Peygamberlik
Nebiler ve Seçkin Ruhlar

Günümüzde peygamberliği tam manâsıyla anlayamıyor ve sıradan bir insandan bahseder gibi onlardan bahsediyorlar. Keşke daha temkînli olunabilse! Bizim hayatımızda bile yakaladığımız öyle anlar vardır ki, dakikası bütün bir ömre bedeldir. Oysaki bu hal, onların bütünüyle hayatlarına hakimdir. Bizim hayatımız boyunca ulaştığımız nokta, onlar için başlangıçtır. Bu, Hz. Nuh için de, Hz. Musa için de böyledir. “Cevahir kadrini cevherfurûşan olmayan bilmez.” Efendimiz’e, “Sahib-i Hut gibi olma” ayeti nazil olunca, belki ashabın aklına bir şey gelir diye, hemen “Beni Yunus b. Metta’ya tercih etmeyin” buyurmuşlardır.

Enbiyânın hususiyetleri bir yana, onların arkasından yürümekle kemalatın zirvesine ulaşmış dünya kadar değişik hususiyetlerle velayet semasının ayı-güneşi evliya var.

Halk, yevm-i şek şüphesi içinde. Sonra “gidin, falanın bugün doğan bebeğine bakın. Eğer süt emmiyorsa Ramazandır, emiyorsa değildir” diyorlar. Tam o esnada Gavs-ı Azam’ın annesi de oğlu süt emmiyor diye ağlıyormuş. Hali görünce, “ana ağlama, bugün Ramazan; oğlun onun için süt emmiyor” diyorlar. Bunlar Cenab-ı Hakk’ın husûsî atayasına mazhar kimselerdir.

Peygamberler, husûsî ve müstesnâ bir hayat yaşamışlardır. Hz. Musa, belki içine bir şey düşer de, kendisini meşgul eder diye, -haşâ ki öyle bir şey olsun- Hz. Şuayb’ın kızının, kendi önünden yürümesini istememiş. Davut (as), bir zellesinden dolayı senelerce ağlayıp, sızlamış. Daha niceleri başına herhangi bir şey gelince (imtihan, ibtilâ), mülahazasıyla “Demek bir kusur işledim ki, başıma bu geldi” demiş ve ızdırapla inlemiş.

Şimdi böylesine müstesna bir hayat yaşayan peygamberleri sıradan insanlar gibi değerlendirmeye kalkarsak daha başlangıçta hata etmiş oluruz.

Tarafsızlık

Efendimiz'i (sav), tenkit etme cüretini gösteren bazıları, "Biz tarafsız olarak hadisleri tahlil ettiğimiz için bunları söylüyoruz" diyorlar. Bu durum nasıl değerlendirilebilir?

Tarafsız ne demek? Biz bilâ kayd u şart taraflıyız. Aklımıza, düşüncemize, fıtratımıza rağmen taraflıyız. Ben ölçü müyüm? Siz ölçü müsünüz? Batılı ölçü mü? Rica ederim. Ben dini O’ndan öğrendim. Mahremlerimle evlenmemeyi O’ndan öğrendim. Domuz eti yememeyi O’ndan öğrendim. Şahsî hayatımda sinek dahi öldürmem, ama kurbanda hayvan kesiyorum; Ondan emir aldım. Aklıma, fıtratıma kalsaydı hayvan da kesmez, et de yemezdim.

Evet, ölçü O’dur. O’nun verdiği kıstaslara göre düşüncelerimi kalıba sokar, hayatımı dizayn eder, kendime çeki-düzen veririm. Dolayısıyla, O’na, O’nun sözlerine karşı tarafsızlık diye bir şey kat’iyen bahis mevzuu değildir ve olamaz da...

Tükenme Çizgisi

İbn İshak veya İbn Hişam gibi magâzî yazarları vahyin kesintiye uğradığı dönemde, Efendimiz (sav)’in dağlara çıkıp hayat bezginliği izhar ettiğini yazarlar. Biz böyle bir yorumu Efendimiz (sav)’e isnattan Allah’a sığınırız. Onun gibi peygamberlik hamulesini taşımaya hazırlanmış bir iradeden, irade zaafıyla arız olabilecek böyle bir niyet ve teşebbüsün söz konusu olabileceğini aklımızın köşesinden bile geçiremeyiz. Şimdi bunu böylece tespitten sonra vak’anın kısa bir analizini yapalım.

