Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz, hiç bir zorlamaya başvurmadan şefkati, merhameti, muhabbeti, müsamahası ve affediciliği ile yalnızca dostlarının değil, Ebû Süfyan, İkrime, Halid, Vahşî, Hind, Amr ve Safvan gibi kendine kılıç çekmiş düşmanlarının bile kalblerini fethetmiştir.

10. Bir mektepte muallim veya bir müessese başında idarecisiniz. Talebelerinizin veya idareniz altındaki kimselerin gönüllerine girmek, mesajınızı onların kafalarına, kalblerine nakşetmek, bu uğurda her türlü zorluğa katlanmak, her çeşit hakarete, maddî-ma’nevî zarar ve tehlikelere sabırla göğüs germek niyetindesiniz. Şimdi, kendinizi, kalbinizi ve hislerinizi şöyle bir yoklayın:

Muhataplarınız,

Yanınızdan geçerken yüzünüze bir tükrük atsalar,

Siz secdedeyken başınıza işkembe geçirseler,

Zaman zaman tokat aşketseler,

Yollarınıza dikenler koyup, taşlar dökseler,

Köşe başlarında ellerinde kamalar sizi bekleseler,

Halkın içinde sizinle alay edip, küçük düşürseler,

Ailenize en büyük iftirayı etseler,

En yakınlarınızı paramparça doğrayıp, ciğerlerini çiğneseler,

Defalarca üzerinize asker gönderip, arkadaşlarınızı öldürseler ve sizi değişik yerlerinizden yaralasalar,

Sizi öz yurdunuzdan çıkmaya mecbur etseler... Acaba ne yaparsınız? Dayanıp, sabır ve tahammül gösterebilir misiniz? En ufak bir tereddüde düşmeden yolunuza devam edebilir misiniz? Afv ve müsamaha ile karşılık verip, muhabbet, şefkat ve merhametinizi sürdürebilir misiniz? “Ya Rabb, bilmiyorlar, onları afv ve hidayet et” diye duâda bulunabilir misiniz? Hatta gökleri ve cenneti seyran edip, en büyük ni’metleri tattıktan sonra yine onların arasına dönebilir misiniz? Evet, her türlü hakaret ve işkencelere karşı hiç sarsılmayan ve hiç eksilmeyen o merhamet, muhabbet, şefkat ve müsamahasıyla en vahşi insanları, örnek insanlar haline getiren O Zât (sav)’ın Peygamberliğini kabul etmemek bin defa körlük ve sağırlıktır.

11. Sahabe’nin hayatını incelediğinizde, O Zât (sav) ve getirdiği Din’in uğrunda nasıl ölüm aradıklarını, muharebe meydanlarında nasıl ölümü gülerek karşıladıklarını ve dünya hayatını nasıl istihkâr ettiklerini görür ve 80’lik ihtiyarından çocuğuna, erkeğinden kadınına şehid olma yolunda nasıl yarıştıklarını müşahede edersiniz. Ölümü bu ölçüde sevdirecek, arattıracak ve peşinden bir mecnûn gibi koşturacak bir mes’elede sahtelik düşünmek, ancak doğruluğun ne demek olduğunu bilmemek demektir.

12. Bir da’vâyı sürükleyip götürmede, onu omuzlayacak elemanları yetiştirmek elbette çok mühimdir. Ancak en az onun kadar mühim olan bir başka mes’ele de, bu elemanların her türlü sıkıntı, bela, ızdırap ve çilenin sel olup üzerlerine geldiği bir zamanda sabır, sebat ve tahammülle yerlerinde kalmalarını temin edebilmektir. Tarih, bu gibi durumlarda meydana gelen nice çözülme ve dağılmadan bahseder. Halbuki aynı tarih, Sahabinin sadece sabır ve sebatlarını kaydetmektedir.

