isaletin Mekân Buudu
"Allahu a'lemü haysü yec'alü risaletehü; Allah peygamberliği nerede ve kime vaz'edeceğini en iyi bilendir"(En'am, 6/124)

Hz. Peygamber (sav)'in Mekke'de neşet etmesi de risalet cihetiyle tamamen yine hikmet ve gaye yüklüdür. Bilindiği gibi "Mekke-i Mükerreme" adeta yerin göbeğini çevreler. Ka'be, yerin göbeği, varlığın da kalbidir. Ehl-i keşfe göre Efendimiz (sav), Ka'be ile birlikte yaratılmıştır. Hakikat-ı Ka'be ile Hakikat-ı Ahmediye birbirine eştir. Hakikat-ı Muhammediye'deki tenezzülde bazı veliler yanılarak: Hakikat-ı Ka'be, Hakikat-ı Muhammediye'den öndedir, demişlerdir. İşin doğrusu Hakikat-ı Muhammediye, Hakikat-ı Ka'be'den asla geri değildir. Bu iki şey, bir vahidin iki yüzü gibidirler. Şimdi eğer yeryüzünde evrensel bir din, mekan olarak herhangi bir yerde temsil edilecekse, her halde o yer Efendimiz'e analık yapan Ka'be olmalıdır. Zaten Kur'an da ona Ümmü'l-Kura demiyor mu?.. Evet, bütün köy ve şehirlerin anası olan Mekke; Efendimiz'in (sav) neş'etine de dayelik yapmış, hatta tıpkı bir ana rahmi gibi onu bağrında besleyip geliştirmiştir. Hz. Musa'nın Beni İsrail'e ait mesajının Eyke'de değil de Tur-i Sina'da telaki edilmesi, dağıyla taşıyla mukaddes olan Tur-i Sina'nın, Museviyetle çınlaması, Hz. Musa ve İsrailoğullarının kendi seviyelerine göre ilk mesajlarını bu mukaddes dağdan almaları gibi, bütün insanlığı, bütün zaman ve mekanlarda ilgilendiren ve alemşümul bir mesaj olan Kur'an da ancak Ka'be'nin bulunduğu beldeden yankılanabilirdi ve öyle oldu…

Stratejik Mekanlar

Meselenin bir diğer yanı da şudur; Mekke oldukça stratejik ehemmiyeti haiz bir beldedir. O adeta vahy-i semaviye açıldığı dönem itibariyle, dünya devletlerinin mültekası, yani gelip gelip dalgaların çarpıştığı, çarpışıp kırıldığı ve buluştuğu bir yerdedir. Ayrıca Mekke-Medine bir kısım eski medeniyetlere de beşiklik yapmış beldelerdendir. Sebe', Hadramut ve San'a medeniyetleri gibi -ki anlatılanlara bakılırsa- o gün bir insan Medine'den yola çıksa başı güneş görmeden Hadramut'a ulaşabiliyordu. Zaten Kur'an da, yeryüzünün cenneti diye bu bahçelerden bahsetmiyor mu? İşte Mekke ve Medine bir taraftan böyle kadim bir medeniyete beşiklik yapmış, diğer taraftan da Roma ve Sasani imparatorlukları gibi iki büyük medeniyete hep açık bulunmuştu. Roma kültürü, Antakya bağlantısı ile eski Mısır kültürüyle buluşmuş ve tarihi İskenderiye'yi doğurmuştu. Roma, o günün süper gücü sayılırdı ki; Kur'an'daki Rum Suresi de bu hakim güçler hakkında nazil olmuştu. Viladet yıllarında, Sasani İmparatorluğu, Yemen'de belli bir süre hakimiyet kurmuş ve daha sonra da yer yer onları Mekkelilerin aleyhine tahrik etmişti ki, Mekke'yi tahrib etme düşüncesiyle gelen Fil ordusu, Fil ashabı, Sasanilerin tezgahı ve tahrikleri sonucu meydana gelmiş bir olaydı. Ancak, Allah (cc)'ın o beldeyi emin kılması sebebiyle herhangi bir zarar verememişlerdi.

