i'rac Mülâhazaları
Miraç, Efendimiz'in (sav) mübarek cismaniyeti ile yaptığı ve netice itibariyle mucize olan kutlu bir seyahattır. Bu kutlu seyahat, O'nun için de bizim için de her zaman bir iftihar vesilesidir.

Daha önce, Rahmet Peygamberi'nin (sav) yolculuğu ölçüsünde ve seviyesinde, hiç kimseye böyle bir yolculuk müyesser olmamıştır. Evrensel bir nübüvvetle gönderilen Nebiler Serveri'nin (sav), bütün enbiya-i izamın cihetü'l-vahdetini cami olması itibariyle bu kutlu seyahatinde farklı farklı sema tabakalarında bulunan enbiyanın hemen hepsinin bulunduğu makamdan geçerek onlarla görüşmesi.. vb. gibi karakteristik bir çizgi takip etmesi yönüyle, böyle bir seyahat, hem bir ilktir, hem de son. Böyle olduğu içindir ki o, ayrı ayrı her sema kapısını çaldığında Hz. Cebrail, O'ndan evvel kimseye açmamakla emrolunduğunu söylemiş ve "Bu kapılar şimdiye kadar hiç kimseye açılmadı." demiştir.

Burada bahis mevzu edilen "gök kapısı", "açılma" ve "yol verme" gibi ifadeler, elbetteki bizim anladığımızdan farklı şeylerdir. Dolayısıyla Cebrail'in (as) gök kapılarını Efendimiz'e (sav) açmasını yukarıya doğru yükselirken karşılarına çıkan bazı kapıların açılması şeklinde anlamak avamca bir yaklaşımdır.

Evet, Hatemu'l-enbiya olan Efendimiz'den (sav) önce hiç kimseye açılmayan kapılar, ilk defa O'na açılmıştır. Buradan hareketle, o kapıların Nebiler Serveri'nden (sav) sonra da bazılarına açılabileceği söylenilebilir. Ne var ki burada akla, "acaba ümmet-i Muhammed diğer peygamberlerden daha mı faziletli ki, kapılar kimseye açılmadığı halde onlara açılıyor?" şeklinde bir soru gelebilir. Hemen şunu belirtmeliyim ki, peygamberin fazilet, üstünlük ve hususiyeti onun peygamberliğine mahsustur ve herkes kendi miracı ile diğerlerinden farklıdır; yani her peygamber; hissi, duyusu, anlayışı ve şuuru ile mazhar olduğu mertebenin eridir. Onun arkasındakiler ise bu yolculuğu velayet kanatları ile gerçekleştirirler. Önemli olan, bu kutlu seyahati, Hakk'la münasebet içinde ve halkla beraber bulunma esprisi içinde gerçekleştirmektir. İşte bu yönüyle, zatında diğer insanlar enbiya-ı izama müsavi olmadıkları gibi onların yolculukları da peygamberlerin yolculuklarına müsavi olamaz. Ne var ki, İmam-ı Gazali, Muhyiddin İbn Arabi, İmam-ı Rabbani ve Üstad Bediüzzaman gibi bazı yüce ruh ve selim fıtratların, Efendimiz'in (sav) açtığı kapıdan, onun arkasında yürüyerek hakikat-ı Ahmediye'nin zılline ve cüziyetine ulaşmaları mümkündür.

Efendimiz (sav) miraçtan döndüğünde yatağının soğumadığı rivayet ediliyor. İzah eder misiniz?

Her şeyden önce, Allah Rasulü'nün (sav) miraçtan döndüğünde yatağının soğumadığını bildiren rivayetler çok mevsuk değillerdir. Bazı rivayetlerde bu haberi veren kişinin Hz. Aişe (r.anha) validemiz olduğu bildirilmektedir ki, kaynaklarda miraç hadisesinin, hicretten üç veya beş sene evvel vuku bulduğu rivayet edildiğine göre Aişe validemizin bu teferruatı bizzat bilmesi mümkün değildir; zira Hz. Aişe validemiz hicretten bir sene sonra, yani kendi ifadesiyle yedi-sekiz, İmam Şibli'nin zorlamalı yorumları esas alındığında da onbeş yaşlarında evlenmiştir. Dolayısıyla da o, mirac-ı Nebevi esnasında babasının evinde, henüz küçük bir çocuktur. Ne var ki, Hz. Aişe validemiz bu hadiseyi, Allah Rasulü'nün (sav) bir başka yaşlı hanımından, mesela Hz. Hatice validemizden dinlemiş ve ondan nakletmiş de olabilir. Ancak, miraç hadisesi, Hz. Hatice ve Ebu Talib'in vefatlarını müteakip vuku bulduğundan bu yaklaşım da sıhhatli görünmemektedir. Başka bir rivayete göre de Nebiler Serveri (sav), Hz. Ali'nin ablası Ümmühan validemizin evinde iken miraçla şereflendirilmiştir.

