fendimiz'in (sav) Tebliğ Hayatında Sevgi ve Müsâmaha
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sav) mübarek hayat-ı seniyeleri, adeta bir dantela gibi hep sulh ve hoşgörü üzerine örgülenmiştir. Bir kere, İslamiyet'te sulh esastır. Kur'an-ı Kerim'de, konuyla alâkalı misal teşkil edecek pek çok ayet-i kerime gösterilebilir. Mesela, bunlardan birinde, Allah Rasulü'ne (sav) hitaben "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de yanaş ve Allah'a tevekkül et, çünkü O, İşiten'dir, Bilen'dir." (Enfal, 8/61) buyurularak, iki ordunun karşı karşıya gelip harp ettiği ve kan döküldüğü bir atmosferde bile düşmanın savaşmaktan vazgeçip anlaşmaya yanaşması halinde dahi hissi davranmayıp onlarla anlaşmaya gitmesi ve sonra da Allah'a tevekkül etmesi emredilerek, konuyla alâkalı evrensel bir prensip ortaya konmuştur. Dolayısıyla temel esprisi, sadece sulh zamanında değil, savaş zamanında bile anlaşma ve uzlaşmadan yana olan bir dinde, kavga etmek ve vuruşmaktan söz etmek onun tabiatına bütün bütün terstir.

Şahıs Farkı Gözetmeme

Nebiler Serveri'nin (sav) misyonu, dinini anlatmaktı ve O, hayatı boyunca hiçbir şahıs farkı gözetmeden dini herkese tebliğ etti. O kadar ki, siyer ve meğâzi kaynaklarında görüldüğü şekliyle O Sulh İnsanı, Ebu Cehil gibi en azılı düşmanlarına bile belki yüz defa, hem de hiç bıkıp usanmadan dinini anlatıvermişti. Çağının büyük dahilerinden biri sayılan Muğire ibni Şube, İbni Kesir'in Siyer'inde naklettiğine göre Allah Rasulü'nün İslam'ı tebliğiyle alâkalı şunları nakleder: "Allah Rasulü (sav) yine bir keresinde karşımıza çıktı; o tatlı, enfes ve ruhlara işleyen üslubuyla dinini bir kere daha anlattı ve "Kûlû la ilahe illallah tüflihu=La İlahe illallah deyin, gerçek kurtuluşa erin", yani kalpte doygunluğa ulaşın, gönüllerinizdeki cennet çekirdeği iman nüvesini inkişaf ettirin ve öbür dünyanızı teminat altına alın, deyiverdi. Orada bulunan Ebu Cehil, O'nun bu davetine alaylı bir şekilde şu saygısız karşılığı verdi: "Ya Muhammed! Eğer bütün bunları, bizi Allah huzurunda tebliğine şahit tutmak için yapıyorsan, bir daha bana tebliğde bulunma. Ben orada, "O vazifesini yaptı, dinini anlattı" diye şehadet ederim." Zaten o, her zaman böyle saygısızca mukabelede bulunurdu. Ebu Cehil'in böyle edepten uzak ifadelerle küçümseme ve hakaretlerde bulunmasına rağmen, Fahr-i Kainat Efendimiz (sav) onunla her karşılaşmasında, ona İslamiyet'i anlatmış ve hiçbir zaman bu tür hakaret ifade eden söz, tavır ve davranışlardan ötürü de o üstün insanî üslubunu değiştirmemiştir.

