fendimizin Anne Şefkati Altında Yetişmeleri
Peygamberlerin hayatlarına bakıldığında onların pek çoğunun babalarının, annelerinden önce öldükleri, bu sebeple annelerinin himayesinde büyüdükleri görülür: Meselâ, Hz. Musa’nın babası, annesinden önce vefat etmiştir.. ve O, annesinin himayesinde büyümüş bir yetimdir. Hz. Mesih’in babası zaten hiç yoktur. Çünkü o, bir mucize olarak babasız dünyaya gelmiştir. O yüce annesi ona hem annelik hem de babalık yapmıştır. Efendimiz’in de (sav) daha dünyaya teşrif etmeden babası vefat etmiş ve O’nu yetim bırakmıştır. Burada, bu ulü’l–azm peygamberlerin hemen hepsinin anne himayesi, anne idaresi, anne terbiyesi ve anne gözetimi altında büyümelerinin önemi ortaya çıkmaktadır ki, böyle bir konu üzerinde durulması gerekir diye düşünüyorum.

Her şeyden önce anne, bir şefkat kahramanıdır. Vazifesi şefkate dayalı bir nebinin, bir şefkat kahramanına emanet edilmesi şuuraltı müktesebatı açısından çok önemlidir. Evet, anne, babadan daha şefkatlidir. Baba iradesiyle şefkatini baskı altına alır ve çoğu zaman onu hissettirmez. Çünkü babanın iradesi anneye nazaran daha güçlüdür. Annenin, şefkat adına iradesini, baba kadar zabt u rabt altına almaması çocuğun yetişmesi bakımından fevkalâde ehemmiyetlidir ve onun böyle görünmesi, çocuk için bir güven kaynağıdır. Ayrıca baba maîşet yükünü çektiği için hep dışarıdadır. Anne ise çoğunlukla evdedir. Şayet baba, anneden çocuğa daha yakın görünürse çocuk kendisine uzak birinin vesâyetinde büyüyor gibi olur. Aksine günün büyük bir bölümünde annenin sinesinde onun şefkat dolu soluklarını hissederek büyüyen yavru şefkat görür, şefkat duyar ve şefkate açık gelişir. Diğer yandan baba, anneden önce ölünce anne, aynı zamanda babanın yokluğundan hasıl olan boşluğu da kapamaya çalışır. Böylece annenin çocuğuna yudumlattığı şefkati ikiye katlanır.

Şefkat, peygamberlik mesajında çok önemli bir meseledir. Çocuğun şuur altı beslenme dönemi, 1–5, 1–7 veya 1–10 yaşları arası kabul edilecek olursa o yaşlarda, daha sonra ümmetine çobanlık yapacak bir nebinin sadece anne şefkati altında babasız büyümesinin ne kadar önemli olduğu kendi kendine ortaya çıkar.

Ayrıca baba güçlüdür. Hayatın her türlü zorluğunu göğüsleyebilecek, icabında ailesi adına kavga verip onları savunabilecek kapasitededir ve savunur. Kendilerini bu ölçüde himaye edecek birini başlarında bulamayan bu mübarek yetimler onun boşluğunu Allah’ın himayesiyle doldurmaya çalışırlar. Bu açıdan da sanki Allah, onların maddeten kuvvet kaynağı olarak güvenip dayanacakları insanları ellerinden çekip almak suretiyle, cebr–i lütfî onların tamamen Kendisine teveccüh etmelerini sağlamaktadır.

Tabii buradan “Çocukların şefkatli olmaları ve ileride belli noktalara gelebilmeleri için erken yaşlarda babalarının ölmesi ve annelerinin himayesi altında büyümeleri gerekir” gibi bir sonuç da çıkarılmamalıdır. Bu, bazı peygamberlere has olan bir durumdur. Böyle olmadan da Allah birisini re’fetli ve şefkatli kılabilir. Nitekim babası sağ olarak dünyaya gelen peygamberler de vardır.

