fendimize Salât ü Selâm
Salat u selam, Allah Rasulü (sav) hakkında Cenabı Hakk'a yapılan bir duadır. İnsanlığın İftihar Tablosu da, "Yanında adım anıldığı halde bana salat u selamda bulunmayanın burnu yerde sürtülsün" ifadeleriyle bu konuda bizzat kendisi tahşidatta bulunmuştur. Dolayısıyla sözlü olarak söylediğimizde yaptığımız gibi, O'nun mübarek isimlerini yazdıktan sonra da "Sallallahu aleyhi ve sellem", "Aleyhissalatu vesselam" veya bunların kısaltması olan (sav) ve (as) ifadelerini yazmak lazımdır. Fakat burada "lazım"dan muradımız, şer'i mânâda "mutlak lazım" değildir. Zira insanın hayatında bir kere mi, yoksa Efendimiz (sav)'i her anışında mı salat u selam getirmesi gerektiği konusunda ulema arasında ihtilaf vardır.

Salat u selam getirirken, bir taraftan nam-ı celil-i Muhammediyi yadetmek, beri taraftan da, bir İmam-ı Rabbani, bir Üstad Bediüzzaman edasıyla, her zaman değişik tazimat ve tekrimatla hislerimizi ifade etmek ve böylece O Zat'ı içimizde daima taze tutmak ise, O'na karşı ayrı bir vefa borcudur.

İslam Hukuku

İbadetlerle alakalı hususlar bir yana, hukukun sair alanlarında, İslam fıkhının günün gerçeklerine cevap verme noktasında, yani bir tenkih ve tanzime tabi tutulması gerektiğinde şüphe yok. Evet, elimizdeki mevcud fıkıh kitaplarında, değişik konularla alakalı az da olsa, hiç olmazsa bazı mes'elelerde kaynakların mutlaka yeniden gözden geçirilmesi gerektiği inancındayım. Bu, idari konularda böyle olduğu gibi, ticari, adli, medeni alanlarda da böyledir.

Bu noktada;

1. Usulü fıkhın yeniden gözden geçirilmesi ve geçmiş müdevvenat bütünüyle taranarak alternatif bir usulün ortaya konulması şarttır.

2. Şimdiye kadar belli ölçüde gelişmiş bulunan miras konusu yeni baştan bir kere daha tertib ve tensike tabi tutularak, kollektif ictihat ve tercih hey'etlerinin içtihatlarında, ya da tercihlerinde bunlar da mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Tabii eski devirlerdeki örf ve adete bina edilen hükümlerin günümüzün şartlarına göre kritik edilmesinde de zaruret vardır. Zira, günümüzdeki örf ve adetler o dönemden çok farklıdır. Hükmün menatının değiştiği bir yerde, aynı içtihadı günümüze yansıtmak doğru olmasa gerek.

3. Ayrıca, içtihadi hükümlere ihtiyaç duyulan alanların çok iyi tespit edilmesi ve bu noktada her hangi bir boşluğa meydan verilmemesi çok önemlidir.

4. Bir kere daha vurgulamada yarar var; bütün bu faaliyetlerin mutlaka bir heyet tarafından gerçekleştirilmesi şarttır. Bu fikri tam 25 yıldır savunuyorum. Fikir dağınıklığına, merci karışıklığına sebebiyet verir düşüncesi ile de zaruri durumlar hariç, yeni içtihadi hükümler ortaya koymaya karşı olduğumu hep ifade ediyorum. Zira özellikle günümüzde meseleler, o kadar girift ve içiçe bir hal arz etmektedir ki, iktisadi, siyasi, içtimai, vb. gibi hususların birden değerlendirilmesi gerekli olan meselelerde, ne kadar uzman da olunsa, her halde sadece saf dini perspektiften bakıp ona göre hüküm verme doğru olmasa gerek. Evet, bir din aliminin hem sosyolog, hem psikolog, hem iktisatçı vb. olamayacağına göre, o zaman bu işi ancak, uzman kişilerden oluşacak bir heyet halledebilir diye düşünüyorum. Mesele, bütün İslam aleminin meselesi olduğu için heyetin uluslararası seviyede teşekkülü de üzerinde durulmaya değer ayrı bir konu.

Kur'an'ın Anlaşılabilmesi İçin

Kur'an'ı bütün derinlikleriyle kavrama, aslında her müminin vazifesi cümlesindendir. Ancak, buna muvaffak olan insan sayısı bugün oldukça azdır zannediyorum.

Kur'an'ı, bahsi geçtiği şekilde kavrayabilmek için birçok dinamiğe ihtiyaç vardır. Bunlar arasında Kur'an diline yani arapçaya vakıf olmayı ilk sıraya koymalıyız. Ne var ki; tek başına arapça bilmek de yeterli değildir ve olamaz da. Kur'an'ı sürekli kendine nazil oluyor gibi okumak.. Hz. Muhammed (s.a.s.)'ı tanımak.. Kur'an'ı tanımak uğrunda ısrarla çalışmalara devam etmek.. saffet, samimiyet ve ihlası hiç elden bırakmamak.. esbab-ı nüzul, usul-ü tefsir gibi ilimleri bilmek.. ilahi varidata açık bir sineye sahip olmak.. müfessirlerin, müçtehitlerin hangi ayetlerden ne anladıklarına muttali olmak... gibi hususları sıralayabiliriz.

Bu arada Seyyid Kutup, Elmalılı, Razi, Bediüzzaman ve benzeri devasa şahsiyetlerin eserlerinin Kur'an'ı kavramada bizler için çok önemli olduğuna inanıyorum. Bunlar bizim düşünme ufkumuzu açacak, yaklaşım usülleri gösterecek ve böylece yola ta başından değil de, belki de ortadan girmemizi sağlayacak ve zaman kaybımızı önleyecek çarelerden bazılarıdır.