Sen Kerim Oğlu Kerimsin

İnsanlığın İftihar Tablosu'nun insanlara karşı o engin sevgi, şefkat ve hoşgörüsüyle alâkalı hadiselerden biri de Mekke'nin fethi esnasında cereyan eder: Fetih gerçekleştirildikten sonra herkes O'nun etrafında toplanır ve o Rahmet Güneşi'nin gözünün içine bakarak kendileri hakkında vereceği kararı beklemeye başlarlar. Oysa ki, o anda bile, içlerinde Ebu Cehil'in oğlu İkrime'nin de bulunduğu küçük bir grup, Müslümanların Mekke'ye girmesine karşı koymuş, kan dökmüş ve son olarak bir kere daha şiddet ve intikam duygularını körüklemişlerdir. İşte atmosferin böyle olabildiğine gergin olduğu bir anda Allah Rasulü (sav), heyecan ve endişeyle titreyen Mekkelilere, "Şimdi size ne yapmamı bekliyorsunuz?" diye sorar. Esasen O'nun nasıl soylu, affedici ve civanmert bir insan olduğunu çok iyi bilen bazı Mekkeliler, "Sen kerimsin, kerim oğlu kerimsin" şeklinde duygularını dile getirirler. O'nun hedefi ne mal ne mülk ne hükümdarlık ne iktidar ve ne de toprak fethetmektir; O'nun hedefi insanların kurtuluşu ve onların kalplerini fethetmektir. İşte bu Sevgi ve Muhabbet İnsanı, düşmanlarına karşı kararını şöyle açıklar: "Size, bir zaman Yusuf'un kardeşlerine dediği gibi derim: Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi'dir. Gidiniz, hepiniz hürsünüz." Aslında bu yaklaşım, "İçinizde herhangi bir burkuntu duymayın. Ben kimseyi cezalandırma niyetinde değilim. Herkes karakterinin gereğini sergiler. Siz, bir dönemde kendi karakterinizi sergileyip üslubunuzu ortaya koydunuz. Benim üslubum da işte budur." demek gibi bir şeydi.

İkrime bin Ebi Cehil

Medine'ye dönüldükten sonra, Mekke'nin fethinde kan dökmüş bulunan İkrime bin Ebi Cehil, kaçtığı beldeden hanımı Ümmü Hakim vasıtasıyla ikna edilip uzun bir deniz yolculuğundan sonra Nebiler Serveri'nin (sav) huzuruna getirilir. Huzura alınmadan önce çevresindekiler, af dilediği takdirde Allah Rasulü'nün kendisini affedeceğini söyler ve İkrime henüz huzura girmeden ihtimal, Allah Rasulü (sav), "İkrime geliyor. Babası hakkında yakışıksız sözler söyleyerek kendisini incitmeyin." diye yanındakileri uyarır. İkrime, içeri girince de, "Merhaben bi'r-rakibi'l-Muhacir= Gemiyle hicret edip gelene merhabalar olsun." der. Böylesine hiç ummadığı sevgi ve muhabbet dolu bir sözle karşılanan İkrime, daha sonraları, "Yaşadığım sürece Allah Rasulü'nün bu davranışını hiç unutamadım." diyecektir. İkrime, Müslüman oluşunun üzerinden 4 yıl geçtikten sonra Yermük'te "Ya Rasulallah! Rakib-i Muhacir Sana karşı yaptığı kötülüklerin karşılığında, beklediğin iyiliği yerine getirdi mi?" şeklinde mırıldanarak son nefesini verir ve şehitler zümresine katılır.

Kur'an ve Sünnet'te Cihat

Evet, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Allah Rasulü'nün (sav) tebliği, O'nun misyonu; tebliğ ettiği hakikatleri temsili, yani söylediklerini bizzat hayatında tatbik etmesi ise vazifesidir. Zaten O'nun temsili her zaman tebliğinin önünde olmuştur. Buraya kadar anlattıklarımız, Nebiler Serveri'nin (sav) genel durumudur. Ne var ki bazıları, Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniye'de 'cihad'ın varlığı ve teşviki ile Allah Rasulü'nün evrensel sevgi ve muhabbeti, birbiriyle çelişki teşkil ediyor gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Oysa ki cihat, hususi şartlara bağlı, bazen can, mal, din, nesil, vatan ve namus gibi değerleri müdafaa, bazen de, Allah'ın Kelimesi'ni yükseltme yolundaki engelleri ortadan kaldırma adına gerektiğinde müracaat edilen bir aksiyondur. Günümüzde gerek bilgisizlikten ve gerekse de kasıtlı olarak bu iki durum birbirine karıştırılmaktadır. Halbuki sevgi, muhabbet ve hoşgörü en engin buutlarıyla, Rahmet Peygamberi'nin (sav) huzur ve saadet dolu, kendi ifadesiyle "asırların en hayırlısı" olan gül devrinde yaşanmış ve adeta zirvede temsil edilmiştir.