13. Doğru ve dürüst insanlar; sevgi, saygı ve hürmetlerinde gayet samimi ve yürektendirler. Bunların sevdiği insan hakikaten o sevgi ve hürmete bizzat layık insandır. Ve eğer bu sevgi hâlesi devamlı ve ebediyete namzetse, sevilen şahsın büyüklük derecesi de o kadar fazladır. Milyonlarca ve milyarlarca insanın sevgisinin odak noktası haline gelen Allah Rasulü (sav) gelmiş ve gelecek bütün insanlar arasında en çok sevilendir. Bu da ancak O’nun nübüvvetindendir. Şayet Peygamber olmasaydı O yine sevilecekti ve sevilmektedir. Fakat o zaman bu sevgi ebediyet mührüyle mühürlenmeyecekti.

14. Her millet, düşünürlerinin empoze ve telkin ettiği belirli fikir ve idealleri, muayyen hedefleri benimser. Bu noktalar, o milletin düşünce dünyasında, basınında, içtimaî ve siyasî hayatında zayıf ya da kuvvetli, basit ya da aktif, açık veya gizli kendini belli eder. Fakat, keyfî olduğu kadar, kemmî olarak da topyekûn millet çapında bir ideal ve düşünce birliği temin etmek, tarihte bir parmağın sayısı kadar az millete ya nasip olmuş ya da olmamıştır. Bundan da önemlisi, bu inanç ve ideal birliğini asırları kucaklayıp kıt’aları içine alacak derecede ömürlü ve geniş tutabilme ve onu pratikte gösterebilme ise ancak, O Zât (sav)’ın on dört asır önce meydana getirdiği kutlu cemaate nasip olmuş ve o cemaatin Allah’ın adını “kalb taşıyan” bütün insanlara duyurma ve bu insanları ebedî hakikatler ve ebedî âlemlere doyurma ideal ve cehdiyledir ki, tarih; tarih olmuş ve sînesini bu ideal fâtihlerinin nakışlarıyla doldurabildiği kadar doldurmuştur. Şimdi, keyfî buudlarıyla olduğu kadar, kemmî buudlarıyla da böyle bir ideali sinelerde tutuşturan Zât (sav)’a nübüvvet nûrunu layık görmeyecek de ya kime göreceksiniz?

15. Bir muallim, bir hoca, bir idareci veya bir baba olarak, küçüklerimizin ve çocuklarımızın zaman zaman sorduğu zekîce sorular karşısında bocaladığımız olmuştur. Ayrıca, değişik kültür ve anlayıştaki kimselere vereceğimiz cevapların, o şahsın durumuna göre değişeceği de açıktır. Böyle durumlarda çok defa karşımızdakini iknâ edemez ve gidip araştırma, kaynaklara bakma lüzûmunu duyarız, fakat, yine de her suale gerektiği cevabı veremeyiz. Sonra, cevabını verebildiğimiz sorular da genellikle kendi sahamızı ilgilendiren konulara aittir. Halbuki, Allah’ın Rasûlü (sav), okuma-yazması olmadığı halde yahudilerin bütün sorularına cevap veriyor, ayrıca bedevîlerin ve her seviyeden Ashâbı’nın sorularını da, zihinlerini iknâ edecek ve kalblerini doyuracak şekilde cevaplandırıyordu. Bu öyle bir cevaplandırmaydı ki, aynı konuda gelecek asırlarda da her seviyede hasıl olacak şüpheleri gideriyordu. Sözgelimi, altı ay gece, altı ay gündüzün hüküm sürdüğü kutuplarda nasıl namaz kılınacağı, daha o zamanın insanına verilen cevapla halledilmiş oluyordu. Bu şekilde, hem bugüne, hem yarına ve daha da yarınlara ve hem de her seviyeye göre cevap vermek, ancak Peygamber olan bir Zât (sav)’ın başarabileceği bir iştir.. ve O, bunu layıkıyla başarmıştır.

