eygamberimizin Eşsiz Ahlakı da O'nun Doğruluğuna ve Nübüvvetine Delildir

1. Güzel ahlâk çekirdekler halinde insanın fıtratına dercedilmiştir. Saf fıtratın tezâhürü, temiz yaratılışın gün yüzüne çıkması ve rûhun dış aynada yansıması demek olan güzel ahlâka sahip bulunmanın en önde gelen şartlarından biri, belki birincisi terbiye ve telkindir. Evet, güzel ahlâk kendine has ortamda beslenir râsih hâle gelir.

Şimdi, Peygamber Efendimiz (sav)’in nübüvvetinden önceki ve sonraki devrelerine bakalım: En güzel ve yüksek ahlâkı O’na kim telkin etmiş ve bu mükemmel terbiye ile O’nu kim yetiştirmiştir? Annesi, babası diyemeyiz, çünkü onları çok küçükken kaybetmiştir. Dede ve amcalarının ise, içinde bulundukları toplumda O’na böyle bir ahlâk kazandırmaları hiç mi hiç mümkün görünmemektedir. Peki, kimdir öyleyse O Zât’ın mürebbîsi? Cevabını, kendi beyânıyla verelim: “Eddebenî Rabbî, fe-ahsene te’dîbî!” “-Beni Rabbim terbiye etti ve ne güzel terbiye etti!”

2. İyi veya kötü ahlâkın gelişmesinde vasatın, çevrenin ve toplumun te’siri de oldukça önemlidir. Şimdi, O’nun yaşadığı asırda, Mekke’ye gittiğimizde, insanların vahşette canavarları geçtiğini, haksızlığın, zulmün, fâiz ve sömürünün kol gezdiğini, kızların diri diri toprağa gömülüp kadınların esir pazarlarında satıldığını, çocuklara baba bulmanın zorlaşıp, Ka’be çevresinde kadınların çırılçıplak dolaştığını görürüz. Her mahallede bir câminin bulunduğu günümüz şartlarında nesilleri eğitmenin zorluğunu düşünün, bir de o asırda, o şartlarda en güzel ve en yüksek ahlâka sahip olmanın imkânsızlığını..!

3. Her peygamber gibi, Peygamber Efendimiz de Sıdk, Emânet, Tebliğ, Fetânet ve İsmet vasıflarına bihakkın ve en yüksek derecede sahipti.

4. Kendimize, çevremize ve tarih boyunca gelip geçmiş büyüklere ve büyük görünenlere baktığımızda, kendilerinde ancak belli ahlâkî güzelliklerin tezâhür ettiğini ve güzel ahlâkın her türlüsünü hemen hemen hiç kimsede göremeyiz. Kimisi cömerttir fakat, aynı derecede affedici değildir; kimi cesurdur ama, aynı zamanda cimridir. Ayrıca hiç bir ahlâkî güzellik hiç kimsede zirve noktasında temsil edilmiş değildir. Oysa O Zât’da, güzel ahlâkın her türlüsü, en üst seviyede vardı ve mütemâdiydi.

5. Bir insanda, birbirine zıt güzel ahlâkın birbirini nakzetmeyecek ve engellemeyecek derecede bulunması oldukça zordur; yani, insan cömerttir ama, bunu israf derecesine vardırabilir; tutumludur fakat bu cimrilik seviyesindedir. Cesurdur, ama bu cesurluk tehevvür noktasındadır. Halbuki O Zât, bütün güzel ahlâkı en yüce bir şahsiyet oluşturacak şekilde kendinde toplamış ve hiç bir ahlâkı, zıddının sınırına vardırmamıştır. Sözgelimi, son derece cesur ve celâdetliydi; ama aynı zamanda son derece mütevazî, halim ve selimdi. Daha da önemlisi, cesâret ve celâdeti kalbleri kırıp dökme noktasına asla varmadığı gibi, tevâzû ve affediciliği de hiç bir zaman zillet ve korkaklık seviyesine düşmezdi. Vakar ve ciddiyetinin yanında mütebessim ve huzûr verici, metin ve çetin oluşunun yanısıra alabildiğine re’fet ve merhamet sahibi; dünyaya meydan okurken de kumlar üstünde oturup bir çocukla da sohbet edebilecek kadar mütevâzi idi. Bunlar gibi daha pek çok güzel ahlâkı hem de en zirvede, birbirine karıştırmadan ve en mükemmel şekilde Zâtında toplayan, yaşayan ve ümmetine nümûne olan ancak O Zât (sav)’tır.

