ute savaşı
Alemlere rahmet olarak gönderilen habib-i ekrem efendimiz Mekke'ye umre için gittiklerinde, eshabından Velid bin Velid hazretlerine;
"Halid nerelerde? Onun gibi birinin İslâmiyet'i tanımaması, bilmemesi olamaz. Keşke o, bütün gayret ve kahramanlıklarını Müslümanların yanında, müşriklere karşı gösterseydi ne kadar hayırlı olurdu. Kendisini sever, üstün tutardık" buyurmuştu.
Velid bin Velid , daha önce de ağabeyine zaman zaman mektup yazar, Müslüman olmasını teşvik ederdi. Peygamber efendimizin bu mübarek sözlerini de ulaştırınca, Halid bin Velid'in İslâmiyet'e olan meyli gittikçe fazlalaştı.
Umre ziyaretini yapan sahabiler, Medine'ye dönmüşlerdi. Aradan günler geçmiş, hicretin sekizinci yılına girilmişti. Halid bin Velid ise, artık yerinde duramıyor, bir an önce Medine'ye ulaşmak, Alemlerin efendisinin huzurunda diz çöküp, Müslüman olmakla şereflenmek için yanıp tutuşuyordu. Kendisi şöyle anlatmıştır:
Allahü teâlâ bana Peygamber efendimizin muhabbetini ihsan etti. Kalbime İslâm'ın sevgisini yerleştirdi. Hayrı ve şerri ayıracak hale getirdi. Kendi kendime; "Ben, Muhammed aleyhisselama karşı bütün savaşlarda bulundum. Ama her savaş yerini terk ederken, bozuk ve yanlış bir hal üzere olduğumu ve O'nun bir gün mutlaka bize galib geleceğini biliyor ve bu hislerle ayrılıyordum.
Resulullah efendimiz, Hudeybiye'ye geldiği zaman da, düşman süvarilerinin komutanı idim. Usfan'da onlara yaklaşıp gözüktüm. Resulullah, bizden emin bir şekilde, Eshabına öğle namazını kıldırıyordu. Üzerlerine ani baskın yapmak istedik, ama mümkün olmadı.
Böyle olması da hayırlı oldu. Resulullah, kalbimizden geçenleri anlamış olmalı ki, ikindi namazını temkinli kıldılar. Bu durum bana çok te'sir etti. Bu zat her halde, Allah tarafından korunuyor olmalı dedim. Birbimizden ayrıldık.
Ben, çeşitli düşünceler içindeyken Muhammed aleyhisselam umre için Mekke'ye gelince, O'na görünmedim. Kardeşim Velid'le birlikte gelmişler ve beni bulamamışlardı. Kardeşim şöyle bir mektup bırakmıştı:
"Bismillalirrahmanirrahim! Allahü teâlâya hamd ü sena ve Resulullah'a salatü selamdan sonra derim ki, hakikaten ben, senin İslâmiyet'ten yüz çevirip gitmen kadar şaşılacak bir şey bilmiyorum. Halbuki, gittiğin yolun yanlış olduğunu anlamaktan aciz değilsin. Niye aklını kullanmıyorsun? İslâmiyet gibi bir dini tanıyıp anlayamaman ne kadar tuhaf! Peygamber efendimiz, bana seni sordu. Senin, İslâmiyet'i tanıyıp, gayret ve kahramanlığını Müslümanların arasında, müşriklere karşı kullanmanı arzu ediyorlar. Ey kardeşim! Çok fırsatları kaçırdın; artık daha fazla gecikme!"
Kardeşimin mektubu bana ulaşınca, Müslüman olma arzusu bende çok kuvvetlendi. Gitmek için acele ediyordum. Resulullah'ın söyledikleri beni çok sevindirmişti. O gece uyurken, rüyamda sıkıntılı, dar ve çöl gibi susuz yerlerden, yemyeşil, geniş ve ferah bir yere çıkmıştım. Medine'ye varınca, bu rüyamı hazret-i Ebu Bekir'e anlatıp, tabirini ondan sormaya karar verdim.
