ünnet ve Hadis
Hadîs, Resûlü Ekrem (as) Efendimiz Hazretlerinin akvâl, ef’âl ve ahvâlini “söz, fiil ve davranışları” bildiren ilimdir. Çokları, sünnetin takrîrî kısmını da ef’âli içinde zikretmişlerdir. Öyle veya bu şekliyle bizim arz etmeyi düşündüğümüz hususu çok alâkadar etmediğinden üzerinde durmayacağız.

Efendimiz’in akvâlinden murad: Kurân’ın (vahyi metlûv) dışında olan mübârek sözleridir. Fiillerinden murâd ise, zât-ı risâlet-penâhilerinden sâdır olan efâldir, büyük bir kısmı itibariyle bunlara uymakla mükellef sayılırız. Bu arada, Sultân’üs-Sekaleyn Efendimiz’in âdet kabîlinden olan işleriyle, şahsı ile alâkalı sünnetlere uymak mecburiyeti olmasa bile, bunlara dahi halis bir niyetle ittiba’, âdetleri ibadet haline getirmesi ve O’nun mübârek davranışlarıyla hedeflenen noktalara yönel-meyi netice vermesi bakımından sevap ve bereket kaynağı olacağında şüphe yoktur.

Fıkıh ilminde bu ikinci nevi fiiller bahis mevzû değil ise de, hadîs ilminde her zaman üzerinde durulagelmiştir. Efendimiz’in ahvâli, hadîsçilerce hadîs muhtevasına dahil, ama, fıkıhçılarca hariçtir. Fakîhler derler ki; Efendimiz’in ahvâli, ihtiyârî fiiller nev’inden ise, o, efâl-i nebevîyeye zâten dahildir. Yok, şeref-i nev-i insanın, şemâil-i şerifeleri, mîlâd-ı nebevî’leri, O’nun zaman ve mekânı gibi siyer kitaplarında zikredilen ve şer’î hükümlere esas teşkil etmeyen hususlardan ise, o, fukahânın maksadının dışında kalır ve teşrîde de esas değildir. Oysa ki, hadîsçilere göre, Efendimiz aleyhi ekmel’üt-tehâyâ’ya izâfe ve isnâd edilen her şey hadîstir ve hadîsçinin iştigâl sahası içine girer.

Sünnete gelince, Hazreti ferîd-i kevn ü zaman Efendimiz’e izafe olunan söz, fiil ve takrirlerin umumuna denir ki, usul-ü fıkıh ulemâsına göre hadîsin mürâdifi sayılır.

Biz, burada şimdi, bu çok geniş ve şümullü mevzû üzerindeki söylenmesi gerekli olan hususları, işin mütehassıslarına bırakarak sünnetin tespitiyle alâkalı bir-iki önemli meseleyi kuşbakışı arzetmeyi düşünüyoruz.

Sünnet; Allah Resûlü ve O’nun nurlu ashâbının yaşadığı çağdan günümüze kadar, kitabın yanında korunup-kollanan ve her asırda yüzlerce dev-âsâ insanın, kabullenip hemen her meselede müracaat ettiği tertemiz ilâhî bir kaynak ve teşrîde de ikinci esastır.

Kur’ân-ı Kerim, pek çok âyetiyle Hazreti Seyyid’ül-beşer ve O’nun sünnetine uymayı emrettiği gibi, pek çok sıhhatli ehâdîs-i şerîfe de, yine sünnete ittibâın önemi ve onun teşrîdeki yeri üzerinde durmaktadır. Denebilir ki, hemen her devirde aklının altında kalıp ezilmiş bir-iki nasipsiz istisnâ edilecek olursa, sünnet, din ve dînî hayata esas teşkil etmesi bakımından bugüne kadar hep Kurân’la beraber mütâlaa edilmiştir. O, Kur’ân'la o kadar içli-dışlı ve o kadar beraberdir ki, ne onu Kur’ân-’dan, ne de Kur’ân’ı ondan tecrit etmek mümkün değildir.

Sünnet, Kurân’ın mübhem kısımlarını tefsîr, mücmel yerlerini tafsîl, mutlak olan hükümlerini takyit, âm olan kısımlarını da tahsîs etme gibi Kur’ân’a âit hizmetleriyle âdeta onunla bütünleşmiş gibidir.