Bu zaviyeden denebilir ki; Ceziretü'l-Arap, alemşümul İslam mesajının sunulması için müsait bir yer idi. Evet, bütün dünyaya hitap edecek bir mesaj, öyle bir yerden verilmeli idi ki, mevcudiyeti hissedilir edilmez hemen dünyaya yayılabilsin. İşte Mekke ve Medine stratejik olarak bu şartları tam haizdi. Bu mübarek yerde risalet hakikatı, ayakları üzerine doğrulur doğrulmaz, hemen iki büyük medeniyet ve kültürle karşılaştı. Dolayısıyla da bu iki kültür ve medeniyet sayesinde, birdenbire onlarla alakalı, dünya kadar milletlerle münasebete geçiverdi. Derken kısa zamanda birisiyle Avrupa kapılarına, diğeriyle de Asya vadilerine ulaşarak evrensel çizgide ve en seri şekilde misyonunu eda edebildi.

Ticaret Faktörü

Mekke o gün için aynı zamanda büyük bir ticaret merkezi idi. Dünyanın hemen her tarafından ticaret veya ihracat, ithalat yapmak üzere tüccarlar sık sık Mekke'ye gelir giderlerdi. Mekke, yaz-kış her zaman, Kur'an'ın da ifade ettiği gibi, Şam ve Yemen taraflarına ticaret kervanları düzenlemeye oldukça müsait bir yerdi. Dahası, Mekke o bölgenin ticaret merkezi ve kalbi gibiydi. Hatta Mekke Müslümanları, Medine'ye hicret ettiklerinde, o güne kadar orada ticareti elinde bulunduran Yahudiler bile artık ticaret yapamaz olmuşlardı. Bu da Mekkelilerin, dünya ile ticari ilişkiler sayesinde, o günün süper devletlerinin sosyal ve kültürel yapılarını çok iyi bildiklerini göstermektedir. Bugün daha iyi anlıyoruz ki, bir milleti genel ve sosyal karakterleriyle tanımak, onun ilgi odaklarına muttali olmak; onların ekonomik ve iktisadi yapılarını teşhis etmek ve münasebete geçmek için çok önemli esaslardır. İşte Mekke ahalisi, daha o dönemde kurdukları ticari ilişkileri sayesinde, çevredeki devlet ve milletlerin kültürlerini çok iyi tanımışlardı. Bu da daha sonra neşet edecek olan risalete, güzel ve uygun bir zemin teşkil ediyordu. Evet, Efendimiz'in (sav) alemşümul bir risaletle, böyle zeminde, yani Sidretü'l-Münteha'nın yerdeki izdüşümü olan Ka'be ve onun çevresi Mekke'de zuhur etmesi o kadar önemlidir ki, siz bu yeri değiştirseniz; bu misyonu Mekke'den ve Medine'den alıp Taif, Riyad, ya da Amman'a yükleseniz, dengeyi bütün bütün bozar ve Mekke'ye ait avantajların hiçbirini elde edemezsiniz ki, bu da risaletin, rahat boy atıp gelişmesini engellemek demektir. Evet, Mekke ve Medine risalet adına çok önemli yerlerdir.

Çölün Avantajları

Ayrıca burada şu hususu da ifade etmeliyim ki, risaletin böylesine kavurucu bir çöl ortasında zuhuru da, bir avantaj sayılır. O çöl ki, nice Napolyonları, Hitlerleri, Rommelleri yutmuş ve bitirmiştir. Bu çölün kavurucu sıcak ve meşakkatlerine alışmış olan ilk İslam mücahidleri, girdikleri her savaşı kazanmış ve muzaffer olmuşlardı. İklimin müsaadesi ölçüsünde bu mücahidler, başkalarının sürüne sürüne yol aldığı yerleri, koşarak geçmiş; rahatlıkla ve lojistik avantajlarıyla hep önder olmuşlardı. Mesela, bir Tebük seferinde Türkiye ve Şam iklimine alışmış insanlar mücadele verseydi, muhtemelen, çölün o sıcaklığında nefes alamaz ve telef olur giderlerdi.