6. Hiç bir insan her sahada, her konuda rehber ve mütehassıs olamaz. Yüzlerce ilim dalının teşekkül etmiş bulunduğu günümüzde, herhangi bir sahada mütehassıs olma yılları almakta, belki bir ömür boyu aynı sahada çalışmak gerekmektedir. Evet, bir insanın hem mükemmel bir tıb bilgini, hem mükemmel bir komutan, hem dirâyetli bir idareci, hem bir terbiyeci, hem bir sosyolog hem de bir muallim olması âdeta imkânsızdır. Fakat, bütün bunlar Peygamber Efendimiz’de hem de en üst seviyede gerçekleşmiş bulunmaktadır. O’nun hayat-ı seniyyelerini okuduğunuzda bunu açıkça göreceksiniz. Ayrıca, değil her sahada, tek bir sahada bile ihtisas yapmak için belli zamana, gerekli araç-gerece ve sakin bir atmosfere ihtiyaç duyulduğu da düşünülünce iş bütün bütün karmaşıklaşır...

7. O Kutlu Asr’a gidin! Hiçbir pedagoji eğitimi görmeyen, hiç bir askerî mektep bitirmeyen, hiçbir içtimâî mektepten çıkış almayan; teleskop ve mikroskopla hiç bir tanışıklığı bulunmayan, hele hele okuma-yazması olmayan O Zât (sav)’ın, her sahada nasıl bir uzman gibi şaşmaz, eskimez, pörsümez, canlı ve ölmez sözler söylediğini, inkılâplar yaptığını, her sahada bir rehber ve mütehassıs gibi emniyet ve rahatlık içinde konuşup hareket ettiğine bakın!. Daha da önemlisi, bütün bu ihtisas isteyen işleri yaparken sermaye olarak sadece 23 sene gibi kısa bir zaman dilimini kullandığını, hayatının hemen tamamını çile ve ızdırap içinde, muharebe meydanlarında, cemiyetinin mes’eleleriyle haşir-neşir olarak ve ailelerini de en mükemmel şekilde idare etmeyi ihmâl etmiyerek, en mükemmel ve en son Din’in hem de asırlar sürecek prensiplerini vaz’ ederek, cihana hükmedecek bir sistem kurup yerleştirirken evet böylesi ağır şartlar altında nasıl olmuş da her sahada hakîmâne söz söyleyebilmiş..!

8. Şimdi, zaman, imkân, huzurlu ve güvenli bir çalışma atmosferi gibi şartlar isteyen pek çok mes’elede bir insanın:

a. En yüksek ve en güzel ahlâkı temsîl etmesi,

b. Her türlü güzel ahlâkın zirvesinde bulunması,

c. Yüksek ahlâkın bütününe, hiç birbirini nakzetmeden ve zıddının sahasına girmeden sahib olması,

d. Güzel bir ahlâkla arz-ı endâm ederken diğerlerini unutmaması, ihmâl etmemesi ve başka biriyle karıştırmaması, o insanın doğruluğuna ve peygamberliğine delâlet etmez mi?

9. Doktor, hastaya ve hastanın durumuna göre ilaçları değiştirir ve ilaçların dozajında da gerekli ayarlamalarda bulunur. İnsan da, diğer insanlara karşı davranışlarını, huylarını, âdet ve alışkanlıklarını ayarlama ve hesaplama durumundadır. Ahlâkî davranışlar, zaman ve zemine, makamın keyfiyetine ve muhatapların durumuna göre farklılıklar arzeder. Çoğu zaman davranışlarımızı yerine göre ayarlayamaz ve hatalar yaparız. Meselâ, bir valinin emrindeki kişilere makamında göstermesi gereken vakar ve ciddiyeti evinde de göstermesi kibir ve kendini beğenme olur. İnsanlara gösterilmesi gereken şefkat ve merhameti muharebede düşmana gösterdiğimizde, kendi insanımıza karşı zulüm ve merhametsizlik etmiş oluruz. “Yazık, uykusuz kalmasın” diye çocuğumuzu sabah namazına kaldırmamak, ona acımak değil, bilakis en büyük kötülüktür. İrşad adına, muhatabın durumunu, seviyesini ve şartları nazara almadan bütün doğruları sıralayıvermek irşad olmadığı gibi, sıraladığımız doğrular adına da hem bir ihânet, hem de cinâyettir. Aleyhissalâtü vesselâm’ın bütün söz ve davranışlarını tek tek incelediğimizde, O’nun, yer, kişi, mevki, zaman ve şartlara göre söz ve davranışlarını bütün inceliklere riâyetle nasıl ayarladığını ve bu sahada en ufak bir falso vermediğini görürüz. Bu da, O’nun (sav) peygamberliğine vâzıh bir delil teşkil etmektedir.