16. Basîret ve firâset, çok az insanda bulunan vasıflardır. İleriyi görme, çevresindeki kişileri bütün husûsiyetleriyle çok iyi tanıyıp keşfetme, sahip oldukları kabiliyetleri sezerek, her birini karakter ve kabiliyetine en uygun ve en verimli olabileceği sahada çalıştırma ve “olmadı, tutmadı” diyerek değiştirme ihtiyacı duymama, son derece derin ve isabetli bir kavrayış, seziş ve tanıyışın ifadesidir. Hele bu seziş ve kavrayış bütün ömür boyunca hiçbir falso göstermeden hep devam edebilmişse, o şahıs dehâ derecesinde bir fetânete sahip demektir. Ve hele bu meziyet bütün bir hayatı ihtivâ edecek çapta şümûllü ise, artık o bütün bütün hârika olur. İşte Allah Rasûlü’nün firâset, kiyâset ve dirâyeti bu sonuncu kısma dahildir. O’ndaki bu hasletler bütünüyle hârikuladedir.

17. Asırlara ışık saçan, ilmî, fikrî, idarî, siyasî, içtimaî, iktisadî, kısaca hayatın her alanında tüm milletlere muallimlik yapan ve medeniyetler kuran Sahabe Cemaati’yle birlikte, her biri Hz. Muhammed Mustafa (sav) bahçesinin bir gülü olan Ebû Hanîfeler, Şafiîler, Bistamîler, Geylanîler, Gazalîler, Rabbanîler, Tabiîn, Tebe-i Tabiîn ve daha sonra gelen nurlu nesiller bütünüyle O Zât (sav)’ın nübüvvetinin en reddedilmez şâhidleri değil midir?

18. Bir insana, bir toplumda yerleşmiş olan âdet ve alışkanlıkları terkettirmek oldukça zordur. Bırakın içki, kumar, fuhuş, rüşvet, dolandırıcılık, hırsızlık ve cinayet gibi kötü alışkanlıkları, bugün bir sigarayı bile insanlara bıraktırmak çok büyük bir başarı addedilmektedir. Vaizler şiddetle üzerinde durduğu ve ilim adamları zararlarını anlata anlata bitiremedikleri halde, sigara gibi içki de, kumar da bıraktırılamamaktadır. Öteye gitmeye ne lüzûm var; bizzat kendimiz, yerine göre üç öğün yemeği ikiye indirebiliyor, lüks meşrubatı, hatta çay ve kahveyi ve giyeceklerimizdeki çeşitliliği terkedebiliyor muyuz?

Bir de o Nur Asrı’na gidelim: Kendisi hâkim ve hükümdar olmadığı, hiç bir tahakküm ve zorlamaya başvurmadığı ve zâten tahakküm ve zora başvurma imkânına da sahip bulunmadığı halde, âdet ve alışkanlıkları damarlarına kadar işlemiş, inatçı, mutaassıp, vahşi ve geleneklerine son derece bağlı büyük ve çok çeşitli kavim ve kabilelerden, küçük bir kuvvet, az bir himmet ve çalışma ile ve gayet kısa bir zamanda bir değil, beş değil, belki onlarca, hatta yüzlerce âdet ve alışkanlığı O Zât (sav)’ın nasıl kaldırdığına şâhid oluruz. Bunun da ötesinde, kaldırmakla kalmayıp, âdeta serum verme rahatlığı içinde bunların yerine her türlü güzel ahlâkı nasıl zerkettiğini görürüz. Bundan sonra bize, O’nun karşısında elpençe divan durup, “eşhedü enneke Rasûlüllah” demek düşmez mi?

Evet, yukarıda zikredilen icraatın sahibi olan O Zât (sav), tarîhin bir kere daha eşini kaydetmediği tek simâdır.

19. Üç yıl birbiriyle küs iki kardeşi barıştırmak istiyorsunuz. Veya birbiriyle kavga etmiş iki komşunuz var; aralarını bulacaksınız. Yahut siyasî ve ideolojik sebeplerle ferdleri birbirine kurşun sıkmış bir cemiyetle karşı karşıyasınız. Yahut da, yıllarca süren kan da’vâlarının paramparça ettiği bir cemiyetin içindesiniz... Evet, bütün bu durumlar karşısında barış, kardeşlik ve insanca bir arada yaşama nasıl temin edilebilir?

