tten duvar oldular
Uhud'da perişan olan müşrikler kaçmaya başladılar. Müşriklerin kaçtığını gören Ayneyn geçindikleri okçuların bazıları harbin bittiğini zannederek yerlerini terk ettiler. Kumandanları Abdullah bin Cübeyr ve on iki kişi yerlerinde kaldılar.
Bu esnada tetikte bekleyen, her fırsatı değerlendirmeye çalışan Kureyş okçu birlik kumandanı Halid bin Velid, geçitteki mücahidlerin azaldığını görünce, emrindeki süvarileri harekete geçirdi.
İkrime bin Ebi Cehil'le birlikte bir anda Ayneyn geçidine geldiler. Abdullah bin Cübeyr hazretleri ile vefakar, sadık arkadaşları saf halinde dizilip açıldılar. Sadaklarındaki oklar bitinceye kadar düşmana ok yağdırdılar.
Sonra mızraklarıyla, göğüs göğüse gelince de; "Allahü ekber! Allahü ekber!" diye diye kılçlarıyla nice kahramanlıklar gösterdiler. Müslümanlarla müşrikler arasında, bire yirmibeş gibi çok nisbetsiz bir durum vardı Şanlı Eshab-ı kiram, Peygamberlerinin emrini yerine getirmek için, kanlarının son damlasına kadar çırpıştılar. Birbiri arkasından şehadet şerbetini içip, mübarek vücudları toprağa düştü ve ruhları Cennet'e uçtu .
Müşrikler, kinlerinden hazret-i Abdullah'ın elbisesini soyarak, mübarek vücudunu mızraklarla delik deşik ettiler. Karnını yarıp, iç organlarını dışarı çıkardılar.
Halid bin Velid ve İkrime, geçitteki mücahidleri şehid edince, sür'atle İslâm ordusunun arkasından saldırdılar. Eshab-ı kiram, bir anda arkalarında, peyda olan düşmanı görünce, toparlanmaya fırsat bulamadı. Çünkü birçoğu silahlarını bile bırakmıştı. Her şey birden bire değişti. Önde kaçan Kureyşli müşrikler, Halid bin Velid'in arkadan hücuma geçtiğini görünce, tekrar döndüler. Müslümanlar, iki ateş arasında kalmıştı. Düşman önden ve arkadan hücuma geçerek sıkıştırmaya başladı. Sahabenin birbirleriyle irtibatları kesildi. Dağılmak mecburiyetinde kaldılar.
Hazret-i Ali o anı şöyle anlattı: "Aralarında İkrime bin Ebi Cehil'in de bulunduğu bir müşrik birliğinin ortasına daldım. Etrafımı sardılar, çoğunu kılıçtan geçirdim. Başka bir birliğin içine daldım, onlardan da pek çoğunu saf dışı ettim. Ecelim gelmediği için bana bir şey olmamıştı. Bir ara Resulullah'ı göremedim. Kendi kendime; "Yemin ederim ki, O, harp meydanını bırakıp gidecek bir kimse değildir. Her halde Allahü teâlâ yaptığımız uygunsuz hareketlerden dolayı O'nu aramızdan çekip, kaldırmıştır! Artık benim için çarpışa çarpışa ölmekten başka yol kalmamıştır" dedim ve kılıcımın kınını kırdım. Müşriklerin üzerine hücum edip, onları dağıttığımda, Resulullah'ın onların arasında kaldığını gördüm. Anladım ki, Resulullah'ı, Allahü teâlâ melekleriyle koruyordu."
Düşman askerleri, Efendimizin yanına kadar yaklaşmışlardı. Durum çok tehlikeliydi. Sevgili Peygamberimiz, tıpkı askeri bir birlik gibi sebat ediyor, yerinden ayrılmıyordu. Bir taraftan düşmanla çarpışıyor, diğer taraftan da dağılan Eshabını toparlamaya çalışarak; "Ey filan, bana doğru gel! Ey filan, bana doğru gel! Ben Resulullah'ım. Bana dönüp gelene Cennet var!" buyuruyordu.
Hazret-i Ebu Bekir, Abdurrahman bin Avf, Talha bin Ubeydullah, Ali bin Ebi Talib, Zübeyr bin Avvam, Ebu Dücane, Ebu Ubeyde bin Cerrah, Sa'd bin Mu'az, Sa'd bin Ebi Vakkas, Habbab bin Münzir, Üseyd bin Hudayr, Sehl bin Hanif, Asım bin Sabit, Haris bin Simme bir anda sevgili Peygamberimizin etrafında halkalanıp, O'nu korumak için canlı bir kale duvarı meydana getirdiler.