İÇİN PEYGAMBERE İHTİYAÇ VAR ?

       İnsan irade sahibi bir mahluk . Dilediği şeyi konuşabiliyor, birkaç heceye mahkum değil . istediği yöne gidebiliyor, belli bir mekana hapsedilmemiş. Ve insan toplum hayatı süren bir varlık . diğer insanlarla çok yönlü bir münasebet içinde ; bir alışveriş halinde.

   Komşu varlıklara bir göz atalım . Arslan daima vahşi , koyun her zaman uysaldır. Elma ağacından hurma, çam ağacından vişne bekleyemeyiz .karganın kendine göre bir üslubu vardır, ondan bülbül nağmesi işitemeyiz. Bülbülünde melediğine şahit olmamışızdır.

   Ama insan öylemi, canlısıyla cansızıyla alemdeki birçok karakteri adeta bünyesinde toplamış. Taş gibi sertte olabiliyor, pamuk gibi yumuşak da . onunda hem vahşisi var, hem uyumlusu , merhametsizlikte nice canavarları geride bırakanlar yok mu?

   İşte bu yapısı , bu istidatı, bu karakteri içindir ki insan , imtihana tabi tutulmuş. Cennet ve cehenneme o aday kılınmış. Yol kavşağına o oturtulmuş. İsterse inanabilir, isterse inanmaz. Dilerse alim olur , dilerse cahil kalır. Başkasının hukunu çiğneyebilirde koruyabilirde. Dilinden hem yalan çıkabilir hem doğru. Eli okşamaya da incitmeye de aynı ölçüde müsait. Ticaretin dürüstünü de sahtesini de yapabiliyor.

   Öyle ise her yöne gidebilen dilediğini yapabilen , her türlü konuşabilen bu varlık için bir mürşit bir yol gösterici gerekiyor.

   Bu hidayet rehberi sadece akıl olamaz. Akıl, fizik sahasında karşısında kainat kitabını alır. Düşünür çalışır, yorulur, nice denemeler , nice tahliller yapar ve sonunda bir noktaya ulaşır. Ama bu akıl şu varlık alemini kimin yarattığını , insandan neler istediğini, hangi işlerinden razı olacağını , ölüm ötesinin hangi beldeye çıktığını ve böyle daha nice soruları cevaplandıracak güçte değildir. İşte insan aklının bu acizliği , ona yol gösterecek bir rehberi zaruri kılar. Bu rehber ise peygamberdir.  

NÜBÜVVETİN DELİLLERİ 

Mevcudat içinde hiç bir varlık gayesiz ve vazifesiz yaratılmamış ve hiç bir canlı rehbersiz  bırakılmamıştır. Karıncayı meliksiz, arıyı beysiz, balıkları ve kuşları rehbersiz bırakmayan Allah(cc), elbette insanları da peygambersiz bırakmayacaktır.

İnsanlar, akıllarıyla  kainatta cereyan eden hadiselere bakıp, Allah’ı bulsalar bile, yaratılışlarındaki gaye ve hikmeti, nereden gelip, nereye gittiklerini ve ibadetlerinin keyfiyetlerini peygambersiz bilemezler.

Cemiyet halinde yaşamaya mecbur olan insanların, aralarındaki muamele ve münasebetleri tanzim, hayat kanunlarını  ta’lim  ve cemiyeti adalet, hakkaniyet üzerine oturtacak  mürebbiler peygamberlerdir.

Evet peygamber nasıl su içileceğinden , hasta ziyaretinde nelere dikkat edileceğine, diş temizliğinden  yatakta yatış şekline kadar yaşamın  en ince ayrıntılarının hakkın rızası dairesinde nasıl geçirilmesi gerektiğini öğreten örnek insanlardır. Dolayısıyla  hem  dinin yaşanamayacağına dair itirazlara (insan olması yönüyle ) fiilen cevap vermesi hem de kitaplara sığdırılamayacak  ayrıntıları yaşayarak göstermesi gibi nedenlerden dolayı peygamberlerin gönderilmesi  beşerin doğru yolu bulmasını sağlamıştır.