Namazlar, rükünleri, şartları, sıhhat ve fesâdı sünnet ve âdâbıyle; hac, ifradı, kıranı, temettü’ü ve bütün teferruatıyla; zekât, nisâbı, nevileri ve edâ keyfiyetiyle, Kur’ân’da mücmel olarak zikredilip de, sünnetle ayrıntılı bilgi verilen meselelerin sadece bir kaçıdır. Kur’ân-ı Kerim’de miras âyetlerinin âm olarak zikredilmesine rağmen, peygamberlerin mallarının miras olmayacağı, birbirine mirası olanlar arasında katlin mirasdan mahrumiyete sebebiyet vereceği sünnetle tahsîs edilen ahkâmdandır. Bundan başka, Kur’ân-ı Kerîm’de mutlak olarak zikredilen pek çok hükümler vardır ki, onlar da yine sünnetle takyit edilmiştir. Bu arada, Kur’ân-ı Kerim’in birtek kelime ile dahi temas etmediği ve müstakilen sünnetle ele alınan meseleler de az değildir. Ehlî eşeklerin ve yırtıcı hayvanların etlerinin haram edilmesini, hala ve teyze üzerine yeğenlerin izdivâcının yasaklanmasını bu cümleden sayabiliriz.

Bu itibarladır ki, ilk asırdan bugüne kadar, Kurân’ın yanında sünnet de aynı ihtimama mazhar oldu; “kitap” gibi kaydedildi; üzerinde müzâkereler yapıldı ve eslâfdan ahlâfa kitaplar ve kitapçıklar halinde intikal etti.

Allah Resûlü, hayât-ı seniyyelerinde, kendine itaat etmeyi ve sünnetine uymayı dinin bir parçası sayıyor; söylediği her sözün arkadan gelecek nesillere ulaştırılmasına teşvikte bulunuyor.. hatta ashâbına uzak yerlerden hadîs dinlemeye gelenlere mülâyim ve yumuşak davranmayı emrediyor ve söylediği sözlerin mutlaka dinlenip-bellenmesi için tahşîdât yapıyor.. muhataplarının anlayıp ezberlemelerine yardımcı olmak için yerinde konuştuğu şeyleri birkaç defa tekrar ediyor ve yerinde de mübarek sözlerinin kaydedilmesini tavsiye buyuruyorlardı.

Beri taraftan ashâp-ı kirâm efendilerimiz de, bütün bir hayatı talim etme vazifesiyle gönderilmiş olduğuna inandıkları bu Şeref-i Nev’i İnsan ve Ferîd-i Kevn ü Zaman’ın, değil dinin esaslarına taalluk eden söz ve davranışları, O’nun tabiî hâl ve hareketlerini dahi, hassasiyetle takip ve tespit ediyor; sonra da duyup-işittiklerini tekrar bertekrar aralarında gözden geçirip ya hâfızalarına alıyor veya defterlerine işliyorlardı. O’ndan intikâl eden her şeyi en mübârek bir hâtıra, en muhteşem bir emanet sayarak tek kelimesinin dahi zâyi’ olmasına gönülleri râzı olmayan bu müstesna cemaat, hayatlarını bu mukaddes emanete karşı hep emniyet duygusu içinde sürdürdüler.

Ayrıca, O’ndan gelen her beyan ve mesajı, sabah-akşam gökten gelmiş semâvi sofralar kabûl eden ve ilâhî emirlere karşı arzuyla dolu, alabildiğine kadirşinas bu topluluk duyup işittiği bu ışıktan fermanları âdeta, âb-ı hayat gibi içiyor ve tek damlasını da zâyi’ etmiyordu. Aslında düşünceler, olabildiğince saf, gelen mesajlar çok yeni ve tâze, sîneler iştiyakla buhur-buhur, anlatılan şeyler de ebedî mutlulukla alâkalı, hatta onun altın anahtarı mesabesinde olunca, ne sünnete karşı lâkayd kalınabilir, ne yıllanan şeyler hâfızalardan silinir, ne de onun içine başka şeyler karıştırılabilirdi. Ve öyle de oldu. Zaten, hayatını doğruluğu ikâmeye vakfetmiş ve yalanın her çeşidine kapalı bu ruh insanları, doğrunun tek zerresinin dahi zâyi’ olmasına gönülleri râzı olmadığı gibi, yalan ve hilâf-ı vâkiye karşı da tavırları tamdı. Muhalfarz, içlerinden biri yalana tenezzül edecek olsaydı, yüzlerce ağızdan yükselen protesto sesi, bu yalancı solukları boğacak ve teşebbüs edecek başka kimselerin içine de korkular salacaktı. Böyle bir tavır ve tutum az da olsa, bir kısım cüretkârlara karşı yapılmadı da değil...