Allah Rasûlü (sav), kırk yaşına kadar hep zirvelerde yaşadı. Uzun uzun uzletlere girdi ve insanlığın kurtuluşu adına çareler aradı-durdu. Evet, âdetâ tâ baştan Cenâb-ı Hakk, O’nun pak ve nezih rûhunu, nübüvvetin ağır yükünü taşımaya hazırlıyordu. Öyleki O, İlâhî bir şevkle, sanki bu uzletlerinde sürekli temrinler yapıyordu.. ve gün geldi vahiyle taltif edildi. Böyle bir paye ile şereflendirilme Efendimiz (sav) için, müjdelerin, muştuların en sevindiricisi, tabii aynı zamanda en düşündürücüsü olmuştu. Evet artık O’nun için insanlığın kurtuluşu adına bir kapı aralanmıştı. Ama bu arada hiç beklemediği bir hâdise olmuştu; vahiy birden bire kesilivermişti. Daha önceki sevincin yerini şimdi bir hüzün, hem de tahammül imkânı olmayan bir hüzün kaplamıştı. Efendimiz (sav) kendi hassasiyet ve derin tefekkürü ölçüsünde düşünüyor, düşünüyor ve vahyin kesilişine bir yorum arıyordu. İhtimal O’nu en çok tedirgin eden de, “acaba ben liyakatımı kaybetmiş olmayayım?” şeklindeki düşünceleri olabilirdi.. bu, eğer böyle idiyse, elbette ki kendisine âit bir yorumdu; O’ndan başkasının böyle bir yorumda bulunması edepsizlik sayılırdı.

Evet, Allah Rasûlü, birden bire kaybolan ışık karşısında ve nübüvvetin ilk kıvılcımlarının tutuşmaya başladığı bir dönemde, hemen kesilmesinin şokuyla böyle düşünebilirdi.. bizim bakış açımız yönüyle değil, O’nun kendi hassasiyeti cihetiyle, böyle düşünmesi normaldi ve bu düşüncenin O’nda sıkıntı ve ızdırap meydana getirmesi de gayet makuldü. Diğer taraftan Ebu Leheb’in karısının şirretçe hâdisenin üzerine gitmesi ve her gördüğü yerde Efendimiz’le (sav) istihza ederek “Artık şeytanın gelmiyor mu?” demesi de O’nu ciddi şekilde rencide ediyordu. İşte bu manâda dağlara çıktı. İnsanlardan ayrıldı. Ve kendini bütünüyle tefekküre verdi. İşin dış yüzü itibariyle onun davranışlarına bakan ve bu davranışları Efendimiz’deki (sav) irade gücünü nazara almadan değerlendiren bir insan, “Acaba bu insan intihar mı edecek?” diyebilir ve O’nun yağmur yüklü bulutlara benzer hüznünü böyle te’vil edebilirdi. Ama bu te’vil, kat’iyen Efendimiz’in (sav) içinde bulunduğu rûh hâlini doğru olarak yansıtmamaktadır. Ve O’nu kendi büyüklüğüyle aksettirmekten uzaktır.

Burada, Efendimiz’in (sav) insanların hidayeti mevzuundaki “hırs”ını da -ki Kur’ân O’nun durumunu bu kelime ile ifade ediyor- düşünecek olursak O’nun davranışlarında kendi rûh yapısına göre daima böyle bir heyecanın mevcut olduğunu görürüz. Bu, insanlık adına kendini tüketme çizgisine gelmiş asil bir rûhun davranışlarındaki derinliktir. Bu hâli yakalayamamış insanların O’nu anlaması da mümkün değildir.

Kur’ân yer yer O’nun bu hassasiyetini ta’dil eder. Kullanılan malzemeler farklı olmakla beraber, “onlar, bu Kur’ân’a îmân etmiyorlar diye sen kendini helak mı edeceksin?” meâliyle vereceğimiz birkaç ayet vardır.