Şimdi nübüvvetin delillerine  bakalım; 

A) PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMU ESNASINDAKİ OLAYLAR VE RİSALETİNDEN ÖNCEKİ HAYATI O’NUN PEYGAMBERLİĞİNE DELİLDİR  

Dünyaya teşrifi esnasında Mecusi’lerin İstahrabat’daki bin yıldır yanan  ve ilah kabul edilen ateşinin sönmesi, kutsal kabul edilen Sava gölünün bir anda kuruması, Kabe’de yerlerine kurşunla perçinlenmiş putların yıkılması, Medâin deki Kisra Sarayı’nın ön dört burcunun yıkılması gibi meydana gelen olağanüstü hadiseler, çocukluk devresinde yakınlarının O’nun (s.a.v.) olduğu evin bereketlenmesi ve bir bulutun onu takip etmesi gibi    müşahedeleri ve gençliğinde ferasêt sahiplerinin kendisinde sezdikleri ma’nâlar, O’nun gelecekte çok büyük bir vazife altına gireceğinin  anlamlı ifadelerinden başka bir şey değildi.... 

B) PEYGAMBERİMİZİN DÜŞMANLARI BİLE O’NUN SIDKINA ŞÂHİTTİRLER 

1-) Düşmanları O’nu yalancılıkla itham edemiyor, getirdiklerini ret ve inkar edemiyor, sadece “sihirbaz, şâir, mecnun” yakıştırmalarında bulunuyorlardı. Mevcudiyet ve hakikatini inkar edemedikleri mu’cizelerine de “sihir” deyip geçiyorlardı.

2-)  Peygamberliğini kabule yanaşmayan müşrikler , “Muhammed doğru söylüyor” diyor, fakat peygamberliğin ona verilişini kibir ve gururlarına yediremeyip “neden eşraftan falana verilmedi de bir yetime verildi” diye kendilerince sözde mazeret beyan ediyorlardı.

3-)  Mekke müşriklerinin şiir  ve belagatta ileri seviyede oldukları halde, okuma yazması olmayan bir zât tarafından “destekçilerinizi de çağırıp haydi  benzerini,   hatta bir sûresinin benzerini siz de getirin” diye meydan okunarak tebliği yapılan Kur’ân’a  ve Peygamberlik davasına karşı kendileri için en kolay ve en tesirli yol olması gereken  dille mücadeleyi bırakıp , en tehlikeli ve rizikolu yol olan kılıçla mücadeleye girmeleri  de O’nun  peygamberliğine apaçık bir delildir.

4-)  Can alıcı düşmanlarının, kendisine kılıç çekmiş ve her türlü kötülüğü yapmış hasımlarının zamanla birer-birer eriyip dize gelmeleri ve O’nun  dairesinde katılmakla müslüman olmaları  da Ondaki doğruluğa, ayrı bir delildir. Safvan, Ebu Süfyan, Amr İbn  ü’l Âs, Halid ,İkrime, Hind ve Vahşi gibi en amansız hasımları ve daha niceleri  sonunda hakkaniyetine boyun eğmiş ve bu hakkaniyetin yaman mübelliğleri olmuşlardır. 

C) PEYGAMBERİMİZİN RİSALETİNİ İLANINDAN SONRAKİ HAYATI DA O’NUN PEYGAMBERLİĞİNİN VE DA’VASINDA Kİ DOĞRULUĞUNUN BİR BAŞKA ŞAHİDİDİR 

1-)   Büyük ideal ve yüksek düşüncelerle içi sürekli kaynayıp duran bir insanın, fikirlerini açığa vurmaması, düşünce ve davası paralelinde taraftar toplamaktan. uzak kalması düşünülmez.

Basit bir fikir ve düşüncemizi bile içimizde tutamayıp, tanıdığımıza-tanımadığımıza intikal ettirmeğe çalışırız. İnsan düşünce ve davasını en canlı ve heyecanlı olduğu gençlik yıllarında yaymaya çalışır. 15-20 yaşlarındaki binlerce, on binlerce gencin nice batıl fikirleri neşretmek için ellerinde bildirilerle gösterilerde ve kanlı hadiselerde nasıl mücadele ettiklerine bütün dünya tarihi şahittir. Oysa, Nebiler Sultanı (sav) davasını tebliğe 40 yaşında başlamıştır: Demek ki, O, bir emir altında hareket ediyor ve kendisine emredileni yapıyordu...