"Acaba, oraya giderken bana kim arkadaş olabilir?" diye düşünüyordum. O sıra Safvan bin Ümeyye'ye rastladım. Vaziyeti ona anlattım. Teklifimi reddetti.
Daha sonra İkrime bin Ebu Cehl'e rastladım. O da reddedince evime gittim. Hayvanıma binip, Osman bin Talha'nın yanına vardım. Ona da Müslüman olmak üzere, Resulullah'a gideceğimi ve bana arkadaşlık yapmasını söyledim. Tereddütsüz kabul etti ve ertesi günü seher vakti birlikte yola çıktık.
Hadde denilen yere vardığımızda, Amr bin As ile karşılaştık. O da Müslüman olmak için Medine'ye gidiyordu. Medine'ye vardık. Elbisemin en güzelini giyip, Resulullah efendimizle görüşmeye hazırlandım. O sırada kardeşim Velid geldi ve; "Acele et. Çünkü Peygamber efendimize sizin geldiğiniz haber verilmiş, O da çok sevinmiş, şimdi sizi bekliyor" dedi.
Acele ile, O yüce peygamberin huzuruna vardım. Gülümsüyordu. Selam verdim; "Allahü teâlâdan başka ilah olmadığına ve senin de Allahü teâlânın peygamberi olduğuna şehadet ediyorum" dedim. "Seni hidayete erdiren, doğru yolu gösteren Allahü teâlâya hamd olsun" buyurdu. Sonra günahlarımın affı için Allahü teâlâya dua etmesini istedim. Benim için dua etti ve; "İslâmiyet, kendisinden önce işlenmiş olan günahları kesip atar" buyurdu.
Diğer iki arkadaşım da Müslüman oldular.
Böylece, Mekke'nin en bahadırlarından, gözünü budaktan esirgemeyen, gayeleri uğrunda canlarını vermekten zerre kadar çekinmeyen bu üç pehlivan, gönüllerinden coşan bir samimiyetle Resul-i ekrem efendimizin huzurunda Eshab-ı kiramdan olmakla şereflenmişlerdi.
Artık, bütün güçleriyle küfrü yok etmek için çalışacaklardı. Onların Müslüman olmasına, sahabiler çok sevinmişler, sevinçlerini; "Allahü ekber!" diye tekbirlerle açığa vurmuşlardı.

* * *
Hicretin sekizinci yılında, alemlere rahmet olan Server-i kainat efendimiz, İslâmiyet'in yayılması için yine çeşitli kabilelere, devletlere elçiler gönderdiler.
Bunların bazılarından müsbet neticeler gelmiş, fakat Busra vailisine gönderilen Haris bin Ümeyr hazretleri, Şam'ın Belka nahiyesinin Mute köyünde hıristiyan askerleri tarafından tutuklanmıştı. Şam valisi Şürahbil bin Amr'ın yanına götürülen hazret-i Haris, elçi olduğu halde, alçakça katledilip, şehid edilmişti.
Bu habere sevgili Peygamberimiz çok üzülmüşler ve derhal kahraman Eshabının toplanmasını emir buyurmuşlardı. Bu emri alan Sahabiler, çocuklarıyla helallaşıp acele Cürf ordugahında toplandılar
Habib-i ekrem efendimiz öğle namazını kıldırdıktan sonra;
"Cihada çıkacak olan şu insanlara, Zeyd bin Harise'yi kumandan tayin ettim! Zeyd bin Harise şehid olursa, yerine Ca'fer bin Ebi Talib geçsin. Ca'fer bin Ebi Talib şehid olursa, Abdullah bin Revaha geçsin. Abdullah bin Revaha da şehid olursa, Müslümanlar aralarında münasib birini seçsin ve onu kendilerine kumandan yapsın!" buyurdu.
Bunun üzerine Eshab-ı kiram, isimleri sayılan kahramanların şehid olacağını anlayarak ağlamaya başladılar; "Ya Resulallah! Keşke sağ kalsalar da kendilerinden istifade etseydik!.." dediler. Peygamber efendimiz onlara cevap vermeyip sustular.