On dört asır öncesine, O’nun asrına bakacak olursak: Vahşî çölde karşımıza bitmez kabile kavgaları, oymak çatışmaları, sülâle rekabetleri, kan da’vâlarının ikiye böldüğü kardeş boyları ve bir an evvel haram ayları çıksın da kavgayı başlatsınlar diyen harâmî çekişmeler çıkacaktır. Yine, kadınların âdi bir mal gibi pazarlarda satıldığını, birer şehvet oyuncağı haline getirildiğini ve kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğünü göreceğiz. Bundan başka, zayıfların ve fakirlerin alabildiğine ezildiğini, piyasayı fâiz, ihtikâr ve karaborsanın preslediğini, kan, soy ve kabilesine göre insanlara değer biçildiğini, her türlü suistimâlin alabildiğine yaygınlaştığını ve kuvvetin kanun haline geldiğini müşahede edeceğiz. Şimdi, bir de, o ümmî Zât (sav)’ın böyle bir ortamda, yirmi üç yıl gibi kısa bir zamanda, o vahşî kabileleri nasıl medenîleştirdiğine, o canavarlardan nasıl karıncayı öldürmekten çekinen merhamet ve şefkat timsalleri çıkardığına; birbirlerinin malını talan eden insanları, nasıl malının yarısını kardeşine seve seve veren ve kendisi açken kardeşini doyurmak için kaşığını çorba kâsesine boş getirip götüren melek-misâl insanlar haline getirdiğine dikkat edelim... Acaba, bu müthiş inkılâblar karşısında bir kere daha “Muhammedün Rasûlüllah” demeyecek miyiz..?

20. Her zaman ve her mekânı içine alacak, her ferdin her mes’elesini halledecek, çeşitli kesimlerin her türlü problemini çözecek ve bütün hayatı bütün yönleriyle kucaklayabilecek solma, sönme, pörsüme, zaman aşımına uğrama, yetersiz kalma ve yeniden düzenlenme gibi noksanlıklardan uzak, âlem-şümûl bir nizâmı; bir adam, bir çocuk, bir köle ve bir kadınla başlatıp 23 yıl gibi çok kısa bir zamanda yerleştiren bir Zât (sav)’ın nebî olması niye yadırganır ki!

21. Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyyesiyle milyonlarcanın hayatına modellik yapan; binlerce kitapla anlatılıp, hafızalarda, gönüllerde silinmemecesine yer eden; Zâtında, inkılâblarında ve getirdiği prensiplerin hiç birinde, en ufak bir eksiklik, yanlışlık ve isabetsizlik gösterilemeyen, günde beş defa yeryüzünün dört bir yanında ismi bütün cihanlara ilân edilen ikinci bir insan göstermek mümkün değilse -ki değildir- o zaman kalkıp, elpençe divân durup bir kere daha, “Ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühû” dememiz gerekmez mi?

22. İleride temas edileceği üzere, O’nun nübüvvetine ve doğruluğuna en büyük şâhidlerden biri de zamandır. Geçmiş, bu şehâdeti güneş parlaklığında ifâ ettiği gibi, gelecek de güneşler parlaklığında gösterecek ve ilân edecektir. Bu gelecek baharın şafakları sökmeğe yüz tuttu bile. Evet 21. asra doğru giderken Avrupa’da ve dünyanın daha başka bölgelerinde her gün çığ gibi artan ihtidâlar, yeni tekevvünler ve maddeciliğe dayalı her türlü... “izm”lerin birer birer yıkılışı bu yeni baharın yeni yeni müjdecileri değil midir?

23. Yerli-yabancı, dost-düşman, ölmüş-sağ çok sayıda ilim adamı ve düşünürün kitapları O’nun şahsı, ahlâkı, müşkilleri çözmedeki başarısı, getirdiği nizâmın mükemmelliği ve günümüz insanının O’na olan ihtiyacı gibi konularda takdir ve hayranlıklarla doludur.