arpık Anlayışlar Karşısında Hz. Peygamber
Büyüklük Kriterleri Karşısında Hz. Muhammed (Sav)

Büyüklük adına kim hangi kriteri kullanırsa kullansın, büyük olarak karşımıza daima Hz. Muhammed (sav) çıkar. Karlayl (Carlyle), Kahramanlar kitabını yazdı ve bu kitabında O'nu, Kahramanlar Kahramanı yaptı. Bir başkası Abkariyyat (Dâhîler)'i yazdı, bu defa O'nun Dâhîler Dâhîsi olduğunu haykırdı. Peygamber'e, dâhî, kahraman denir mi? Biz, peygambere ne dâhî, ne de kahraman deriz. Peygamber'e, husûsî bazı meselelerin kahramanı denebilse de de O, hiç bir kahraman, hiç bir dâhî ile kıyaslanamayacak, tartıya girmeyecek ölçüde, beşerî normların üstünde, nev-i şahsına mahsus üstünlüğü olan biridir; o peygamberdir, rasûldür.

Evet bu konuda, başkalarının yaptığı, kullandıkları ölçüler bizi çok ilzam etmese de, büyüklük adına kim hangi kriteri kullanırsa kullansın, karşımıza daima büyük olarak Hz. Muhammed (sav) çıkacaktır. Hâl böyle iken, Peygamberimiz (sav) hakkında uygunsuz, yakışıksız laf edenlere: (Tekvir, 81/26 âyetinden iktibasla) "Fe-eyne tezhebün= Hak, gerçek bu iken, siz bu halinizle nereye gidiyorsunuz?" demek gerekmez mi? Evet, gelin, aklımızı başımıza alıp saygımızı, edebimizi koruyalım.

Uzmanlar Konuşmalı

Peygamberimiz ve peygamberlik mesleği hakkında sarf edilen yakışıksız sözlerin hepsi, daha önce de arz ettiğim gibi, cevabını almış hezeyanlardandır. Esasen, bu kabil sözlerle halkın zihninde şüpheler îrâs edenleri muhatab da almadan, değişik bir platformda, konunun uzmanlarını bir araya getirerek, Sünnet, Sünnet'in teşrîdeki yeri ve tespiti -bizzat Efendimiz zamanındaki muhafazasıyla, Ömer bin Abdülaziz döneminde yapılan resmî tedvini- çok iyi anlatılmak suretiyle, bu mevzûda idlâl edilmek istenen avam halkın mâil-i inhidam olan (yıkılmaya yüz tutmuş) düşüncelerine destek verilmeli; sarsıntıya, şüpheye, kuşkuya düşen insanların sarsıntı, şüphe ve kuşkuları giderilmeye çalışılmalıdır. Kanaat-i âcizanemce, böyle bir teşebbüste de, Bediüzzaman'ın üslûp ve metodu takip edilmelidir. O'nun eserlerinde ele aldığı hususların her biri, ehl-i dalâlet, ehl-i küfür, ehl-i şirk tarafından değişik zamanlarda İslâm'a itiraz mülâhazasıyle ortaya atılmış düşüncelerdir. Bediüzzaman, bu şahısların hiçbirini muhatap almadan, sadece şüpheleri giderici esaslar, düstürlar vaz' eder. Hattâ, bazılarının şüphe diye ortaya attıkları meselelerden o, çok önemli hakikatler de ortaya çıkarır.

Bu zaviyeden, sahanın uzmanlarının farklı bir platformda bu meseleyi ciddî bir üslubla anlatmaları, artık bir sorumluluk, bir vazife ve bir mükellefiyet haline gelmiş bulunmaktadır. Yalnız bu mesele değil, İslâm ile ilgili olarak son zamanlarda tartışılan daha başka pek çok mevzû var ki, bu konuların hemen hepsinde doğrular anlatılarak yığınlar aydınlatılmalı ve zihinler karışıklıktan kurtarılmalıdır.

Efendimiz'le alâkalı bu mevzuu bitirmeye gönlüm hiç razı olmuyor. O'ndan ve O'nunla alâkalı bir husustan bahsederken, O'nunla beraber olmanın havasını yaşıyor gibi oluyorum. Böyle mukaddes bir beraberliği bırakmaya da razı olamıyorum. Ama elden ne gelir?. nihayet gelip sözün sonuna dayandık ve artık sükût düğümünü bağlamak zorundayız. Bahsi, hitâm-ı misk olsun diye, iki söz sultanının şuur ve manâ yüklü ifadeleriyle bitirmek istiyorum.