Bir bakıma bu âyetler, insanı tükenme çizgisine getiren fedâkârlığı tasvir mahiyetindedir. O hep yaşatma arzusuyla yanıp tutuşmuş ve yaşama zevkini iradî olarak terketmiş yüce bir rûh olarak ömür sürdü. Bu itibarla O’nun (sav) vahyin kesilişindeki rûh hâlini düşünürken de meseleyi böyle değerlendirmek gerekir.

Şefkat Âbidesi Peygamber

Her peygamber kendi ümmetini sever. Bu sevgiden, bazan sevginin kendisi bazan da şefkat manâsı kasdolunabilir. Her ikisi de peygamberlerde en ulvî seviyededir. Ancak peygamberlerin kendi aralarında derece farkları mevzubahis olduğu gibi, onlardaki duygu ve düşüncede de böyle farklılıklar her zaman söz konusudur. İşte bu hakîkate binaen, bütün peygamberlerde var olan sevgi ve muhabbet Efendimiz’de en a’zam derecede vardır. Vardır ki, Cenab-ı Hakk (cc) O’nun bu şefkat ve muhabbetini anlatma sadedinde kendi isimleriyle onu yadetmiş ve Allah Rasûlü’ne “Raûf, Rahîm” demiştir. O, mü’minlere karşı işte böyle bir sevgi ve şefkat abidesidir.

Şefaat Haktır

Şefaat haktır ve gerçektir. Bütün büyükler Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sınır dahilinde şefaat edeceklerdir. Eğer Şâhid olmak da bir bakıma şefaat kabul edilecekse, ümmet-i Muhammed bu manâda bütünüyle şefaat edecektir.

Şefâati inkâr edenlerin, dünyada da ukbada da kazanacakları bir şey olmasa gerek. Çünkü Allah (cc) orada kullarına, kulların O’nu bilip tanımaları ölçüsünde muâmele edecektir...

Efendimiz (sav) Her Sahada Zirvedir

İnsanlık tarihinde pek çok dâhî yetişmiştir.. ve bunlar ancak belli sahalarda bir kısım değişiklikler yapabilmişlerdir. Yaptıkları münhasıran o sahaya mahsus kalmıştır.

Meselâ; bir içtimaî dâhî, yetiştirdiği nesilleri o mevzuda zirveye ulaştırmış ve devleştirmiştir. Ama iktisadî sahada onları güdük bırakmış, psikolojik sahada onlara bir şey verememiş, terbiye adına arkasındakileri fazla ileriye götürememiş ve hele rûh hesabına onlara hiçbir şey kazandıramamıştır.

Meselâ; bir başka dâhî çıkmış, ülkesinin iktisâdiyâtı adına önemli bir inkılâp yapmış.. ve bir toplumu oldukça ileri bir noktaya götürmüştür. Bu da onlara, içtimaiyat adına, terbiye adına bir adım attıramamıştır ve nefsi kontrol, muhasebe ve murakabe adına onlara hiçbir şey söyleyememiştir.

Bir başkası başka sahada ve bir diğeri de diğer bir sahada... ama hiçbiri bütün üniteleriyle en mükemmeli yakalayamamıştır. Ancak Hz. Muhammed’dir (sav) ki, hayatı bütün üniteleriyle kucaklamış, onu alıp zirvelere taşımış ve ona “ebed-müddet” zirvelerde kalma garantisi vermiştir. Evet O, iktisatta zirvededir.. içtimaiyatta zirvededir.. insanlara kendisini kabul ettirmesinde zirvededir.. dünya ve ahiret muvazenesi kurmada zirvededir.. eşya ve hâdiselere nüfuz etmede zirvededir.. varlığın perde arkasına nüfuz etmede zirvededir.. evet her şeyde zirvededir. Böylece, Hz. Muhammed Mustafa'nın (sav) terbiyesinde insana âit hiçbir duygu güdük kalmamış, hiçbir şey ihmale uğramamış; aksine hepsi inkişâf ettirilmiş, hepsi geliştirilmiş ve insanlara, beş başı ma’mur olma yolları açılmıştır. Bir de kader onların yollarına su serpince, her sahada en kâmil ve en mükemmel insanlar yetişmiştir.

