fendimizin Şecaat ve Şefkat Ufku
Allah Resûlü (sav), bir birine zıt gibi görünen iyi vasıfları nefsinde toplamış farklı bir insandır; şecaat-i kudsiyesini arz ederken arslanların ödünü koparır; bir mazlum iniltisi duyduğu zaman onun ruh haletini paylaşır, onunla oturur inler..

Efendimiz'in (sav) zahirde birbirine zıt gibi görünen sıfatları olduğu gibi, birbirini takviye edip destekleyen vasıfları da vardır.

Birbirine zıt gibi görünen bu sıfatları, Din-i Mübin-i İslam'da mühim bir esas olan "sırat-ı müstakim" yorumu çerçevesinde ele almak ve öyle değerlendirmek mümkündür. Mesela Efendimiz (sav), her şeyden evvel bir şecaat ve cesaret abidesi idi. Öyle ki, muharebe meydanlarının Haydar-ı Kerrar'ı Hz. Ali (ra), O'nun bu yanını ifade ederken; "Biz, muharebelerde başımız sıkıştığı zaman Resûl-ü Ekrem'e (sav) sığınırdık." der. Nitekim Huneyn'de öyle olduğu gibi Uhud'da da, bir yönüyle kırılıp dökülmüş ve adeta felç olmuş cemaatini, düşmanın içine korku salacak şekilde yeniden harekete geçirmiş; geçirmiş ve adeta "Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın." (Âl-i İmran, 3/27) hakikatinin mazharı olarak o sarsılmış, kırılmış ve dökülmüş cemaatten dipdiri ve taptaze bir ordu çıkararak yeniden düşmanı yakın takibe almış ve Mekke'ye kadar kovalamıştır. İşte bu, O'nun şecaat-i kutsiyesinin bir ifadesidir ve sahasında nazirsizdir.

Seni Kim Kurtaracak?

Bir örnek olarak Efendimiz'le Gores ismindeki bir kafir arasında geçen hadise, O'nun korkusuzluk, şecaat ve cesaretinin azametini resmetme bakımından yeter zannediyorum: Allah Resûlü (sav), bir ağacın altında istirahat buyururlarken, Gores, O'nun uykuda olmasından istifade ederek, ağaca asılı bulunan kılıcını alır ve müstehzi bir eda ile: "Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?" der. Onun bu sorusuna karşılık Allah Resûlü, hiçbir panik emaresi göstermeden ve kendisinden gayet emin olarak öyle bir "Allah" der ki, O'nun orada sergilediği bu teslimiyet, yakin ve Allah'a itimad, elindeki kılıçla karşısında duran Gores'i sarsar ve kılıç elinden yere düşer. Bu defa düşen bu kılıcı, İnsanlığın İftihar Tablosu eline alır ve sorar: "Ya şimdi seni kim kurtaracak?" Adam korkusundan sıtmalı hasta gibi titremeye başlamıştır ki, o esnada, Allah Resûlü'nün sesini duyanlar oraya koşarlar; koşar ve gördükleri manzara karşısında hayrette kalırlar. Onların Allah'a karşı iman ve itimatları bir kat daha artar; Gores de orada görüp duyduğu şeylerle "el-Emin"e güven sözü verir ve Allah Resûlü'nün şecaat ve cesaretine hayranlık hisleri içinde oradan ayrılır.

Allah'a Güven ve İtimadı

Meşhur mütefekkir Bernard Shaw, Allah Resûlü'nün Allah'a olan bu teslimiyetini ve korkusuzluğunu anlatırken hislerini şu takdirkâr ifadelerle dile getirir: "Hz. Muhammed, çeşitli yönleriyle insanın başını döndürecek üstünlükleri olan bir insandır. Bu sır insanı, tam manasıyla anlamak mümkün değildir. Bilhassa O'nun anlaşılamayacak üstünlükte bir yanı vardır ki, o da Allah'a olan güven ve itimadıdır."

Allah Bizimle Beraberdir

Allah Resûlü (sav), eşsiz cesaret örneklerinden birini de, hicret-i seniyyeleri esnasında, Sevr mağarasında sergilerler. Sevr, gençlerin bile zor çıkabilecekleri zirvede bir mağaradır. Ancak O, elli üç yaşında olmasına rağmen bu zirveye tırmanıyor ve bu mağarayı kıymetler üstü bir değerle şereflendiriyordu. Mekke müşrikleri, mağaranın ağzında dolaşırken, Seyyidina Hz. Ebu Bekir, sırf O'nun adına duyduğu endişeden ötürü telaş içindedir.. ve ihtimal endişeden yüzü sapsarı kesilmiştir. Halbuki onunla aynı atmosferi paylaşan Nebiler Serveri'nin dudaklarındaki tebessümde en ufak bir değişiklik bile olmamıştır; olmamıştır ve endişe içindeki dostu Hz. Ebu Bekir'i (ra) "Korkma! Allah bizimle beraberdir.", "O iki kişiyi ne sanıyorsun ki, onların üçüncüsü Allah'tır." sözleriyle teselli ve teskin etmiştir.

