epsi şehid oluncaya kadar davam
Mute savaşı için yola çıkan ordu, düşman ordusunun çokluğu karşısında nasıl hareket edecekleri konusunda tereddüte düştüler. Ne yapacaklarını konuşurlarken Adullah bir Revaha'nın sesi yükseldi:

"Ey Kavmim! Ne sebepten, tereddüt edersiniz?
Şehid olmak kasdiyle, cenge gelmedik mi biz?

Silahca, süvarice, çokluk olduğumuzdan,
Dolayı savaşmadık, kafirlerle hiçbir an.

Allahü teâlânın, bize ihsan ettiği,
Şu din kuvveti ile, savaştık aslan gibi.

Gidiniz, çarpışınız, muhakkak iyilik var,
Bu işin neticesi, ya şehadet ya zafer.

Bedir günü vallahi, vardı iki atımız,
Uhud'da tek at ile, pek azdı silahımız.

Bu cenkte galip gelmek, varsa eğer kaderde,
Zaten böyle vadetti, Allah ve Peygamber de.

Hak teâlâ vadinden, dönmez asla geriye,
Ey mü'minler öyleyse, yürüyün ileriye.

Şehidlik varsa eğer, bizim kaderimizde,
Kavuşuruz Cennet'te, şehid kardeşimize"
Hazret-i Abdullah bin Revaha'nın bu sözleri, mücahidleri cesaretlendirmişti. "Vallahi Revaha'nın oğlu, doğru söylüyor" dediler.
Artık karar alınmıştı. Şehid oluncaya kadar harbe devam edeceklerdi. Şanlı sahabiler, Mute isimli köye geldiklerinde, yüz bin kişilik Rum ordusuyla karşılaştılar.
Dağ taş düşman askeri ile dolmuştu. Bir tarafta, Allahü teâlânın dinini yaymak için ta Medine'den kalkıp şam'a kadar gelen üç bin kişilik bir İslâm ordusu; öte yanda, İslâm'ı boğmak için toplanan yüz bin kişilik bir kafir sürüsü bulunuyordu...
Görünüşte, mukayese kabul etmez bir kuvvet dengesizliği vardı. Buna göre, bir Müslümanın otuzdan fazla Rum ile çarpışması icabediyordu.
Her iki taraf da harp düzenine girdiler. Bu sırada, Peygamber efendimizin emri gereği, İslâm ordusundan bir hey'etin, Rum ordugahına doğru ilerlediği görüldü.
Bunlar Rum ordugahına varıp, İslâm'a gelmelerini, yoksa cizye vermelerini teklif ettiler. Fakat onlar, bu daveti reddettiler. Artık kaybedilecek zaman yoktu. Kumandan Zeyd bin Harise hazretleri, elinde mukaddes İslâm sancağı olduğu halde, ordusuna hücum emrini verdi.