      2-)  Bir insanın, çeşitli muvaffakiyetler, zaferler,mali imkanlar ve makamlar elde ettikten sonra hiç değişmemesi, onun yüce ve yüksek ahlakını, doğruluk derecesini gösterir. İşte  O’nun Peygamberlikten önceki ve sonraki güneş gibi parlak ve apaçık hayatı! Evet O’nun en büyük zaferler ve fetihlerden sonra bile bakışının bulanmaması, başının dönmemesi fonksiyon ve vazifesini başladığı gibi bitirmesi peygamberliğinin delili değil de nedir? 

D)  PEYGAMBERİMİZİN ZATI DA DOĞRULUĞUNA VE NÜBÜVVETİNE ŞAHİTLİK EDER 

1-)  Sima, anlayan ve görebilen için ruhun aynası ve iç alemin tanıtıcı satırlarını yansıtan bir kitap hükmündedir. Peygamberimizin hakikat gamzeden nurlu simasını gören Yahudi alimlerinden Abdullah bin Selam,daha ilk görüşünde “Bu simada yalan yoktur” diyerek iman etmişti.

2-)    Muhal-farz,o Zatın söz ve davranışlarında yalan ve yapmacılık olsaydı, gerek peygamberlik öncesi, gerekse peygamberliği döneminde mutlaka bir açık verecek, gaf ve falso yapacak ve neticede, fırsat kollayıp duran hasımları da, bunu cihâna ilan ederek hiç kılıca sarılma lüzumu duymadan emellerine ulaşacaklardı.

3-)    İnsanın, yaratılış icabı, önemsiz bir konuda küçük bir topluluk içinde, o topluluğa muhalefetle küçücük bir yalanı bile söylemesi imkansız denecek kadar zordur. Buna karşılık, ümmi olmasına rağmen  O Zat (s.a.v.) peygamberlik gibi çok büyük bir dava adına,kendine hasım ve şiir ve belagatta seviyeli büyük bir cemaat içinde, çok önemli şeyleri tam bir emniyetle telaşsız söyleyebiliyorsa ,bunda hile ve yalan olacağı düşünülebilir mi?

4-)    Bugün pek çok insan görürsünüz ki; sözgelimi sıcak günlerde oruç tutamadığı için mahzur görülsün ister. Şimdi o asra gidin; üstten güneşin, alttan taşlık ve kumluk çölün, sıcaklığını göz önüne getirin; sonra da  , hayatında meyvelerini göremeyeceği   -haşa!- bir yalan  uğruna, kişinin ortaya atılıp, onca  eziyet ve işkencelere  katlanmasının; hurma dallarından yapılma yatakta yatıp, günlerce karnına taş bağlıyacak derecede aç kalmasının oruç tutmasının , Namaz kılmasının   ve hayatının büyük bir bölümünü savaş meydanlarında geçirmesinin mümkün olup olmayacağını düşünün!....

5-)   İnsan bedenen on sekiz yaşına kadar gelişir; huy, karakter, ve ahlakının mayalanması ise çok küçük yaşlarda başlar gençlik devresinde kökleşir ve otuzundan sonra adeta meleke haline gelir. Kırk yaşına kadar  hayatında hiç yalan söylememiş hatta doğruluğun sembolü kabul edilmiş birinin birden bıçakla kesilmiş gibi  ahlakının değişmesi ve yalan söylemeye başlaması düşünülebilir mi?

6-)   Yalancı sahtekar ve gayri ciddi bir insanın  bırakın uğruna varını-yoğunu ve hayatını feda edecek arkadaşlara sahip olması, şöyle oturup sohbet edeceği dürüst ve güzel ahlaklı bir arkadaş bulması bile oldukça zordur. Şimdi siz birde , o zatın çevresinde onca  gailelere rağmen bir araya gelmiş Sahabeye sonra Tabiîne , sonra da asırlar boyu o kameti bâlâya gönül vermiş binlerce mütehassıs alimlere ve bu devasa insanların çevresinde kümelenmiş milyonlarca aydınlık ruhlara bakınız! Acaba bunca insanın, hilaf-ı vâki bir şey etrafında toplanması mümkün müdür?                      