Bir diğer mesele de, Ceziretü'l-Arab kuru bir çöl olduğundan, o gün için büyük devletlerin orada pek gözleri yoktu. Zaten o gün için petrol ve diğer cevherler de henüz bilinmiyordu. Otu, ağacı ve yeşili de oldukça azdı. Bu yönüyle Mekke ve Medine ticaret dışında, keşif ya da işgal için pek cazibesi olan yerler değildi. Bu yüzden de başka devletlerin sömürüsünden hep emin kalabilmişti. Vakıa zaman zaman, bu mübarek yerlere de o günün süper güçleri tarafından umumi valiler gönderilmişti; ama onlar adına buralarda ne kaybedecek ne de kazanacak birşey vardı. Dolayısıyla da, o milletlerin kültürleri buralara girip o saf düşünceleri karıştırıp, melezleştirememişti. Böylece İslam, kendi saf akidelerini, diğer medeniyet ve kültür terakümlerinden uzak tutarak dünyanın dört bir yanına yayma fırsatını bulabilmişti. Aksine Mekke ve Medine mevcud kültür ve anlayışların işgaline uğramış olsaydı, o zaman İslam risaleti, epey zorluklarla karşılaşacaktı. İslam kültürü bu emin merkezde yatağını bulan su gibi gelip kaynaklanmıştı; kaynaklanmış ve bu berrak kaynağı, ona sonradan sokulan kovalar bulandıramamışlardı. Evet, ne Sasani'nin ne de Roma'nın putperest akideleri, bu tertemiz ve pırıl pırıl akan risalet kaynağına sızamamıştı. "La tükaddiruhu'd-dila" fehvasınca, ona dalan kovalar, feyz-i akdesten gelen ve her türlü emniyet ve karantina altında muhafaza edilen, vahye sırtını vermiş bu kaynağı bulandıramamıştı.

İşte hem mekan itibariyle böyle Sidretü'l-Münteha'nın izdüşümü olan hem de eski dünya karalarının coğrafi konumu itibariyle hususiyet arz eden Mekke, risalet adına bu kadar ehemmiyeti haiz bir mübarek mekandı. Daha sonraları değişik yerlerin, dünya muvazenesinde stratejik hususiyet arz etmesi sebebiyle, risalet emaneti başka başka yerlere taşınmıştı; ama biz meseleye sadece ayetin işaret buyurduğu İslam'ın zuhur ettiği dönem açısından bakıyoruz. Yoksa İslam'ın yayılışı ve gelişmesi adına bir zaman Bağdat, diğer bir dönemde Şam ve uzun bir müddet de İstanbul merkezlik yapmıştır. Hatta İslam risaletine veraset adına İstanbul'un yüklendiği misyon, kendinden önceki medeniyet merkezlerini geride bırakacak kadar engin ve derindir. Ancak, risalet, İstanbul'dan temsil edildiği dönemlerde bile, Mekke-Medine başların tacı ve birer mübarek mekan olarak semaviliklerini hep devam ettirmişlerdir.

Risaletin Lisana Ait Buudu

Kur'an-ı Kerim'in değişik yerlerde, O'nun Arapça indirilişiyle ilgili pek çok ayet mevcuttur. Bu da, bilhassa o dönem itibariyle, Arapçanın mükemmelliğini göstermektedir. Evet, Kur'an'ın nazil olduğu dönemde Arapça altın çağını yaşıyordu. Her lisanın bir altın çağı vardır. Mesala Elizabet çağı -bugünün İngilizcesi öyle kabul edilebilir. İhtimal, bizim, dil adına düştüğümüz hatalara onlar düşmediler. Ayrıca, teknolojik gelişme ve değişik kültürlere hem de bilerek açık olma, ayrı bir zenginlik vesilesi kabul edilebilir- Şekspir'le altın çağını yaşamıştır. İngilizler bu çağa karşı hep saygılı davranırlar. Evet, Kur'an'ın nazil olduğu devre de, Arap dilinin altın çağı sayılır. O dönemde dil o kadar oturaklaşmış, kaide ve prensipler o kadar dilin tabiatıyla bütünleşmiştir ki, en basit beyanlar bile adeta birer sanat harikasıdır. Kur'an-ı Kerim Mudar oymağı ve Kureyş'in diliyle nazil olmuştu. Ancak o, değişik kıraat ve lehçelere de açıktı. Kur'an'ın edebi yönü üzerinde bugüne kadar bir hayli insan durmuştur.. ve bu konuda pek çok edebi dahi yetişmiştir. Abdülkahir Cürcaniler, Sekkakiler ve Zemahşeriler'den alın da asrımızın Muhammed Sadık Rafiiler'i, Seyyid Kutuplar'ı, İşaratü'l-İ'caz sahibi medar-ı iftiharımız Üstad Bediüzzaman sadece bunlardan birkaçı...

