üşrik ordusu perişan haldeydi
Cebrail aleyhisselamın gelip, Cenab-ı hakkın müşrikleri kasırga ile perişan edeceği müjdesini getirdiği gece, Cumartesi gecesi idi. Ortalığı birden müthiş bir karanlık kaplamış, göz gözü görmüyordu. Şiddetli bir ayaz ve arkasından çok kuvvetli bir rüzgar esmeye başladı.
Bu geceyi, Huzeyfe-tübnü Yeman hazretleri şöyle anlattı:
"Öyle bir gecede bulunuyorduk ki, o zamana kadar ondan daha karanlık bir gece görmemiştik. Bu zifiri karanlıkta gök gürültüsünü andıran bir gürültüyle, korkunç bir rüzgar da esmeye başlamıştı.
Bu sırada, müşrik ordusunun telaşa ve korkuya kapılıp, kendi aralarında anlaşmazlığa düştüklerini Peygamber efendimiz bize haber verdi. Biz, şiddetli soğuktan, açlıktan ve gecenin dehşetinden ayağa kalkamıyor, olduğumuz yerde üzerimize bir şeyler örterek bekliyorduk.
Resulullah namaza durdu ve gecenin bir kısmını namaz kılarak geçirdikten sonra, bize doğru dönerek şöyle buyurdu:
"İçinizden, müşrik ordusunun yanına gidip, durumlarını inceleyerek, bana haber getirecek olan var mıdır? Bu haberi getirenin, Cennet'te bana arkadaş olmasını Allahü teâlâdan dileyeyim."
Orada bulunanlar şiddetli açlık ve soğuktan ayağa kalkamadı. Sonra Resullah efendimiz, benim yanıma geldi. Soğuktan ve açlıktan iki dizim üzerine çöküp büzülerek oturuyordum.
Resulullah efendimiz bana dokunarak;
"Sen kimsin?" buyurdu.
"Ben Hezeyfe'yim ya Resulallah" dedim.
Resulullah efendimiz; "Git şu kavim ne yapıyor bir bak! Yanıma dönüp gelinceye kadar onlara, ok ve taş atma, mızrak ve kılıç vurma. Sen benim yanıma dönüp gelinceye kadar, ne soğuktan, ne sıcaktan zarar görmeyeceksin, esir edilip, işkenceye de uğramayacaksın" buyurdu.
Kılıcımı ve yayımı aldım, gitmek üzere hazırlandım. Resulullah efendimiz, benim için; "Allah'ım, onu önünden-ardından, sağından-solundan, üstünden-altından koru" diyerek dua buyurdu.
Müşriklere doğru yürümeye başladım. Sanki hamamda yürüyor gibiydim. Vallahi içimde ne bir korku, ne bir üşüme, ne de bir ürperti vardı. Nihayet müşriklerin ordugahına vardım.
Kumandanları ve ileri gelenleri bir siperde ateş yakmışlar, ısınıyorlardı. Ebu Süfyan; "Buradan çekip gitmeli" diyordu. Hemen aklıma, onu orada öldürmek geldi. Ok çantamdan bir ok çıkarıp, yayıma yerleştirdim. Ateşin ışığından faydalanarak onu vurmak istedim.
Tam atacağım sırada, Resulullah'ın; "Benim yanıma dönüp gelinceye kadar, bir hadise çıkartmayacaksın" buyurduğunu hatırladım ve öldürmekten vazgeçtim.
Müşriklerin yanına sokulup ateşin başına oturdum. Görülmemiş derecedeki şiddetli rüzgar ve Allahü teâlânın görülmeyen ordusu (melekler), onlara yapacağını yapıyordu.
Rüzgarda, kapkacakları devriliyor, ateşleri ve ışıkları sönüyor, çadırları başlarına yıkılıyordu. Bir ara, müşrik ordusunun kumandanı Ebu Süfyan ayağa kalkıp; "İçinizde gözcüler ve casuslar bulunabilir, dikkat ediniz, herkes yanındakinin kim olduğuna baksın! Herkes yanında oturanın elini tutsun" dedi.