                     E) PEYGAMBERİMİZİN EŞSİZ AHLAKIDA NÜBÜVVETİNE VE DOĞRULUĞUNA ŞAHİTTTİR

1-)    Güzel ahlaka sahip bulunmanın en önde gelen şartlarından biri , belki birincisi terbiye ve telkindir. Evet , güzel ahlak kendine has ortamda beslenir ve kemale erer. Şimdi , Peygamber Efendimiz ( S.A.V.) ‘in nübüvvetinden önceki ve sonraki devrelere bakalım : En güzel ve yüksek ahlakı O’na kim telkin etmiş ve bu mükemmel terbiye ile O’nu kim yetiştirmiştir ? Annesi , babası diyemeyiz, çünkü onları çok küçükken kaybetmiştir. Dede ve amcalarının ise , içinde bulundukları toplumda O’na böyle bir ahlak kazandırmaları hiç mi hiç mümkün görünmemektedir.  O’nun yaşadığı asırda , Mekke’ye gittiğimizde , insanların vahşette canavarları geçtiğini , haksızlığın , zulmün , faiz ve sömürünün kol gezdiğini , kızların diri-diri toprağa gömülüp kadınların esir pazarlarında satıldığı , çocuklara baba bulmanın zorlaşıp, Kâbe çevresinde kadınların  çırılçıplak dolaştığını görürüz. Her mahallede bir caminin bulunduğu günümüz şartlarında nesilleri eğitmenin zorluğunu düşünün, bir de o asırda , o şartlarda en güzel  ve en yüksek ahlaka sahip olmanın imkansızlığını ..!Evet onu bizzat alemlerin Rabbi terbiye etmiştir.

2-)   Bir mektepte muallim veya bir müeesse başında idarecisiniz. Talebeleriniz ya da idareniz altındaki kimselerin gönüllerine girmek ,mesajınızı onların kafalarına ve kalplerine nakşetmek,bu uğurda her türlü fedakarlığa katlanmak,her çeşit hakarete maddi manevi zarara ve tehlikelere sabırla göğüs germek niyetindesiniz. Şimdi kendinizi , kalbinizi ve hislerinizi şöyle bir yoklayın:

Muhataplarınız,

Yanınızdan geçerken yüzünüze tükürük atsalar,

Siz secdedeyken başınıza işkembe geçirseler,

Zaman-zaman tokat aşk etseler,

Yollarınıza dikenler koyup , taşlar dökseler,

Köşe başlarında ellerinde  kamalar sizleri bekleseler,

Halkın içinde sizinle alay edip, küçük düşürseler,

Ailenize en büyük iftirayı etseler,

En yakınlarınızı paramparça doğrayıp, ciğerlerini çiğneseler,

Defalarca üzerinize asker gönderip , arkadaşlarınızı öldürseler, ve sizi değişik yerlerinizden yaralasalar,

Sizi öz yurdunuzdan çıkmaya mecbur etseler. Acaba ne yaparsınız ?

Dayanıp , sabır ve tahammül gösterebilir misiniz? En ufak bir tereddüt göstermeden yolunuza devam edebilir misiniz? Af  ve müsamaha  ile karşılık verip muhabbet, şefkat ve merhametinizi sürdürebilir misiniz? “Ya  Râbb, bilmiyorlar, onları Af ve hidayet  et” diye duada bulunabilir misiniz.? Hatta  gökleri ve cenneti seyran edip, en büyük nimetleri tattıktan sonra yine onların arasına dönebilir misiniz? Evet her türlü hakaret ve işkencelere karşı hiç sarsılmayan ve hiç eksilmeyen o merhamet, muhabbet, şefkat ve müsamahasıyla en vahşi insanları örnek insanlar haline getiren O Zât (s.a.v.)’ın peygamberliğini kabul etmemek  bin defa körlük ve sağırlıktır. 

