en, Allah'ın arslanıyım
Kılıcı hararetle isteyenlerden Zübeyr bin Avvam; "Ben alırım ya Resulallah" dedi. Peygamberimiz kılıcı hazret-i Zübeyr'e vermedi. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali'nin istekleri de Peygamberimiz tarafından kabul edilmedi. Ebu Dücane; "Ya Resulallah! Bu kılıcın hakkı nedir?" diye sordu.
Sevgili Peygamberimiz; "Onun hakkı; eğilip bükülünceye kadar, onu düşmana vurmaktır. Onun hakkı, Müslüman öldürmemen, onunla kafirlerin önünden kaçmamandır. Onunla Allahü teâlâ sana zafer yahut şehidlik nasib edinceye kadar, Allah yolunda çarpışmandır" buyurdu.
Ebu Dücane; "Ya Resulallah! Ben onun hakkını yerine getirmek üzere alıyorum" dedi. Peygamberimiz de elindeki kılıcı ona teslim etti. Hz. Ebu Dücane çok cesur, kahraman olduğu halde, harp meydanlarında çok kurnaz davranır; "Harp hiledir" hadis-i şerifine eksiksiz riayet ederdi.
Ebu Dücane hazretleri kılıcı alınca, harp meydanına doğru çalımlı, vakarlı ve gururlu bir şekilde, beytler söyleyerek yürümeye başladı. Üzerinde, bir gömleği ve başında kırmızı sarığından başka bir şeyi yoktu.
Ebu Dücane hazretlerinin bu yürüyüşü, Eshab-ı kiram arasında pek hoş karşılanmadı. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; "Bu bir yürüyüştür ki, bu yerler (harp meydanları) dışında Allahü teâlânın gadabına sebeptir" buyurarak, yalnız düşmana karşı çalımlı yürümenin caiz olduğunu bildirdiler.
Daha fazla bekleyemeyen müşrik saflarından Halid bin Velid, emrindeki kuvvetlerle hücuma kalktı. Yerinde duramayan Eshab-ı kirama, sevgili Peygamberimiz de hücum emrini verdiler.
Bir anda; "Allahü ekber" sadaları harp meydanını doldurmuştu. En önde hazret-i Hamza ellerindeki kılıçlarıyla, zırhsız kuvvetlerin başında olduğu halde her gelen kafire kılıç sallamaya başladı. Büyük bir hırsla gelen Halid bin Velid'in kuvvetleri, derhal geriye püskürtüldü. Halid bin Velid, bu defa dağ geçidindeki yerden dolaşıp, arkadan vurmak üzere geniş bir kavis çizerek Ayneyn tepesine vardı. Fakat hazret-i Abdullah bin Cübeyr ve emrindeki elli yiğit, onları şiddetli bir ok atışıyla püskürttü.
Artık savaş kızışmıştı. Her iki taraf olanca güçleriyle çarpışıyordu. Bir sahabi, en az dört müşrik ile mücadele ederek, ilerlemeye çalışıyorlardı.
Hazret-i Hamza, bir taraftan; "Allahü ekber! Allahü ekber!" nidalarıyla sesleniyor, bir taraftan da; "Ben, Allahü teâlânın arslanıyım!" diyor ve düşmanı kıra kıra, ilerliyordu. Safvan bin Ümeyye, etrafındakilere; "Hamza nerededir? Bana gösteriniz" diyor, savaş meydanını araştırıyordu. Bir ara gözleri, iki kılıç ile vuruşan birini gördü ve; "Bu çarpışan kim?" diye sordu. Çevresindekiler; "Aradığın kimse! Hamza!" dediler. Safvan; "Ben bu güne kadar kavmini öldürmek için saldıran, onun gibi hırslı ve gözü pek başka bir kimse görmedim" dedi.