Fuzuli, Su Kasidesi'yle ne derin, ne engin anlatır O'nu! Bir başkası ise, O'nun hakkında şu beyitleri döktürür:

Sana cânan gönül hayrân nedendir?
Cemâlin gün gibi rahşân nedendir?

Kaşındır kâbe kavseyn-i ev ednâ,
Yüzündür Sûre-i Rahmân, nedendir?

Ey şâhid-i mukaddes, hurşid-i âlem ârâ
Giysûlerin muhannes, ebrûlerin dilârâ

Zülfün teline kıymet olmaz cihan serâser
Neşreylemiş dû kevne bûyun amberi zâra
M. Lutfî

Bediüzzaman'ın değerlendirmeleri Bediüzzaman Hazretleri ise, 19. Söz'ün başında, O Zat hakkında şu değerlendirmelerde bulunmaktadır: "Evet o burhanın şahs-ı manevisine bak. Yeryüzü bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber, O, Rabbini apaçık gösteren ve Rabbine delil olan Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, bütün ehl- i imana imam, bütün insanlara hatib, bütün nebilere reis, bütün velilere seyyid ve bütün nebilerden, velilerden meydana gelmiş bir halka-ı zikrin serzâkiri.

O, öyle nûranî bir ağaçtır ki, nebiler o ağaçın hayat fışkıran kökleri, veliler ise ter ü taze meyveleridir. O'nun herbir davasını, mûcizelerine istinad eden bütün nebiler ve kerametlerine itimad eden bütün veliler tasdik edip, imza basıyorlar. Zira O, "Lâ ilâhe illallah" der dava eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nûranî zâkirler aynı cümleyi tekrar ederek, icma ile mânen "doğru söyledin ve hakkı konuştun" derler. Şimdi hangi vehmin haddi var ki, böyle hesapsız imzalarla teyid edilen bir davaya parmak karıştırsın.

O nûranî tevhid delili, nasıl ki iki tarafın icma ve tevatürü ile teyid ediliyor, öyle de, Tevrat ve İncil gibi semavî kitaplarda yer alan yüzlerce işaret, O'nun peygamberliğinden evvel vâki olan bir o kadar beşaret, gaybden haber veren hatip ve kâhinlerden gelen bir çok şahadet ve binlerle ancak ifade edilebilecek sayıdaki mûcizelerle teyid ve tasdik edilmektedir. Bunun yanında, getirdiği dinin hakkaniyeti de onu teyid eden başka bir delildir. Ayrıca zatında gayet kemaldeki öğülmeye değer ahlâkı, vazifesiyle alâkalı o güzellerden güzel seciye ve karakteri; yine bu cümleden olarak, O'nun kuvvetli imanını, sarsılmaz it'minanını ve son derece güvenirliliğini gösteren fevkalâde takvası, fevkalâde ubûdiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metaneti, davasında son derece sadık olduğunu güneş gibi ve apaçık göstermektedir.

İstersen gel, Asr-ı Saadet'e ve o asırdaki Arap Yarımadasına gidelim; hayalen olsun, O'nu vazife başında görüp ziyaret edelim. İşte bak: Fizyonomisiyle, hayatıyla güzelliğin doruk noktasında seçkin bir zatı görüyoruz ki, elinde mûcizeler gösteren bir kitap, lisanında hakikatları açıklayan bir hitap, bütün insanlığa, belki cin, insan ve belki bütün varlığa karşı ezelî bir hutbeyi tebliğse, âlemin yaratılış sırrı ile alakalı acip muâmmayı hal ve şerh edip, kâinatın esrarını açıp çözerek, herkese sorulan ve bütün akılları hayrette bırakan üç müşkil ve müthiş, "Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?" suallerine ikna edici, makul cevap veriyor. İşte bak, şu geniş adada vahşî ve adetlerinde mutaassıp; inatçı değişik kavimleri ne çabuk onların o kötü adet ve vahşi ahlâklarını söküp atarak ne kadar güzel ahlâk varsa onları, o güzel ahlâkla donatıp, medenî milletlere ve bütün âleme muallim ve üstad haline getiriyor. Bak, değil zahirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalpleri, nefisleri fetih ve teshîr ediyor; kalplerin sevgilisi, akılların muallimi, nefislerin terbiyecisi ve ruhların sultanı oluyor." Ey ruhlarımızın sultanı, sen ruhlarımıza sultan oldun. Ruhlarımız da sana kurban olsun..!