eğişik Yönleriyle Risalet
"Allah risaletini kime vereceğini en iyi bilendir..." (En'am, 6/124)

İslamiyet ve risaletin Mekke'de doğuşu ve dünyaya bu mübarek beldeden yayılışı, birçok hikmetlere mebnidir. "Allah, risaletini kime vereceğini en iyi bilendir." ayet-i kerimesi bu açıdan değerlendirilebileceği gibi, risaletin jeoloji, antropoloji, tarih, insan, mesaj, mekan ve dil buudları gibi sair önemli hususlar itibariyle de değerlendirilebilir. Evet, Allah (cc), peygamberliği kime verecek ve hangi toplum içinde peygamber zuhur edecek, onu en iyi bilendir: Ve yine, insani ve dini kavgalar, devletler arası mücadeleler hangi kerteye geldiğinde bu yeni risalet, yeni din zuhur edecek onu da en iyi bilen O'dur. Şimdi, sırasıyla bunları gözden geçirmeye çalışalım:

1- Risaletin insani buudu Buna göre ayet şu manayı ifade etmektedir. Allah (cc), peygamberliği, peygamberlere verdiği risaletini, onlar vasıtasıyla sunmak istediği İlahi mesajlarını kime vereceğini, kime tevcih edeceğini en iyi bilendir. O dönemde bazı kimseler, Velid ibn Muğire ve Urve bin Mesud es-Sekafi gibi kendilerince takdir ettikleri zatları bu işe daha münasip görüyorlardı. Onların bu iki zat hakkındaki mülahazaları, Kur'an'da başka bir ayette şöyle anlatılır: "Onlar risalet veya peygamberlik (şu Kureyş'in fakirine ineceğine) Mekke veya Taif'ten şu iki büyük insana inseydi ya" demişlerdi. Kur'an, onların bu anlayışlarına şu karşılığı verir:

"Dünyadaki maişetlerini dahi aralarında biz taksim ederiz" (Zuhruf, 43/31,32). Yani insanların yeme ve içmelerine kadar her şey İlahi taksime tabi ise, peygamberlik gibi en mühim bir mesele, elbette falanın-filanın takdirine bırakılamaz. Eğer insanların ruhta, gönülde letaifte dirilmesini hedef alan Allah (cc), insanların ne ile dirileceğini biliyorsa, -ki mutlaka biliyor- o meseleyi temsil edecek şahsı da en iyi bilen yine O'dur. Dolayısıyla peygamberlik payesiyle kimi serfiraz kılmışsa, en münasib o demektir.

Nebi seçimi Allah'a aittir

Risalet meselesinde ileri geri söz sarfedenler -Velid İbn Muğire vb.- Hz. Peygamber'i küçük gördüklerinden ötürü, bilerek en büyük cinayeti işlemişlerdir.. ve işledikleri bu cinayet, peygamberi tahkir ve tezyif etme manasına geldiğinden dolayı da onlar, Allah nezdinde küçüklerden daha küçük olmaya mahkum edilmişlerdir. Nitekim ayetin devamında onların su-i akibetlerine de işaret edilir ve: "Risalet hususunda cürüm işleyenleri (dünyada) hor ve hakir olma ve (ahirette de) azab-ı şedid beklemektedir." (En'am 6/124) Bu böyledir, zira peygamber seçimi bizzat Allah'a (cc) aittir. "Meleklerden ve insanlardan, Allah bir kısım kimseleri seçer ve onlara payeler verir" (Hacc, 22/75). Allah seçip sonra da takdir ve teşrifte bulunduysa bize, bu takdire saygı duyup itaat etmek düşer. Aksi halde Allah'ın seçtiğine karşı en küçük vicdani bir rahatsızlık bile, insanı hor ve hakir kılar.. ve böyleleri, peygamberler veya evliya, asfiya, ebrar ve mukarrebinle gelen feyz ve bereketlerden mahrum kalırlar. Evet, böyle biri kim olursa olsun adeta küçüklüğe hapsolur ve bütün İlahi mesajlara karşı kapalı hale gelir.

Efendimize ait işaretler

Kaldı ki Efendimiz (sav)'in liyakat ve büyüklüğü her devirde, hemen herkes tarafından kabullenilmiş bir olguydu. Ayrıca onun geleceğine dair bir hayli işaret ve bişaretler de bulunmakta idi. Evet, bunca tahrife rağmen, Hüseyin Cisri'den Üstad Allame Hindi'ye kadar niceleri eski kitaplarda, Hz. Peygamber'e ait tam 114 işaret ve bişaret bulunduğunu tesbit edebiliyorlardı. Evet, ta Hz. Davud, Hz. Süleyman'dan, Hz. Musa, Hz. Yahya, Hz. Zekerriya ve Hz. İsa'ya kadar bütün peygamberler, o sarsılmaz icmalarıyla Efendimiz'in (sav) geleceğini haber vermiş ve bu zatın hepsinin büyüklüklerinin cami olduğunu ümmetlerine bildirmişlerdir. Bu yönüyle Hz. Peygamber (sav), bu mânâdaki makam-ı cem'in sahibidir.