Şefkat Peygamberi

Evet buraya kadar arz ettiklerimiz birer şecaat, cesaret ve teslimiyet örneğidir; ne var ki bu zat aynı zamanda bir rahmet, şefkat ve merhametin de zirvedeki temsilcilerindendir. Öyle ki o, eğer ağlayan bir çocuk görse, oturur, onunla birlikte ağlar ve inleyen bir ananın acı ve ızdırabını tâ vicdanında duyar. İşte Hz. Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadis ve O'nun engin şefkati: "Ben namaza duruyor ve onu uzun kılmak istiyorum. Sonra bir çocuk ağlaması duyuyorum. Annesinin ona duyacağı heyecanı bildiğim için hemen namazı çarçabuk kılıp bitiriyorum."

Oğlu İbrahim'in Vefatı

Bir başka sefer, Mâriye Validemiz'den oğlu İbrahim'in ölümü karşısında O, dünya kadar hadiseyi göğüslemiş ve her şeyi aşmış bu büyük şefkat kahramanının gözleri dolu dolu olmuş ve onu kucağına almış, derin bir sevgiyle bağrına basmış ve hüznünü gözyaşlarıyla süslemişti. O'nun bu durumunu istiğrab edip de hayretle bakanlara, "Gönül mahzun olur, gözler ağlar; ancak Allah'ın dediğinden, Allah'ın hoşnut olduğundan başkasını söyleyemeyiz." buyurmuştu.. Evet O, insanların en merhametlisi ve en şefkatlisiydi.

O'nun Keremi

Kerem kelimesine gelince; o da, az farklılığı bulunmakla birlikte "ikram" kelimesi ile aynı kökten gelir ve iyilikseverlik ve ikram etme hissinden ibarettir. Bunu, Farsça bir terkiple "civanmertlik" veya Türkçe "cömertlik" kelimesiyle de ifade edebiliriz. İnsanın ruhundaki bu civanmertlik, ya da cömertlik ve iyilikseverlik hasleti, başkalarına raci bir menfaat ve ihsan şeklinde tecelli edince "ikram" halini alır. Bize Allah'ın ikramı olduğu gibi, Resûlullah (sav)'in de ikramı vardır. Ama O'ndaki bu ikram, engin bir kaynaktan gelir. Bu kaynak da, O'nun yaratıcısı tarafından mahiyetine derc edilen "kerem" huyudur.

Buradan da açıkça görüleceği üzere "hilim"le "kerem" arasında herhangi bir zıtlık yoktur ve Allah Resûlü (sav), Alvar İmamı'nın,

"Kerem kıl kesme sultanım, Keremin bînevâlardan,
Keremkâne yakışır mı Kerem kesmek gedâlardan."

mısralarında ifade ettiği keremkân bir sultandır. Bu mısralar, hem o Keremkân Sultan; hem de Zât-ı Ezel-i A'lâ hakkında kullanılabilir ve iki ihtimal de caizdir. Zira birinden dolaylı yoldan çok istifade etmiş, çok ikrama mazhar olmuşuzdur. Eğer asla göre ikinci sayılan ve o aslı da bize tanıtmada üzerimizde çok hakkı bulunan İnsanlığın İftihar Tablosu (sav) olmasaydı, bizim, ne mahiyetimizi, ne kâinatı, ne cennete giden yolu ve hatta ne de cennetin içindekileri bilmemiz mümkündü. O Muallim-i Ekmel ve Ekber'dir ki, varlığın çehresine çaldığı ışıkla kâinatı, okunan bir kitap; hayatı da, cennete doğru uzanan bir köprü haline getirdi. Böylece bizleri karanlıklar içinde ümitsiz dolaşmaktan kurtararak, Allah'a imanla itminana ulaştırmış ve rıza yoluna hidayete vesile olmuştur. Ama o, öyle büyük bir vesiledir ki, biz, o vesileyi çok defa gayenin yanında zikreder ve O'nun, bizim için "gaye ölçüsünde bir vesile" olduğunu ikrarda bulunuruz.

Gaye Ölçüsünde Bir Vesile

Evet, biz şirkten, şirk de bizden uzaktır. O bizi Allah'a ulaştırmak için sadece bir vesiledir; fakat gaye ölçüsünde bir vesile! Zaten bizzat Cenab-ı Hak da tevhid ifadesi olan "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah" ifadesinde O'nun adını kendi adıyla yan yana zikredip ve bunu imanın esası sayarak böyle demeyenin kurtulamayacağını beyan buyurmuyor mu? Evet, Sadi'nin de dediği gibi; "Muhammedün Resûlullah demeden râh-ı selamet muhaldir." Yani Allah Resûlü'ne uğramayan yollar tıkanık yollardır. Bir başka yoldan giden insanın saadete ulaşması mümkün değildir.