Evet, ashâp-ı kirâm, hem sünnetin tespiti vazifesini, hem de muhafazasını tekeffül etmiş bulunuyorlardı. Bu hususta muhkemâta tevfîkan geliştirdikleri bir kısım tahkîk metotlarıyla, duydukları her şeyi kritiğe tâbi tutabiliyor, râvîyi istintâk edebiliyor, rivâyet edilen her şeye şâhid istiyor ve çeşit çeşit mihenklerden geçirerek hadîsi öyle kayd ve tespit ediyorlardı.

Bu arada, Efendimiz (as)’dan duyduğu şeyleri yazan sahâbenin sayısı da az değildi. Aslında hadîsler de tıpkı Kur’ân-ı Kerim gibi şeref-vücuduyla beraber kaydediliyordu; ama, gayr-ı resmî ve hususî defterlere. Hadîsin kayd ve tespitinin Ömer b. Abdülazîz’le başladığını söyleme doğru olsa bile eksiktir. Zirâ Ömer b. Abdülazîz döneminde yapılan şey devlet emirnâmeleriyle resmi tedvîndir. Bu da tıpkı, Hz. Ebu Bekir döneminde, hâfızların hâfızasında, değişik cisimler üzerinde yazılı bulunan Kur’ân âyet ve sûrelerini biraraya getirme gibi, bir resmî cem’ ve tedvîndi.

Yoksa, Hazret-i Sahib-i Risâlet-Penâhîleri zamanında, O’ndan sâdır olan her şey yazılıyordu ki, bunlar arasında, daha sonra çok iştihar eden Abdullah b. Amr b. Âs’ın “Es-sahîfe’t-üs-Sâdıka”sı, Hemmâm b. Münebbih’in “Es-sahifet-üs-Sahî-ha”sı, Zeyd b. Ali b. Hüseyîn’in “El-Mecmû”u çok meşhur olmuş ve tedvînin resmileşip yaygınlaştığı dönemde de sonraki müdevvenâta birer kaynak teşkil etmişlerdi.

Ashâb-ı Kirâm, hadîslerin kayd ve tespitine hassasiyet gösterdikleri ölçüde orijinalini muhafaza mevzûunda da fevkalâde titiz davranıyorlardı. Aişe validemiz hadîsleri kelimesi kelimesine nakle alabildiğine hassasiyet gösteriyor, İbn-i Ömer bir harf bile değiştirmeden rivâyet etmeye çalışıyor, İbn-i Mes’ûd ve Ebu’d-Derd⒠gibi kibâr-ı ashâb, hadîs rivâyeti denince sıtmaya tutulmuş gibi tir tir titriyor ve neden sonra ağzından birkaç kelime çıkıyor ve kendimden kelime karıştırırım endîşesiyle bazıları da hiç mi hiç rivâyete yanaşmıyordu.

Tâbiîn-i kirâm’ın da bu meseleye aynı titizlikle yaklaştıklarını söylemek mübalağa olmasa gerek. Saîd b. Müseyyeb, Şa’bî, Alkame, Sevrî bu hassasiyetin büyük temsilcilerinden sayılıyorlar. Zaten daha sonraki dönemlerde, hem senet ve metnin tahkîki, hem de ricâl kitaplarının tedvîni, silik sözlerin hadîs cevherleri arasına girmesini bütün bütün zorlaştırıyor idi ki, zannediyorum dinî metinleri bu ölçüde hassâsiyette kritiğe tâbi tutan, İslâm ümmetinden başka bir ümmet de yoktur.