Hemen ellerimi uzatıp, sağımda ve solunda bulunan iki kişinin ellerinden tutup, onlardan önce isimlerini sordum. Böylece tanınmamı engelledim.
Kasırganın etkisi ile perişan haldeydiler. Ne yapacaklarını şaşırmış haldeyken Ebu Süfyan, ordusuna şöyle hitab etti:
"Ey Kureyşliler! Siz, durulacak bir yerde değilsiniz. Atlar, develer kırılmağa başladı. Kıtlık her tarafı sardı. Rüzgardan başımıza gelenleri görüyorsunuz. Hemen göç edip gidiniz! İşte ben gidiyorum!" diyerek devesine bindi.
Müşrik ordusu perişan bir halde toplanıp, Mekke'ye doğru hareket etti. Üzerlerine kum ve çakıl yağıyordu.
Müşrik ordusu çekip gidince, ben de Resulullah efendimizin yanına doğru yürüdüm. Yolun yarısına geldiğimde karşıma yirmi kadar beyaz sarıklı süvari (melekler) çıktı. Bana; "Resulullah'a haber ver. Allahü teâlâ düşmanı perişan etti..." dediler. Resulullah efendimizin yanına döndüğümde, bir kilim üzerinde namaz kılıyordu. Fakat ben döner dönmez, gitmeden önceki üşüme ve titreme halim tekrar başlamıştı.
Resulullah efendimiz, namazdan sonra, ne haber getirdiğimi sordu. Ben de, müşriklerin içine düştükleri perişan hali ve çekip gittiklerini haber verdim.
Resulullah bu habere çok sevindiler ve gülümsediler. Günlerdir uykusuzduk. Peygamberimiz, beni de yanına alıp, üzerindeki kilimin bir ucunu üzerime örttü. O gece bu şekilde sabahladık.
Seher vaktinde Resululah beni uyandırdı. Sabah olunca, müşrik ordusundan eser kalmamıştı. Onlar, Mekke'ye yaklaşıncaya kadar peşlerinden şiddetli bir rüzgar esti ve arkalarından da hep tekbir sesleri işittiler.
Kureyş müşrikleri, karargahlarını terkedip kaçınca, onlara uyup gelen diğer müşrik kabileler de Medine'yi terkettiler. Unutamayacakları çok büyük bir mağlubiyetin keder ve üzüntüsüne boğuldalar.
Onlar bu hezimete uğrarken, Kainatın efendisi ve şanlı Eshabı, Allahü teâlâya şükür secdesine kapanıyorlar, hamd edip, şükranlarını arzediyorlardı. Mücahidler; "Allahü ekber! Allahü ekber!.." sadaları arasında, nurlu Medine'nin yolunu ttular.
Medine sokakları, bir anda çocukların istilasına uğramış, Kainatın sultanını ve mübarek babalarını, amcalarını, dayılarını, ağabeylerini karşılamaya çıkmışlardı. Peygamber efendimiz de, tebessüm buyurarak onlara karşılık veriyordu...Hendek gazasında altı şehid verilmişti...
Bu gaza hakkında Allahü teâlâ, ayet-i kerimelerde mealen buyuruyor ki: "Allahü teâlâ (Hendek savaşındaki) o kafirleri, hiçbir hayra, zafere kavuşamadıkları halde, öfkeleriyle geri çevirdi. Böylece Allahü teâlâ, (melekler ve rüzgar ile) muharebede (muvaffak olmaları için), mü'minlere kafi oldu. Allahü teâlânın her şeye gücü yeter. O, her şeye galiptir" (Ahzab suresi: 25)
"Ey iman edenler! Allahü teâlânın üzerinizdeki nimetlerini hatırlayınız. Hani size (Hendek savaşında) ordular saldırmıştı da, biz onların üzerine bir rüzgar ve sizin görmediğiniz (meleklerden) ordular göndermiştik..." (Ahzab suresi: 9)
Bu savaştan sonra sevgili Peygamberimiz; "Artık nöbet sizindir. Bundan sonra Kureyş sizin üzerinize gelemez" buyurdular.