Hilm, Allah Resûlü'ne (sav) Cenab-ı Hak tarafından verilmiş sırlı bir anahtar durumundadır. O, bu anahtarla nice gönülleri açmış ve o sinelere taht kurmuştur. O'nu tanıyanlar başta kendi huşunetlerini tamim ederek, herkesi öyle haşin kabul ettiler ve kendileri nasıl davranıyorlarsa O'nun (sav) da öyle davranacağını zannettiler. Vakta ki, Hudeybiye Musalahası'yla diyaloğa giden yollar açıldı ve Müslümanlarla kafirler iç içe yaşama fırsatını buldu ve yine bu anlaşma ile, Kur'an'la beslenen Müslümanın civanmertliğine, hilmine, silmine şahit oldular; oldu ve "bize hakim olurlarsa kellelerimizi alırlar, bizi öldürürler ve dünya saadetinden bizi mahrum ederler" mülahazasıyla kovdukları ve haklarında kötü vehimler besledikleri bu insanlarla teşrik-i mesai kurunca Müslümanların adeta yeryüzünde gezen melekler olduğunu gördüler. Böylece hem Allah Resûlü (sav)'nü, hem de Müslümanları daha iyi tanıma imkanı buldular.

Hudeybiye, Müslümanlar için daha sonraki günler adına sürprizlere gebe bir fetihti. Mekke fethi ise, Hudeybiye fethinin sadece bir buuduydu. Zaten çoklarına göre de "Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik." (Fetih, 48/1) ayetindeki fetih, Hudeybiye fethidir. Bu açıdan Allah Resûlü (sav), küfre, ilhada, cehalete ilk darbesini Hudeybiye ile indirmiştir denilebilir. Hudeybiye'den evvel cereyan eden Bedir, Uhud ve Hendek muharebeleri, İslam tarihi bakımından çok önemli hadiselerdir. Ancak Hudeybiye bunlardan farklıdır. Nitekim Allah Resûlü (sav), Hendek'i müteakip adeta Hudeybiye'ye giden yolu görüyor gibi konuşmuş ve "Bundan sonra onlar kaçacak biz takip edeceğiz." demiştir. Evet Hudeybiye ve sonrasında takip edilen hareket tarzı, önceki dönemlere nispetle tamamen farklı bir çizgi takip etmiştir. Bunu Müslümanların, kafirleri avuçlarının içine alıp, balmumu gibi yoğurma ve onların gönüllerine kendi ruhlarının ilhamlarını boşaltma şeklinde özetleyebiliriz. Nebiler Serveri'nin bu stratejisi, kısa zamanda meyvesini vermiş ve onlardan çokları Müslümanlığı kabul etmişti. Hatta Ebu Süfyan gibi sertliğe, kötülüğe ve gurura kilitlenmiş bir insanın bile, Allah Resûlü'nün (sav), fetih öncesi "Bugün, Ebu Süfyan'ın evine giren de emindir." demesiyle, hem Allah Resûlü'ne, hem de Müslümanlara karşı taşıdığı kötü duygular, buzun güneş karşısında eriyip gitmesi misüllü eriyip gitmiş ve daha sonra da geç uyandığı İslamî hakaik çerçevesinde çok hızlı hareket ederek geçmişi telafi etme yoluna girmişti. Mesela o, Hz. Ömer'in Yermuk harbine katılanlara verdiği ganimetler, atlar, eğerler, kılıçlar gibi harp malzemeleri tedarik etmeleri için verdiği parayı reddetmiş, "Ey Allah'ın Peygamberi'nin halifesi! Benim geniş imkânlarım var. Ben ondan kullanırım. Allah yolunda savaşırken hazineden alacağım şeyi kullanmak istemem." diyerek istiğna göstermiş ve hissesini beytü'l-mâle bırakmıştır.

Hilm Kahramanı

Evet, böyle davranmış ve çok hızlı, âmûdi bir şekilde adeta füze hızıyla Hak ve hakikate ulaşma yoluna girmişti ki, temelinde de yine Allah Resûlü'nün o engin hilmi, af ve müsamahası yatmaktadır.

Allah Resûlü (sav), hep halimdi ama belli bir süre düşmanları O'na hilmini ifade etme fırsatını vermemişlerdi. Hasımları, onunla aralarındaki atmosferi sürekli sertleştirmiş ve O'nu hep o sert atmosferde mukabeleye zorlamışlardı; ancak hep yanılmışlardı; çünkü o, sertleşme niyetinde değildi.

Netice itibariyle diyebiliriz ki, Hudeybiye, Allah Resûlü'nün küfre hilmiyle indirdiği büyük bir darbedir. Daha sonra da O, hep bir hilm kahramanı olarak davranmış ve istidatlı gönülleri teshir etmişti. Evet Allah Resûlü, Mekke'nin fethini müteakip şehre girerken, bir kere daha o mahviyet ve tevazusunu sergilemiş ve bindiği merkubun üzerindeki eğerin kaşına, mübarek alnı değecek şekilde iki büklüm bu mübarek beldeye girmişti. Bir Batılı, buradan hareketle onun hakkında şöyle der: "Hz. Muhammed (sav), öyle bir söz bestelemiş ve seslendirmiştir ki, başladığı zaman hangi perdede başlatmışsa, bitirirken onu iki perde daha yukarıda bitirmiştir." Evet, Hz. Muhammed (sav), bu mevzuda da beklenenin ötesinde çok önemli bir performans ortaya koyarak yine kendi rekorunu kıran bir insandır.