anım sana feda olsun ya Resulallah
Hayber'in en güçlü kalelerinden Natat kalesi yakınına gelip, karargahlarını kurdular. Vakit akşamdı. Resulullah efendimiz, adet-i şerifesi, sabah olmadıkça baskın yapmaz ve önce İslâm'a davet ederdi.
Tekliflerini kabul etmedikleri takdirde harbe başlarlardı. Bu sebeple Esha-ı kiram sabahı beklediler. Yahudilerin hiç biri, İslâm ordusunun geldiğini anlamamıştı.
Kainatın efendisi, sabah namazını kıldırdıktan sonra hazırlıklarını bitirdi ve mücahidleri harekete geçirdi. İki yüz süvari ve bin dört yüz piyade, düzenli hareketlerle Natat kalesi önlerine yaklaştılar.
Bu sırada, bağ, bahçe, tarla işleriyle uğraşmak üzere kaleden çıkan Yahudiler, bir anda İslâm askerleriyle karşılaşınca şaşkına döndüler ve; "Yemin ederiz ki, bunlar Muhammed ve düzenli ordusudur!.." diyerek, gerisin geri kaçmaya başladılar.
Onların bu halini gören sevgili Peygamberimiz; "Allahü ekber! Allahü ekber! Hayber, harab olup gitti" buyurdular ve bu mübarek sözünü üç defa tekrar ettiler.
Peygamber efendimiz, Yahudilere; ya Müslüman olmalarını, ya teslim olup haraç ve cizye vermelerini, yoksa harb edilip kan döküleceğini bildirdiler.
Yahudiler, ileri gelenlerinden Sellam bin Mişken'e gidip, durumu bildirdiler. Sellam; "Daha önce Muhammed'in üzerine yürüyünüz demiştim, kabul etmemiştiniz. Hiç olmazsa şimdi, onunla çarpışmakta gevşek davranmayınız. Müslümanlarla çarpışa çarpışa ölmeniz, hayatta kimsesiz kalmanızdan daha hayırlıdır!.." diyerek onları harbe teşvik etti.
Yahudiler, sür'atle çocuk ve kadınlarını Ketibe kalesine, erzaklarını Naim'e, askerlerini de Natat kalesine yığdılar.
İslâm ordusunun bu teklifine, Yahudiler ok atmakla karşılık verdiler. Mücahidler, okları kalkanlarıyla karşıladılar. Sevgili Peygamberimizin emri ile yaylar gerildi. Hep birden kale burçlarında bulunan Yahudilerin üzerine; "Allahü ekber!.." sadaları arasında oklar fırlatıldı.
Artık harb başlamıştı. Bir tarafta Kainatın sultanı ve kahraman Eshabı, İslâmiyet'i yaymak, onların Müslüman olup Cehennem'den kurtulmalarına sebeb olmak için çarpışıyorlardı.
Diğer yanda ise, nasihatten anlamayan, her fırsatta Müslümanları arkadan vurmak isteyen, hakikatı görmemekte direten Yahudiler vardı. Hatem-ül-enbiyanın (son Peygamberin), kendi kavimlerinden gelmediğini görünce, kıskançlıklarından, O'nu kabul etmemişler, Peygamber efendimizi, çocukluğundan beri ortadan kaldırmak için, akıllarına gelen her kurnazlığa başvurmuşlar, fakat Allahü teâlânın koruması ile hiçbir şey yapamamışlardı.
Bin altı yüz şanlı mücahidin üzerine, on binden ziyade Yahudi askeri ok atıyordu. Eshab-ı kiram, peşpeşe gelen bu oklara karşı kalkanlarıyla korunuyorlar, fırsat buldukça da, yere düşen okları Yahudilerin üzerine fırlatıyorlardı.
Fakat bazı sahabiler yaralanmışlardı. Bir ara Habibullah efendimizin huzuruna, Habbab bin Münzir hazretlerinin büyük bir edeb ile yanaştığı görüldü ve; "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Karargahımızı, başka bir yere kursak olmaz mı?" diye sual edince, Peygamber efendimiz; "İnşaallahü teâlâ aşkam olunca değiştiririz!" buyurdular.