F) PEYGAMBER EFENDİMİZİN SOSYAL ALANDAKİ İNKILAPLARI NÜBÜVVETİNİN DELİLLERİDİR 

1-)   Bir insana , bir toplumda yerleşmiş olan adet ve alışkanlıkları terk ettirmek oldukça zordur. Bırakın içki , kumar , fuhuş , rüşvet , dolandırıcılık, hırsızlık ve cinayet gibi kötü alışkanlıkları , bugün bir sigarayı bile insanlara bıraktırmak çok büyük bir başarı addedilmektedir. Vaizler şiddetle üzerinde durduğu ve ilim adamları zararlarını anlata-anlata bitiremedikleri halde, sigara gibi içki de, kumar da, bıraktırılamamaktadır.

O Kutlu asra gidin ! Hiçbir pedagoji eğitimi görmeyen, hiç bir askeri mektep bitirmeyen , hiçbir içtimai mektepten çıkış almayan bu zat kendisi hakim ve hükümdar olmadığı , hiç bir tahakküm ve zorlamaya başvurmadığı ve zaten tahakküm ve zora başvurma imkanına da sahip bulunmadığı halde, adet ve alışkanlıkları damarlarına kadar işlemiş , inatçı , mutaassıp, vahşi ve geleneklerine son derece bağlı büyük ve çok çeşitli kavim ve kabilelerden , küçük bir kuvvet, az bir himmet ve çalışma  ve gayretle kısa bir zamanda bir değil , beş değil , belki onlarca , hatta yüzlerce adet ve alışkanlığı O Zat (s.a.v)’ın nasıl kaldırdığına şahit olursunuz. Bunun da ötesinde ,kaldırmakla kalmayıp, adeta serum verme rahatlığı içinde bunların yerine her türlü güzel ahlakı nasıl zerk ettiğini görürsünüz. Bundan sonra size , O’nun karşısında el pençe divan durup, “Eşhedü enneke Rasulüllah” demek düşmez mi?

2-)   Üç yıl birbiriyle küs iki arkadaşı barıştırmak istiyorsunuz. Veya birbiriyle kavga etmiş iki komşunuz var; aralarını bulacaksınız. Yahut siyasi ve ideolojik sebeplerle fertleri birbirine kurşun sıkmış bir cemiyetle karşı-karşıyasınız. Yahut da ,  yıllarca süren kan davalarının paramparça ettiği bir cemiyetin içindesiniz... Evet, bütün bu durumlar karşısında barış , kardeşlik ve insanca bir arada yaşama nasıl temin edilebilir?

      On dört asır öncesine, O’nun asrına bakacak olursak; Vahşi çölde karşımıza bitmez kabile kavgaları, oymak çatışmaları, sülale rekabetleri , kan davalarının ikiye böldüğü kardeş boyları ve bir an evvel haram ayları çıksın da kavgayı başlatsınlar diyen harami çekişmeler çıkacaktır. Yine , kadınların adi bir mal gibi pazarlarda satıldığını, birer şehvet oyuncağı haline getirildiğini ve kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğünü göreceğiz

                                                                  Bundan başka, zayıfların ve fakirlerin alabildiğine ezildiğini,Piyasayı faiz ve karaborsanın preslediğini, kan , soy ve kabilesine göre insanlara değer biçildiğini, her türlü suistimalin alabildiğine yaygınlaştığını ve kuvvetin kanun haline geldiğine müşahede edeceğiz . Şimdi , bir de , o ümmi Zat(s.a.v)’ın böyle bir ortamda , yirmi üç yıl gibi kısa bir zamanda, o vahşi kabileleri nasıl medenileştirdiğine, o canavarlardan nasıl karıncayı öldürmekten çekinen merhamet ve şefkat timsalleri çıkardığına  ; birbirlerinin malını talan eden insanları,nasıl malının yarısını kardeşine seve-seve veren ve kendisi açken kardeşini  doyurmak için kaşığını çorba kasesine boş getirip götüren melek-misal insanlar haline getirdiğine dikkat edelim... Acaba, bu müthiş inkılaplar karşısında bir kere daha “Muhammedün Rasulüllah” demeyecek miyiz...? 