10. Diyelim ki, her durumda söz ve davranışlarınızı ayarladınız; irâdenizin gücünü göstererek hareket biçiminizi tayin etmeğe muvaffak oldunuz. Fakat, çok defa insan hem ânî hem de isabetli düşünmeye, karar vermeye imkân bulamadan karar verme mecburiyetinde kalır. Meselâ, bir muharebe sahasında hemen karar verme durumunda kaldığınızda oturup uzun boylu düşünmeğe kalkmanız, büyük bir mağlubiyete ve felâkete sebebiyet verebilir. Sonra, çok defa ânî verilen kararların, neticesi düşünülmeden sarfedilen sözlerin ve hesaplanmadan atılan adımların insanı içinden çıkılmaz durumlara soktuğu çok vaki’dir. Öyleyse, konuşurken, bir iş plânlarken, gelecekteki hâdiseleri, vukûu muhtemel aksülâmelleri ve karşılaşılabilecek güçlükleri hesaba katma mecburiyeti vardır. Şimdi düşünün; vereceğiniz kararlar, atacağınız adımlar ve söyleyeceğiniz sözler yalnızca birkaç gün, hattâ bir kaç ay, bir kaç yıl, ya da bir kaç asır ötesini değil, Kıyamet’e kadar gelecek bütün zamanları ilgilendiriyorsa, o zaman ne yaparsınız? Evet, her sözü, her davranışı ve her adımı asırlar boyu her devrin, her anlayışın ve her seviyenin insanı tarafından hüsn ü kabul görmüş, tatbike çok çok müsait ve en elverişli bulunmuş; karşılaşılan her türlü müşkül ve zorluklara çare olmuş.. ve zaman geçtikçe solup gitmesi bir yana, daha da tazelenip yenilenmiş, güçlenip çağın üstüne çıkmış bu insan peygamber değil de ya nedir..?

11. Sadece ana başlıklar halinde bir kaçını zikrettiğimiz bu güzel ahlâkın sahibi Zât’ı bize sorsalar, “Evet” deriz, “O bir nebîdir, Nebîler Serveri’dir. Biz de O’nun (sav) şâhidleriyiz. Evet Hak adına Hakk’ın temsilcisinin şahidleriyiz.” Çünkü, bu kadar güzel ve yüksek ahlâk ancak doğru insanlarda bulunabilir. Güzel ahlâk, ancak doğruluk toprağında yetişip, sümbül verebilir. Yalan söyleyen bir insanın daha başka söz ve davranışlarında da za’f ve lekeler bulunmaması mümkün değildir. Yalan, âdeta fâsit bir dairenin başlangıcı gibidir. Zincirleme, arkasından her türlü kötü ahlâkı da sürükler getirir. Tıpkı doğruluğun güzel ahlâkı sürükleyip getirdiği gibi. Şimdi, serâpâ ahlâk-ı âliyeyle serfirâz olan O yüce Kâmet (sav), belli ki, daha işin başında bir salih daire teşkîl edip, hak ve hakikat adına doğru, dosdoğru olarak bu ulvî vazifeye, peygamberlik misyonuna başlamış ve neticede misyonunu tam bir başarıyla noktalamıştır.

12. Aynı nükteye bir başka zaviyeden daha bakabiliriz:

Birbirine münasip ve uygun şeyler arasında meyil ve câzibe, birbirine zıt ve muhalif şeyler arasında ise nefret ve itme vardır. Seçtiğimiz arkadaşlarımız, kendi karakterimize ve düşünce dünyamıza en uygun olan kişiler değil midir? Dumanlı ve loş kokulu yerler kendilerine uygun kişileri çekerken, Allah’ın evleri ise belli ki kendilerine münasip kutluları çekecektir. Evet, doğruluk da daima doğru insanları çekip, sînesinde barındıracaktır. Öyleyse, bu güne kadar milyonlarca doğruluğu müsellem insanları kendine celb ve cezbeden insan acaba doğruluğun özü ve hülâsası olmaması mümkün müdür? Cezbeden en güzel olunca, cezbedilen de güzel olmalıdır. O ne yüce ve erişilmez bir câzibedir ki, asırlardır milyonları meczûb hâle getirmiştir.

13. Böylesine yüce ve güzel ahlâka sahip olan bir insanda, elbetteki izzet-i nefis, haysiyet; şeref bulunacaktır ve O bu haliyle aslâ, yalana, hileye tenezzül etmeyecektir.

14. Beşer tarihinde hiç bir insanın hayatı, söz ve davranışları, Peygamberimiz’inki kadar araştırılmamış, araştırılıp tesbit edilmemiş ve pratikte de yaşanmamıştır. Ayrıca, bugün bütün yeryüzünde, hem de araya boş bir zaman parçası girmeden günde beş defa ismi “Allah” ismiyle birlikte anılan yalnızca O (sav)’dur.