edine ve Efendimiz
Efendimiz (sav), Mekke’de doğup büyümüş olmasına rağmen, her zaman Medine’yle irtibatı çok güçlü olmuştur. Bilindiği gibi, en başta dedesi Abdulmuttalip Medine’den evlenmiştir. Keza Efendimizin (sav) valide-i muhteremeleri de Medine’den ve ninesinin akrabalarındandır; Âmine b. Zühre b. Kusay b. Kilap... Medineliler O’nu çocukken de tanıyorlardı Âmine validemiz Medine’de ne kadar kalıyordu onu tam bilemiyoruz malum, vefatı oradan Mekke’ye dönerken olmuştu ancak ara sıra Abdülmuttalip’ten izin alıp, ailesini ziyaret için Medine’ye gittiğini söyleyebiliriz. İşte bu vesileyle Efendimiz de, çocukluk yıllarının bir kısmını orada geçiriyordu denebilir. Dolayısıyla Medineliler, Efendimizin, Benî Sa’d oymağında süt annesi Halime’nin yanında görülen olağanüstü hallerine de muttali olmuş olabilirler. Bu yüzden de, Efendimiz daha çocukken bile, Medinelilerce biliniyordu denebilir.

"Hepimiz Adnânîyiz" Diyorlardı

Bütün bunlar kaderin bir cilvesi olarak, Efendimiz’i gezdirdiği o yerlerde gönüller ona hep sıcaklık duymuş ve kader o insanları zihnen ve fikren Efendimizi kabule hazırlamıştır. Başka bir ifadeyle, Efendimiz’in bu çocukluk sergüzeştisi çok erken dönemde Medine sakinleri için hep birer yumuşama vesilesi olmuştur. Zaten onlar, Adnan’ın çocukları -ki kimisi Himyer’e, kimisi Medine’ye, kimisi Mekke’ye, kimisi de Yemen’e gidip yerleşmiş- olması hasebiyle aynı soydan geliyordu ve aralarında tâ eskiden bir akrabalık bağı vardı. Birbirleriyle az görüşüp konuşunca hemen bu nesep bağı ortaya çıkıyor ve "hepimiz Adnânîyiz" diyorlardı. Nitekim Efendimiz (sav), Mekke’de henüz duyulduğu zaman, Medineliler O’nun anası bizden, O bizim evladımız sayılır deyip bu akrabalık hissiyle O’na hemen sahip çıkmışlardı. Bir sene gibi kısa bir zaman içerisinde yetmiş insanın bey’at için Akâbe’ye gelmesi, inkılap çapında bir hadisedir ve başka şekilde de izah edilemez. Oysa o dönemde Kur’an’ın henüz birkaç sûresi nazil olmuş ve bu birkaç surenin muallimi Mus’ab b. Umeyr de çok genç denecek bir yaşta idi. Ayrıca Medinelilerin bu dini kabulleri için İslam henüz onlara hiçbir şey vadetmiyordu; sadece onların dünya hayatlarını tanzim ediyor, ahiret adına da bir kısım ümitler aşılıyordu. İşte bu kadarcık bir mesaja, o insanlar koşup gelmişlerdi. Demek ki ihzâriye tamdı. Keza Efendimiz (sav), kendi şecere-i mübarekesinden bir sürgünden dolayı, başka bir dönemde de Yemen’den destek bulmuştu...

Duygu-Düşünce İtibariyle Müsaittiler

Gerçi Medineliler, duygu-düşünce yapıları, ilim ufukları itibariyle İslam’ı kabule çok müsaittiler. Çünkü kabileler arasında meydana gelen "Buas" savaşları, onların içinden yaşlıları alıp götürmüştü. Geride kalanları ise % 90’ı henüz gençti.. ve bu genç insanlar, henüz küfür ve dalalete şartlanmamışlardı. Dolayısıyla az bir telkin, onlar üzerinde hemen tesir icra ediyordu. Mesela Muaz b. Cebel’in babası Cebel yoktu, yine Sa’d b. Muaz’ın babası Muaz, Üseyd’in babası Hudeyr yoktu ki, bunlar Evs ve Hazrec’in başında önemli isimlerdi ve eğer bunlar sağ olsalardı, o eski inatlarıyla Efendimiz (sav) karşısına adeta tecessüm etmiş bir Cebel’le, bir Muaz’la çıkabilirlerdi. Ne var ki, arkada kalan onların çocukları çok yumuşaktı. Harpler onları çok sarsmış ve bu kan-irin onlarda yeni şeylere yönelme hissi uyandırmıştı. Bu yüzden de kendilerine telkin edilen dini kabulde hiç zorlanmadılar. Zaten psiko-sosyolojik açıdan mesele incelendiğinde, harb ü darplerin, insanların bir arayışa girmesinde ve melce ve mence olarak dine sığınmasında ne kadar etkili olduğu da görülecektir. Kendilerine başbuğluk edecek bir baş arıyorlardı Ayrıca yaşlıların ölüp gitmesi sonucu, o genç insanlar kendilerine başbuğluk edecek bir baş da arıyorlardı. Medine halkı işte böyle psikolojik bir atmosfer içindeydi. Yani bir taraftan genel havanın müsait olması, diğer taraftan onların arayışları ve tam aradıkları tipi bulmaları, buldukları bu tip hakkında bir hayli malumat sahibi olmaları, onların Efendimizi (sav) kendi bağırlarına basmalarında önemli bir etken olmuştu.