Kur'an belagat ve i'caz yönüyle nazil olduğu günden bu yana, daima muarızlarına meydan okuya gelmiştir. Nice edip ve beliğler, O'na nazire yapmaya kalkmışlardır ama, dökülüp hep yollarda kalmışlardır. Ve nice dostlar onun ayetleriyle, beyan ve ifadelerini, şiir ve makalelerini süslemişlerdir. Ama; asla ona ulaşamamışlardır. Kur'an, bugün de, hala milyarların dilinde okunurken, adeta vahiy semasının zirvelerinden bize göz kırpan yıldızlar gibi tebessüm ederek, ifade ve edasının erişilmezliğini fısıldamaktadır. Cahiliye döneminde pek çok şair ve edip, sadece bir kez dinlemekle Kur'an'ın büyüsüne kapılmış ve ona teslim olmuşlardır. Hatta Velid İbn Muğire, her türlü düşmanca duygularına rağmen, Kur'an karşısında büyülenmiş ve diyecek bir şey bulamamıştır. Utbe ibn Velidler, Ebu Cehiller bile onunla büyülenmiş, muarazada bulunmaya cesaret edememişlerdir. Bir Hz. Ömer ki, kendi ifadesiyle "gözümü yumsam hiç duraklamadan, cahiliye şiirinden bin beyit okuyabilirim" der. Evet o, cahiliye edebiyatına, cahiliye şiirine o kadar vakıf bir insandır. İşte bu parlak dimağ, Taha Suresi'ni dinlediğinde Peygamber Efendimizi öldürmeye karar vermiş olmasına rağmen, onun teshir ve tesir edici cereyanına tutuluvermiş gibi sarsılır ve ona teslim olur. Evet, nakledilenlere bakılınca o gün Mekke'nin sokaklarından geçerken herhangi bir insanı rastgele çevirseniz ve ona şiirden bir şeyler sorsanız, hiç tökezlemeden 4-5 saat şiir okuyabilecek kadar bir dil vukufiyetiyle karşılaşırdınız. İşte Kur'an, yeni bir dinle gelirken, böylesine edebi zenginliğe malik bir dille nazil oluyordu. Getirdiği esaslarla, sıradan herhangi bir bedevinin anlayışına müraat ederken, edebiyat ve şiirde dahi sayılan ve ufku olabildiğince geniş bir edip, bir şairi de ihmal etmiyordu. Evet deve arkasındaki bedevi, Kur'an'ı vird edinip okurken, en büyük dahiler dahi büyük bir zevkle ve tarif edilmez bir şevkle Kur'an ayetlerini dillerinden düşürmüyorlardı.

Kur'an'ın Evrensel Dili

İşte başta zikredilen ayette de ifade edildiği gibi "Allahu a'lemu haysu yec'alu risaletehu" gerçekten de, Allah (cc) risaletini nasıl ve hangi dille tesis edeceğini en iyi bilendir. Kur'an öyle bir dille nazil olmuştur ki; bir hukukçu kendi hukuk diliyle O'na müracaat ediverse, maksad ve meramına ulaşmada hiç mi hiç zorlanmaz. Bir idareci, bir kelamcı ve bir tefsirci de kendi sahalarına ait incelikleri rahatlıkla onda bulabilir ve aydınlanırlar. Oysa ki, çok iyi bilindiği gibi, bir hukuk dili, bir edebiyat dili veya bir akide ya da tefsir dili birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Ne var ki, Kur'an, bütün bunlara aynı anda, hem de en küçük inceliklerine, kaide ve prensiplerine zerre miktar halel getirmeden müraat etmiştir. İşte İslam tarihi, işte şer'i ilimler, işte hukuk mektepleri, işte binlerce edebiyat okulu ve bütün bunlar kadar muhakkik, müdakkik, müfessirleri yetiştiren tefsir ekolleri, hemen hepsi de mesleklerine, meşreplerine ve mezaklarına onu birer kaynak kabul edip dünya kadar eser meydana getirmişler...

Öyleyse Allah (cc) gerçekten de risaletini, hangi insana nerede ve hangi dille tebliğ edeceğini en iyi bilendir. Hatta bu hususta nisbetleri dahi bir kenara bırakarak "en iyi bilen" değil; "Allah bu hususu yegane bilen"dir denilmelidir ve O'ndan başkasının da herhangi bir takdir hakkı söz konusu değildir. Böyle bir iddiaya kalkışanları, ayetin ifadesiyle, dünyada horluk ve hakaret, ahirette de şiddetli bir azab beklemektedir.