Makam-ı Cem'in sahibi

Evet Enbiya-yı İzam'ın cihet-i vahdeti bir cihette O'nda tecelli etmiştir. Yani Hz. Peygamber (sav) alemşumül risaletiyle, adeta bütün Enbiya-yı İzam'ın düşüncelerinin hülasasını ve topyekün insanlığa sunulacak mesajlarının esasını cem etmiştir. Böylece tesisi gerekli meseleleri tesis ettiğinden ötürü bir müessis; tahrif edilen şeylerin hakikatını ortaya koymakla musahhih; tecdid ve tekmil gereken şeyleri de tecdid etmekle O, bir Müceddid-i Ekmel olmuştur. Artık O'ndan sonra rasul gelmeyecektir. Zira meseleler bu kadar vahdete ulaşınca, O'ndan sonra kim gelirse gelsin bu vahdeti yeniden parçalayıp dağıtacaktır. Bu yüzden O en sondur. İnsanlık O'nunla, duygu ve düşüncede, din ve akidede, yol ve yöntemde hayati bütün ünitelerin ana başlıklarına ulaşmıştır ve artık yeni bir risalete ihtiyaç kalmamıştır. Evet, bundan böyle bütün insanlık, bütün hayati meselelerini bu son risaletin verdiği, en son şekle göre düzenleyip hayata geçirecektir.

İlk Yaratılan Nur

Meselenin bir diğer yönü de şudur: Hz. Peygamber'in (sav) risalet ve nübüvveti temelde, diğer bütün peygamberlerden önce idi. Nitekim O, bir hadislerinde: "Evvelu ma halakallahu nuri; Allah'ın ilk yarattığı şey, benim nurumdur." buyurmaktadır. Diğer bir hadislerinde de; "Hz. Adem henüz çamur ve balçık arasında debelenirken, Ben peygamber idim." ferman etmektedir. Demek ki, O'nun peygamber olarak planlanması, herkesten önceydi. Bu mesele, tasavvufçularca "hakikat-ı Ahmediyye" unvanıyla ele alınmış ve uzun uzun üzerinde durulmuştur. Onların bu mevzudaki mülahazalarında, hakikat-ı Ahmediyye, aynı zamanda kainatın da hakikatı olarak işlenmiştir ki, bununla da, Hz. Peygamber'in (sav) büyüklüğü ve en büyük risalete mazhariyeti anlatılmak istenmiştir.

Alemşümul dinin sahibi

Burada şu husus üzerinde de durmakta yarar var: Peygamber Efendimiz'in (sav) -neşrettiği nur itibariyle- hem kemmiyet planında hem de keyfiyet planında ulaştığı noktaya bir başkası ulaşamamıştır; ulaşamaz da. Bu da pratik olarak O'nun ve sunduğu peygamberlik mesajının büyüklüğünün en açık bir emaresidir. Zira bugün yeryüzünde Budizm'den, Brahmanizm'e, Taoizm'den, Totemizm'e ve hatta semavi dinlerden Hıristiyanlık ve Yahudiliğe kadar yüzlerce din bulunmaktadır; ama İslamiyet hariç, diğerlerinin hepsinde İlahi mesaj istihale görmüş ve belli ölçüde tahrife uğramışlardır.

Hıristiyanlık bugün İslamiyet'e göre daha yaygın olabilir. Ne var ki, gerçek Hz. Mesih'i ve Mesih anlayışını bugünkü Hıristiyanlığın o zor anlaşılır yorumlarında bulmak mümkün değildir. Eğer biz Hz. Mesih'in hakiki kimliğine Kur'an sayesinde muttali olmasaydık, O'nu Kitab-ı Mukaddes içindeki yeriyle kabullenecek ve binlerce çelişkiyle karşı karşıya kalacaktık. Çünkü, gerek Yuhanna'da ve gerekse Matta ve Luka'da karşımıza çıkan İsa'nın, (haşa) Allah'tan farkı yoktu. O, arşın yanında O'nunla beraber oturmakta ve O'nun rububiyetini paylaşmaktaydı. İnsanlık onun fıkdaniyle zenb-i asli ağına düşmüştü ve onun sayesinde yeniden yitirdiği cennete ulaşacaktı. Evet, maalesef Hz. Mesih'in kimliği Kitab-ı Mukaddes'in bugünkü metinlerinde bu kadar karışık ve bu kadar tutarsızdır. Biz her şeyin hakikatı gibi Hz. İsa'yı da, Hz. Peygamberin risaleti sayesinde öğrenmiş, hem de dahası olmaz ölçüleri içinde öğrenmiş bulunuyoruz.