Evet, peygamberlerin hayatlarına dikkatlice im’ân–ı nazar edilse onların o sırlı dünyalarında kim bilir daha ne büyüler, ne esrarlı hakikatler görülür.

Peygamberlik Müessesesine Saygı

İlk peygamberin tebliğ ettiği din ile daha sonra gelen peygamberlerin tebliğ ettiği din, temel nitelikleri itibariyle aynıdır. Ancak peygamberler arasında şöyle bir farkın bulunduğunu söylemek de yerinde olur zannediyorum: Eşya, varlık, Hz. Adem’den (as) Hz. Muhammed’e (sav) kadar uzanan çizgide kendi ruh, mâna, idrak edilme ve yorumlanma açısından değişim geçirmiştir. Değişen bu şartlar, topluma/toplumlara da aksetmiştir. Bu durum, farklı zamanlarda gelen peygamberlerin farklı hususiyetlerle gelmesini gerektirmiştir. Bu itibarla mesela, şayet Hz. Nuh, Hz. Mesih döneminde gelseydi onun misyonuyla gelirdi; o da Hz. Nuh kavmine gönderilseydi, öyle bir sorumlulukla gönderilirdi. Zira Hz. Nuh döneminde o dönem insanına hitap edebilecek idrak ve şuurda bir peygamber gönderilmesi gerekirdi ve öyle bir peygamber ba’s olunmuştu. Öte yandan, günümüze doğru gelirken süratle küreselleşmeye doğru giden dünyada, bütün insanlığı kucaklayacak ve getirdiği düsturlarla kıyamete kadar beşerin ferdî, ailevî, içtimaî, idarî ve siyasî her türlü problemini çözebilecek alemşümûl hüviyette bir peygambere ihtiyaç vardı.. ve Allah (cc) böyle bir dönemde de o seviyede bir peygamberi, yani Hz. Muhammed’i (sav) göndermişti...

Allah Rasulü’nün Saygısı

Efendimiz (Aleyhi ekmelü’t–tehâyâ)’nın çok önemli derinlikleri vardır; bunlardan biri de O’nun nübüvvet müessesesine saygısıdır. Evet O’na dikkatle bakan herkes O’nun peygamberlik mefhumuna çok saygılı olduğunu ve peygamberler hakkında hiçbir çarpık anlayışa müsaade etmediğini görür. Meselâ O (sav), Hz. Musa’yı kendisine tafdil edene karşı, “Beni, Musa’ya tafdil etmeyin.” demiştir. Yine “Balığın yoldaşı olan zât (Hz. Yunus) gibi olma!” (Kalem, 68/48) âyeti nâzil olduğunda, ihtimal bazı sahâbenin aklından, “Acaba Hz. Yunus ne kusur yaptı?” şeklinde bir düşünce geçer mülahazasıyla O, hemen şöyle buyurur: “Beni, Yunus b. Metta’ya tercih etmeyin...” Evet O (sav) işte bu ölçüde peygamberlik mefhumuna saygılı bir kadirşinastı.

O, neşrettiği nurla herkesin önüne geçmiş, bihakkın hâtem–i divan–ı nübüvvet, ferid–i kevn ü zaman (Aleyhi ekmelü’t–tehâyâ) olmuş yüceler üstü bir kâmetti. Böyle bir ufku tutmasına rağmen O’na şayet “Sen, İsa ibn Meryem’den daha üstünsün” denseydi, şüphesiz O tevazu âbidesi, “Estağfirullah” diyecekti. Nitekim kendisine “Seyyidimiz, Efendimiz’sin” diyenlere karşı O, hep reaksiyon göstermiş ve “Hayır, efendimiz Allah’tır.” demişti.

Evet, işte bütün peygamberlere gösterilen bu saygı ve hürmet yörüngeli Muhammedî ruh ve mâna kavranmalı ve mutlaka yeni nesillere aktarılmalıdır.