G) HZ. PEYGAMBER’İN GEÇMİŞLE ALAKLI HABERLERİ NÜBÜVVETİNİN VE RİSALETİNİN DELİLLERİDİR 

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) okuma yazma bilmediğine tarih şahittir. O’nun geçmiş ümmetlere ait verdiği haber ve malumatın hiç biri, on dört asırdır yapılan ilmi araştırmalar ve arkeolojik kazılarla yalanlanamamış, hatta tersine her geçen gün yeni buluşlar ve gelişmelerle doğrulanmıştır.

Efendimiz’in (s.a.v.) getirip, hem de cihana meydan okuyarak tebliğ ettiği Kur’an’da anlatılan Ad, Semud ve İrem kavimlerini, içinde yaşadığımız şu asrın ortalarına kadar tarihçiler inkar ediyor ve böyle kavimler var olmamıştır iddiasında bulunuyorlardı. Ne zaman ki “BATLAMYUS TARİHİ” bulundu ; kendilerince Kur’an’ı yalanlama cüretine kalkışan o tarihçilerin ağızları açık kaldı ama, ne yazık ki, kibir ve gururlarından kalpleri ebedi hakikate bir türlü açılamadı.

Evet, kendisinden asırlar öncesini asırlar sonrasına, tam bir doğruluk ve mükemmel bir üslupla nakleden bu ümmi Zat(s.a.v.)’ın önünde bir kere daha “Enneke Rasulüllah” diye eğilmekten kendimizi alamıyoruz. 

H) PEYGAMBERİMİZ’İN GELECEKLE ALAKALI HABERLERİ NÜBÜVVETİNİN VE RİSALETİNİN DELİLLERİDİR 

Bir insanın , bırakın gelecekle ilgili hadiseleri, içinde yaşadığı vakaları bile bütün yönleriyle en ince noktalarına kadar inceleyip anlatması öyle kolay bir mesele değildir. İçinde yaşadığımız zamanla alakalı hakikat bu iken ; en büyük politikacı, sosyolog ve dahiler dahil, kim 50-100 sene sonrası için kesin ifadelerde bulunabilir? Bu mevzuda yapılsa yapılsa , sebep-netice prensibine , birtakım tarihi kanunlara ve tecrübelere dayanarak bazı tahminler yapılabilir.

Bir insan kendisinden sonra vuku bulacak pek çok hadiseleri , sanki televizyon ekranının karşısına oturmuş da seyrediyor gibi çeşitli teferruatıyla haber veriyor ve verdiği bu haberler aynen çıkıyorsa, bu insan ancak bir nebi olabilir. Şimdi sadece bir kaç misalle iktifa edeceğiz:

1-)  “Benden sonra Ebu Bekir ve Ömer’in gittiği yoldan ayrılmayın” buyurarak, hem bu iki sahabiden önce vefat edeceğini haber vermiş, hem de onların hilafetlerine işaret buyurmuştur.

2-) “Benden sonra Hilafet otuz sene sürer ve sonra saltanat olur” buyurmuş ve bu da aynen gerçekleşmiştir.

3-) Tirmizi’nin rivayetinde , “Osman, Kur’an okurken katledilir.” buyurmuş ve bu ihbarı da aynen vuku bulmuştur.

4-) “Hayber Kalesinin fethi Ali’nin eliyle olacak “ buyurmuş ve dediği gibi çıkmıştır.

5-)  Ağır hastalığında ziyaretine gittiği Sa’d bin Ebi Vakkas’a ,”Daha çok yaşayacak ve çok kimseler senden fayda görürken, çok kişilerde zarar görecek.” Buyurmuş ve Sa’d İranlıların devletini yerle bir ederek bu ihbarın doğruluğunu ortaya koymuştur.

6-) Ebu Zer’in yalnız yaşayıp yalnız öleceğini ;

7-) Süraka’nın Kisra’nın bileziklerini koluna geçireceğini;

8-) Ehl-i Beyt’ten kendinden sonra ilk vefat edenin Hz. Fatıma (R.anha) olacağını ;

9-) “Kostantiniyye elbet bir gün fetih olunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel asker , onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır.” Hadisi şerifiyle İstanbul’un müslümanlar tarafından fethedileceği gibi...

Hakikat bu iken , O’nu (s.a.v.) “çok akıllı bir insan; çöl insanına bir şeyler veren zeki ve akıllı bir dahi” gibi Semt-i Nübüvvetine yakışmayan ifadelerle inkara yeltenenler koyu bir inat içinde olan zavallı akılsızlardır. 