Temsil Peygamberi

Efendimiz sadece bir teşri’ peygamberi değildi. O, aynı zamanda tam bir temsil peygamberiydi. Ne demiş ne söylemişse, mutlaka onu hayata geçirmiş ve tatbik etmişti.

Şimdi O’nun sadece bir itaat şuurunu nasıl mayaladığına bakalım: Bir toplum düşünün ki, bu toplumda, ne babanın oğluna sevgi beslemesi, ne de oğulun babaya saygı göstermesi söz konusudur. Bu toplum içinde, kardeşler arası, menfaatin dışında hiçbir değer hükmü göstermek mümkün değildir. Hemen her evde birkaç köle vardır ve o günkü insanlar, bu kölelere herhangi bir ev eşyası kadar dahi değer vermemektedir. Kölelerin, efendileriyle aynı sofraya oturması; zaten kat’iyen söz konusu değildir. Evet, köleler de bir canlı türüdür; ama asla insan değillerdir. Bu itibarla da hür insanların yararlandıkları şeylerden kat’iyen yararlanamazlar. Bu düşünce toplumda öylesine yerleşmiş ve kök salmıştır ki, aksini iddia etmeye imkân yoktur. Hatta böyle bir iddia cüreti, cinnetle eşdeğerdir. İşte böyle bir toplumda, Allah Rasûlü öyle bir itaat şuuru geliştirip yerleştirmiştir ki, cihanda bir eşi ve benzeri yoktur.

O, sadece “Başınızdaki kuru üzüm gibi kıvırcık saçlı bir siyahî de olsa, dinleyin, itaat edin” demekle işin yakasını bırakmamış ve meseleyi bizzat pratiğe döküp hayata da geçirmiştir.

Düşünün ki, Zeyd b. Harise azatlı bir köledir. Halbuki Allah Rasûlü onu, içinde Cafer b. Ebu Taliplerin, Abdullah b. Revahaların ve Halid b. Velidlerin bulunduğu bir orduya kumandan tayin etmiş ve bu orduyu Bizans’a karşı göndermişti. Daha sonraki yıllarda meseleyi daha da bir kökleştirmek için, yine içinde Hz. Ebu Bekir’lerin, Hz. Ömer’lerin bulunduğu bir orduya, Üsame’yi kumandan tayin etmişti ki, en mübalağalı ifadeye göre o gün Üsame’nin yaşı henüz onyedi-onsekizdir...

Şayet Efendimizin, bütün söz ve icraatı bu şekilde değerlendirilebilse, onun sadece bir teşri’ peygamberi olmayıp aynı zamanda bir temsil peygamberi olduğu hususu daha iyi anlaşılacaktır.

Nebî Misyonu

Seyyid Şerif imânı şöyle tarif ediyor: İmân, insanın aklını kullanması veya âfâkî ve enfüsî tefekkür neticesinde Allah’ın, insanın içinde yakacağı bir meşaledir.” Öyleyse Nebînin ve da’va-yı nübüvvetin varisleri olan tebliğ ve irşad erlerinin esas vazifesi bu meşaleyi tutuşturmak olmalıdır. Şöyle de düşünebiliriz. Nebî, bütün kâinâtı bir kitap haline getirse, sonra bir “mâ-i zûlâl” gibi insanların içine akıtsa, münhasıran bu cehd ve gayretle insanda imân hasıl olur mu? Sizin aklınıza gelebilir ki, Nebî’nin bu çalışması karşısında olmalı.. Hayır, Allah o meş’aleyi yakmadıktan sonra olmaz. Onun için Nebî’nin niyeti, gayreti müsellem olmakla beraber, Allah’ın meşiet ve iradesine, O’nun o buudda tecellisine ihtiyaç vardır. Öyleyse günümüzde bu vazifeyi yüklenen dava erleri de “kîl ü kal” ile, abes uğraşılarla vakit geçireceklerine bir zamanlar nebîlerle temsil edilen ve onların diliyle tebliğ edilen o yüce hakikatleri kabul ettirmek için önce Allah ile irtibatlarını kuvvetli tutmaya bakmalılar; bakmalılar ki, irşatlarında müessir olsunlar.