Aldatmak ve Şeytan

"Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yerinden oynat; onlara karşı süvarilerinle, piyadelerinle haykırarak yürü; mallarına ve çocuklarına ortak ol; onlara vaadlerde bulun. Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey vadetmez. Şurası muhakkak ki, benim (ihlaslı) kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin olamaz. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter." (İsra, 17/64,65)

İblis, Allah'tan Hz. Adem ve zürriyetini kandırabilmek için mühlet isteyip de gereken mühlet kendisine verilince, Cenab-ı Hakk O'na; "Git sana mühlet verdim!" der ve ardından da, ayette geçen hususlar sıralanır. (İsra, 17/62,63)

Şeytanın sesi, günaha davetidir. Münasebetsiz şarkı, türkü, hayasızlık vb. bütün bunlar, şeytanın sesine ve davet şekline dahildir. "Böyle yap" diye emredilmesi ise, şeriat-ı fıtriye açısından bir izin ve müsaadedir.

Celb, haykırmaktır. Şeytanın atları ise, her devrin binek vasıtalarıdır. Şeytan, hem bunlarla hem de bunlar olmadan celb etmektedir. Yani şeytan ordusunda bulunanların bazısında bu vasıtalar var, bazısında da yoktur. Ya da bu, çok çalışmaktan kinayedir.

Şeytanın Mal Ortaklığı

Şeytanın mal ortaklığı, her türlü kötü kazanç ve gayr-i meşru alım-satımdır. Ayrıca faiz, gasp, hırsızlık ve fasit muamelelerin hepsi de buna dahildir. Her an insanla beraber bulunmaya çalışan şeytan, ticarette de insanla beraber bulunur. Ticareti onun hile ve oyunundan kurtarabilmenin yolu, Allah Rasulü (s.a.s)'nün gösterdiği yoldur: "Ey tüccarlar! Şeytan ve günah, alış-verişte hazır bulunur. Alış-verişinizi sadaka ile karıştırın!"

Evlatta ortaklığa gelince, bu zinaya davettir. Ayrıca çocuklara verilecek İslam dışı ahlak ve eğitim de bu manaya dahil kabul edilmiştir. Sonra çocukların sapık fikirlere sahip olması da, düşünülebilecek olan hususlardandır. Ayrıca çocuk olmaması için başvurulan vicdan dışı bütün tedbirler ve mutlak bir ifadeyle kişinin evladı üzerinde yapabileceği bütün tasarrufların kötüye kullanılması, şeytanın evlatta bir çeşit ortaklığıdır.

Şeytanın Kişiyi Teşviki

Şeytanın bütün maksadı, insanı, batıl itikad ve amellere teşvik; hak, hakikat ve itaatten nefret ettirmektir. Teşvik, ancak yapılacak olan şeyin hiç bir zararı olmamakla beraber büyük menfaatleri olacağını telkin etmekle; nefret ettirmek ise, tam aksine faydasız ve zararlı olduğunu söylemekle mümkün olur. Onun için şeytan bir günah ve masiyete davet edeceği zaman evvela, bu işte hiçbir zarar olmadığını söyler. Bu da şu telkinlerden birisiyle olur: "Ahiret diye bir şey yoktur(!) Ne Cennet, ne de cehennem vardır. Dünya hayatından başka bir hayat da yoktur. Öyle ise, bu işi yapmakta ne zarar var(!)" Bunu söyledikten sonra da, o günahtaki lezzet ve zevk çeşitlerini sayıp döker ve "hayat böyle yaşamakla hayat olur" der.

İtaatten nefret ettirmesine gelince, şeytan, evvela bu işin lüzumsuz olduğunu söyleyerek telkinde bulunur ve "Cennet, cehennem, sevap, günah yoktur" der. Sonra da ibadetlerin ne kula ne de Mabud'a hiç bir faidesi olmadığından bahisle "Allah'ın, senin ibadetine ihtiyacı mı var?" v.b gibi sözler söyler. Bunu söyledikten sonra da ibadetteki külfet ve meşakkati nazara verir ve "Madem Cenab-ı Hakk'ın bizim ibadetimize ihtiyacı yok, öyle ise biz niçin ibadetlerimizi kendi isteğimize göre yapmıyoruz?" der. Böylece insanı itaatten nefret eder hale getirir. Halbuki şeytanın telkin etmeye çalıştığı bu sualin cevabı gayet basittir. Şöyle ki:

İbadet duygusu insanda Cenab-ı Hakk'ı bilmeye terettüp eden bir keyfiyettir. Yani insan, bir tarafta bu muhteşem kainatı yaratan Zat'a delalet edecek nizam ve intizam arz eden baş döndürücü tabloları görür; görür ve sonra da bu fevkalade nizamı vaz eden nizam sahibi Nazım'a intikal eder. İşte böyle, dikkat ve ibretle kainata bakabilen kişi, hiçbir şeyi gayesiz, nizamsız göremez ve dolayısıyla kendisinin de bu nizama göre hareket etmesi gerektiğini anlar.

Varlığın Güzel Yönünü Görmek

Bundan sonra insan, varlığa güzellik ve estetik yönünden bakar, onu öylesine güzel, o kadar harika bulur ki, adeta daha güzelini tasavvur etmek imkansızdır. İnsanın çehresinden zeminin yüzüne, ondan semanın yıldızlarla yaldızlanmış simasına kadar öyle büyüleyici bir güzellik, öyle baş döndürücü bir eda ve insanı çıldırtan öyle tatlı bir şive vardır ki, bu renk ve bu ahenk cümbüşünü görüp de, bu muhteşem ve sihirli meşheri sergileyen Zat'ı iliklerine kadar hissedip duymamak mümkün değildir...