I) TEVRAT ve İNCİL PEYGAMBERİMİZİN NÜBÜVVETİNE DELİLDİR. 

Geçmiş peygamberlerle birlikte, geçmiş mukaddes kitaplardan Tevrat ve İncil, Hatem-i Enbiya’nın peygamberliğine birer delil ve şahittir. Tahrif edilmiş olmalarına rağmen ,allame Hüseyin Cisri “Risale-i Hamidiye’sinde” yüzondört işareti o kitaplardan çıkarmıştır. Tahriften sonra bu kadarı bulursa elbette daha evvel çok işaretler vardır. Mesela ; “... gitmezsem , Faraklit gelmez...ve o geldiği zaman günah , salah ve hüküm için dünyayı ilzam edecektir.(Yuhanna , Bab:15,ayet:7-8)

Yukarıdaki ayetlerde Faraklit olarak geçen kelimenin aslı Yunanca’da “Piriklitos”olup Arapça “Ahmet” kelimesinin karşılığıdır. “Ahmet” , Efendimiz(s.a.v.)’in ismi olduğu gibi, Kur’an’ı Kerim’de de O’nun İncil’de “Ahmet” olarak geçtiği açıkça ifade edilir. Ve , burada sayılan bütün vasıflar sadece Efendimiz(s.a.v.)’de vardır. Kaldı ki Efendimiz(s.a.v.)’in geleceğini ve vasıflarını anlatan pek çok İncil bugün elimizde mevcutdeğildir. 

İ) PEYGAMBERİMİZ’İN MUCİZELERİ O’NUN NÜBÜVVETİNİN VE RİSALETİNİN ŞAHİTLERİDİR 

Mucize , nübüvvetini ispat , ehli küfrün inadını kırmak ve müminlerin imanını kuvvetlendirmek için nebinin elinde Allah’ın yaratıp meydana getirdiği harikulade hallerdir.

 Mucizeler incelenirken unutulmaması gereken mucizeleri inkar etmenin ilimle bağdaşmadığıdır. Zira tarih ilmi fen ilimleri gibi iddialarını deneylerle ispat edemez. Tarihteki olayların doğruluğunun kabulünde  esas olan vakıaların güvenilir bir çok kişinin  tasdikiyle yazılmış olmasıdır. 

Zira mucizelerin çoğunu, yalan üzerinde birleşmesi mümkün olmayan bir topluluk nakletmektedir. Bazıları ise bu seviyede bir cemaat tarafından nakledilmese de diğer sahabelerin itiraz etmemeleri , onlara da adeta aynı rivayet kuvvetini kazandırmaktadır. Bir yerde gösterilen herhangi bir mucizenin daha başka yerlerde de benzerleri veya aynıları gösterildiğinden hiçbir mucizeyi mucize olarak inkara yol yoktur. Ayrıca dikkat edilmesi gereken bir hususta mucizelerin , Peygamberimiz(s.a.v.) zamanında ki kafirler tarafından da yalanlanmayıp sadece bu ancak bir sihirdir diyerek bu olağan üstü durumları tasdik etmeleridir.

Şimdi O’nun yüzlerce mucizesinden birkaç misal verelim:

1-) En büyük mucizesi Kur’an’dır. Evet, ondan başka birinin O’nun davası ve hususiyetleriyle ortaya çıkması mümkün değildir; çünkü, bize bu meydan okumayı öğretende bizzat Allah’tır. “Eğer kulumuza indirdiğimizde herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sure getirin...” ( Bakara,2/23) şeklindeki meydan okumasına 14 asırdır henüz bir karşılık gelmiş değildir.

2-) Ay’ın ikiye yarılması mucizesi: Bir çok kaynaktan aktarılan bu hadiseyi Salih Suruç’un 1986 yılında Pakistan Hükümeti tarafından düzenlenen siyer yarışmasında birincilik alan Peygamberimizin Hayatı adlı eserin birinci cildinden dinleyelim; “Bir gün Ebu Cehil, Velit bin Mugire gibi müşriklerin içinde bulunduğu bir grup Resulullah’a  gelerek;

- “Eğer Peygambersen ayı ikiye ayır  öyle ki yarısı Ebu Kubeys Dağı, diğer yarısı Kuaykıan  Dağında görülsün” dediler.