Ümmühan, Efendimiz'in amcasının kızı olması itibariyle nikah düştüğünden, o günün yüksek terbiye anlayışıyla, Hz. Ümmühan'ın Efendimiz'in (sav) yatağına elini sürüp sıcaklığını bildirmesini de ben inandırıcı bulamıyorum. Yukarıdaki yaklaşımların keyfiyeti mahfuz, miraçtan döndüğünde Allah Rasulü'nün (sav) yatağının soğumamış olduğu haberinin, gerçek kabul edilmesinde de bir beis yoktur. Esasen Efendimiz (sav), mübarek cismi ile miraç yapmıştır. Ancak biz, Kur'an-ı Kerim'in yaptığı gibi sadece meseleye temas edip üzerinde fazla durmadan geçeceğiz.

Kur'an-ı Kerim bu mevzuyla alakalı şöyle buyurur: "Sübhanellezi esra biabdihi...=Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir."(İsra, 17/1)

Evvela şunu belirtelim ki, Kur'an-ı Kerim'de geçen her tesbih sözü, esbab yolu ile şirke girmeye karşı bir tavrın ifadesidir. Burada da sure tesbih lafızlarıyla başlamakta ve ilk planda açık-kapalı şirke karşı bir tavır belirlenerek sebeplerin birer perde olduğu vurgulanmaktadır. Evet, Efendimiz'in (sav) miracı, hatta Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya seyahatı (isra) dahi tamamen sebepler üstüdür. Dolayısıyla onun hızı, hayalin, ışığın ve ruhun süratiyle kıyas edilmeyecek ölçüdedir.. evet o hızın keyfiyeti, ancak Allah'ın bilebileceği bir husustur. Dolayısıyla o gece Allah Rasulü (sav),

"Sebepleri Esvab gibi Sırtından Attı

“Müsebbibü'l-esbabla miraç yaptı." mısralarıyla ifade edildiği gibi tamamen sebepler üstü bir yolculuk yapmıştır.

Ayrıca Cenab-ı Hakk, İsra suresine "Subhanellezi" beyanıyla kullarına bir tembihte de bulunmakta ve adeta "Her şeyden önce şirki kafanızdan atın ve iyi bilin ki, bunu şu alemlerin nizam ve intizamını her an elinde tutan Allah (cc), sebepleri, tabiatı ve eşyayı aşan bir güçle gerçekleştirmiştir." denmektedir.

İkinci husus, Allah Rasulü (sav), böylesine gökler ötesi, aşkın bir yolculuğa çıktığında, O'nun bütün iç buud ve derinlikleri harekete geçirilmiş ve O'na zaman ve mekan üstü bir yolculuk yaptırtmıştır. Kadı İyaz, Efendimizin (sav) mekansızlıkla alakalı hayretlerinden bir tanesini ifade ederken, O'nun "Ayağımı nereye koyayım?" sorusuna, "Bir ayağını diğer ayağının üzerine koy." denildiğini nakleder ki, bu da Kur'an-ı Kerim'deki "Kâbe kavseyni ev edna"(Necm, 53/9) hakikatiyle alakalı tevcihlerden biri sayılan imkanla vücub arası mertebe demektir. Bunun manası şudur: Hz. Muhammed Mustafa'nın (sav) ilah olması mümkün değildir. Zira O, Allah'ın yüce bir kulu ve şerefli bir peygamberi olmakla beraber netice itibariyle yiyen, içen, uyuyan, yürüyen bir insandır. Ne var ki, bu Ufuk İnsan, Buseyri'nin de ifadeleriyle "bir beşerdir, ama herhangi bir beşer gibi değildir; O, taşlar arasında tıpkı yakut gibidir."

Evet, sıradan bir insan olmayıp insanlık değerlerini aşan Efendimiz (sav), şayet yüz binlerce buudu ile açılmışsa, yani beyninin bütün fakülteleri ile her yere ulaşıp her konuşmayı bir anda dinleyebilecek bir mertebeye ulaşmışsa, ya da nuraniyetiyle bin makamda birden bulunmuşsa, O'nun miraca çıkıp geriye dönmesi için bir lahza bile yetecektir. İşte bu açıdan bakıldığında O'nun miraçtan dönüp yatağını sıcak bulması da gayet normaldir.

Kâbe mi yoksa Ravza mı daha mübarektir?

Kâbe, yeryüzünde en mübarek yerdir. Her ne kadar kesin bir malumat olmasa da Ravza da Kâbe'nin mayasıyla yoğrulmuş olabilir. Ben şahsen, Kitap ve Sünnet'te böyle bir değerlendirme görmedim; ancak bir ehl-i tahkikten, Ravza'nın, hususi ile sadece Efendimiz'in (sav) medfeninin yeryüzünde her yerden daha kıymetli olabileceğini işitmiştim. Ne var ki, Cenab-ı Hakk'ın: "Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mabet), Mekke'deki (Kâbe)dir." (Al-i İmran, 3/96) ifadeleriyle tebcil ettiği Kâbe, yeryüzünde en mübarek bir bukadır. O mübarek yerin bereketindendir ki, oradan pek çok peygamber zuhur etmiştir. Hatta denilebilir ki, peygamberler, dünyanın değişik yerlerinde bulunsalar da hemen hemen hepsinin mebde ve menşeleri Kâbe'dir. Bu açıdan orası Enbiya-i izam için adeta bir konak mesabesindedir.