eygamber Sevgisi
Allah Rasulü (sav)'nü kalben ve manen ziyaret edebilme, dini duygu ve düşüncelerin canlı kalmasıyla mümkündür; bu, duygu ve düşüncelerin canlı kalması adına çok önemli bir esastır. Öyle inanıyorum ki, Nebiler Sultanı, onu Hakk'ı mülahaza adına bir kıblenüma gibi tezekkür ve tefekkür eden her şahsın iç dünyasında sezildik-sezilmedik insiyaklara vesile olmaktadır. Evet, O adeta bir güneştir; bizim büyük bilip, büyük tanıyıp huzurlarında ışık aradığımız abdallar, üçler, yediler, kırklar kutuplar, gavslar hep O'nun gölgesi altında varlıklarını sürdürmektedirler.. ve onlar, O'nunla irtibatları sayesinde bu makamlara ulaşabilmişlerdir. Hasılı, Nebiler Sultanı'nı tefekkür, tezekkür bizlere -hissetsek de, hissetmesek de- çok şeyler çağrıştırır ve o konudaki her tedai de bizlere yeni ufuklar açar.

Hz. Muhammed Aşkı

Ashab-ı Kiram Efendilerimiz, O'nun huzur-u seniyyelerinde bulunabilmek için her türlü zorluk, sıkıntı ve meşakkate göğüs gerer ve bu huzuru maddi-manevi her şeye tercih ederlerdi. Öyle ki, O'nun huzurunda iken, evlad ü iyal, çoluk-çocuk, mal-mülk hiçbir şey düşünmezlerdi ve O'na öylesine bir bağlılık gösterirlerdi ki, farz-ı muhal, Allah Rasulü "Gidin dünyanın dört bir yanına dağılın." deseydi, hiç tereddüt etmeden bu emri yerine getirmeye çalışırlardı. İşte o huzur ve huzurdaki insibağ sahabe dediğimiz o toplumu böyle aşkın hale getiriyordu. Hatta zaman zaman bu düşünceyi ve bu huzuru ihlal eden duygular içlerini buğulandırınca onlar buna münafıklık diyorlardı. İşte Hanzala b. Amir; o, Müslümanlığı derince duyan sahabilerden biriydi. Huzur-u risalet penahi'den ayrıldıktan sonra, oradaki duygu ve düşüncelerini muhafaza edememesi veya dünya işleri ile meşgul olurken uhreviliği derince duyamaması onu tedirgin ediyordu. İşte bu büyük sahabi bu tedirginliğinden ya da düşünce ve duygulardaki bazı farklılaşmalardan ötürü, "acaba ben bir münafık mıyım?" endişesiyle soluğu Hz. Ebubekir'in yanında alıyor ve Hz. Ebubekir'e dert yanıyor. Dostunun derdini dinleyen Hz. Sıddık, kendi durumunun da buna benzediğini ifade ediyor.. ve iki Sahabi birlikte, hallerini beyan etmek üzere Allah Rasulü'ne gidiyorlar. Nebiler Serveri Hanzala'nın: "Nâfaka Hanzala=Hanzala münafık oldu" beyanıyla başlayan halini dinledikten sonra şöyle buyuruyor: "Eğer benim huzurumda bulunduğunuz zamanki ruh haletini dışarıda da muhafaza edebilseydiniz, melekler sokaklarda sizinle musafaha ederdi." ve ardından "Bazen öyle, bazen böyle ey Hanzala" diyerek duruma açıklık getiriyor. Bu ifadelerden, Hanzala'nın halinde yadırganacak bir tarafın olmadığı anlaşılıyor. Beşer, beşeri özelliklerinin gereği, hep aynı çizgide olamayacak; bazen lahut aleminin derinliklerine yelken açacak, bazen de nasut aleminin dikenli yollarında dolaşıp duracaktır.

Onlar öyleydi; şimdilere gelince, Allah Rasulü ile aynı zaman ve mekan dilimi içinde bulunmayan bizler, bu büyük açığı, kalben ve manen, tedailer, tasavvurlar belki de, basiretle müşahedeler vasıtasıyla Nebiler Sultanı'nı ziyaret ederek kapamaya çalışmalıyız. Ne var ki, öncelikle bu açığın açık olarak hissedilmesi ve kabullenilmesi gerekir. Bunu, kendi ruhunda bir eksik olarak hissetmeyen kişilere diyeceğimiz olamaz. Onlar namaz kılmalarına, oruç tutmalarına rağmen, hayatlarını tekdüze sürdürürler, hep sığdırlar. Hissedenlere gelince, onlar da şöyle derler:

"Gül devrini bilseydim O'nun bülbülü olurdum
Ya Rab beni evvel getireydin ne olurdu?"
(M. Akif)

Evet, Hz. Enes b. Malik, Cabir b. Abdullah gibi risalet güneşi ile aynı dönemi paylaşmış insanlar, O'nun ahirete irtihalinden sonra, Allah Rasulü'nü daima tezekkür ve tahattur ediyor; zaman zaman rüyalarında O'nu görerek bu açığı kapıyor, zaman zaman da hatıraların tül pembe ikliminde hep onunla oluyorlardı. Öyle zannediyorum ki günümüzde de böyle davranan, O'nun aşk ve iştiyakıyla yanan nice gönüller vardır ki, hiç olmazsa rüyalarında o risalet aleminin kamer-i müniriyle hep oturup kalkıyorlardır...

İnsanlık Gemisinin Kaptanı

Şahsi kanaatime göre O'nu tahattur ve tezekkürümüzde ki buna başta kalben ve manen ziyaret dedik-; "Allah Rasülü (sav) insanlık gemisinin kaptanıdır.. Sa'di'nin bir beytinde ifade ettiği gibi 'Hz. Muhammed (sav) gibi bir kaptana sahip olan gemi yolcuları için gam da, keder de yoktur.' İsterse dalgalar o gemiyi yutacak kadar azgın olsun. Evet bizim kaptanımız O'dur. O'na bağlılıktan öte bir sermayemiz yoktur. Ahiretteki kurtuluşumuz da O'nun şefaat-i uzması sayesinde olacaktır..." gibi esaslar düşünülebilir. Bunlar insana onun sünnet-i seniyyesini ve siyer-i samiyelerini hatırlatır; hatırlatır ve insanı vicdani muhasebe ve murakabeye sevkeder. "Biz neredeyiz, O ve O'nun emirleri nerede?" sualini sormaya vesile olur.

Hasılı, Hz. Muhammed (sav) risalet güneşidir. O'nsuz bir hayata, hayat demek mümkün değildir. Sahabe-i kiramın vicahi münasebetle kazandığı şeyleri, bizler kalbi ve ruhi irtibatla kazanmak konumundayız. Bu irtibat da, O'na olan bağlılık ufkunun neresinde olduğumuzu düşünmek ve -tabir caizse- kendimizi onun huzurunda hissetmekle mümkün olacaktır.