Rasuli Ekrem;

- Şayet  bunu yaparsam iman eder mi siniz?  Diye sordu onlar da

- Evet ederiz. Dediler

- Ayın en güzel görüldüğü 14. gecesiydi. Kainatın efendisi aya şehadet parmağı ile işaret etti ve ay bir parçası  Ebu Kubeys Dağı üzerine , diğer yarısı ise kuaykan Dağı üzerine iki parça halinde bölündü. Resulullah orada halka “şahit olunuz.” diye seslendi bir sihir diyerek inatla onun nübüvvetini inkar eden müşrikler  etraftan gelenlere “sizde ayın bölündüğünü gördünüz mü? ” diye sorduklarında da ,istemedikleri cevabı alınca gerisin geriye döndüler.

3-) Yemeklerin bereketlenmesi: Buhari ve Müslim’deki bir rivayette Abdurrahman bin Ebu Bekir şöyle anlatıyor:(Bir seferde) Hz.Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’le beraber 130 kişi idik. Hz.Peygamber(s.a.v.) : “sizden birinizin yanında yiyecek var mı? “diye sordu. Birde baktık, bir adamın yanında bir ölçek zahire veya bunun gibi bir şey bulunuyormuş. Hemen hamur karıldı. Sonra uzun boylu müşrik bir adam bir sürü koyun sürerek yanımıza geldi. Peygamber(s.a.v.) ona :”Satılık mı , hediye mi yahut hibe mi?” diye sordu. Adam:” Hayır bilakis satılık dedi.” Ve ondan bir koyun satın aldı. Koyun kesildi. Rasullallah (s.a.v.) ciğerinin kızartılmasını emretti. Allah’a yemin ederim 130 kişiden her birine o koyunun ciğerinden bir parça verdi ve orada bulunmayanların da hissesini ayırdı. Sonra eti iki çanağa koydu. Hepimiz yedik ve doyduk. Kaplardaki yemek ( sanki hiç dokunulmamış gibi) duruyordu. Buhari’nin Cabir bin Abdullah’tan rivayetine göre benzer bir hadise Hendek vakası sırasında cereyan etmiştir. Bu hadisede yemek yiyen sahabe sayısı 1000 ‘dir.

4-) Su mucizeleri: Peygamber(s.a.v.) ashabiyle birlikte Zerva’da içinde su bulunan bir kap istedi. Avucunu suya koydu. Derken, parmaklarının arasından kaynamaya başladı. Ve bütün ashabı abdest aldılar. Ravi demişki : Ben:

- Kaç kişiydiler ya Ebu Hamza? ( Hz. Enes’in künyesi) diye sordum.

- Üç yüz kişi kadardılar, cevabını verdi.

Hudeybiye’de Rasulullah (s.a.v.) ‘a susuzluktan şikayet olundu. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) ok mahfazasından  bir ok çıkardı. Sonra onlara bu oku Semed kuyusuna koymalarını emretti. Vallahi o anda kuyunun suyu coşmaya başladı. Suyun bu feveranı ashab oradan dönünceye kadar onları suya kandırmak için devam etti.

5-) Hasta ve yaralıların şifa bulmaları:

Buhari ve Müslim’in naklettiğine göre, Hayber’de Resulullah (s.a.v.):

- “Ali bin Ebi Talib nerede?” diye sordu. Ashab:

-  Ya Resullullah ! O gözlerinden rahatsızdır dedi.

- “Hemen ona haber gönderin” buyurdu. Ashab hemen Hz.Ali’yi getirdiler.

-  Resullullah (s.a.v.) mübarek tükürüğünü onun gözlerine sürdü ve kendisine dua etti. Hz.Ali derhal iyileşti. Hatta hiç ağrısı yokmuş gibi oldu...

Bütün bu mucizelerden başka ağaçların , hayvanların, dağ ve taşların nübüvvetine şahitlik yapmaları , dualarının kabul olması gibi daha yüzlerce mucizenin şahadetiyle O (s.a.v.) Allah’ın Rasulüdür.