edir'in ilk şehidi
Arapların bir adeti vardı. İki ordu karşılaşmadan önce, her iki taraftan yiğitler meydana çıkar, karşılıklı çarpışırlardı. Bu vuruşmada, her iki tarafın savaşma hiddeti ve arzusu çoğalır, savaşa ısınıp alışırlardı.
Müşriklerden Amir bin Hadrami bu kaideyi çiğneyerek, İslâm ordusuna bir ok attı. Ok, Muhacirlerden Mihca'ya isabet etti ve şehid olup, mübarek ruhu Cennete yükseldi.
Peygamberlerin efendisi, bu ilk şehid için; "Mihca, şehidlerin efendisidir" buyurarak müjde verdi. Eshab-ı kiram yerinde duramaz hale gelmişlerdi. Fakat Efendimizden bir emir gelmeden küçük bir harekette bulunamıyorlardı. Her birinin içleri birer volkan gibi kaynamaya başladı!..
Bu sırada, müşrik ordusundan üç kişinin ileri atıldığı görüldü. Bunlar; Rebiaoğullarından azılı İslâm düşmanları Utbe, kardeşi Şeybe ve oğlu Velid idi.
Mücahidlere doğru; "İçinizde bizimle çarpışabilecek kimse var mıdır?" diye bağırdılar. Eshab-ı kiramdan, en önce hazret-i Ebu Huzeyfe, babası Utbe'ye karşı çarpışmak için ilerleyince, Alemlerin sultanı, ona; "Sen dur!" buyurdular.
Medineli mücahidlerden Afra Hatun'un oğulları; Mu'az ve Mu'avvez, Abdullah bin Revaha ileri yürüdüler. Utbe, Şeybe ve Velid'in karşılarına dikildiler. Ellerinde kılıç, hazır bekliyorlardı.
Müşrikler; "Siz kimsiniz?" diyerek kendilerini tanıtmalarını istediler. Onlar da; "Medineli Müslümanlardanız" deyince, müşrikler; "Bizim sizlerle işimiz yok! Bize Abdülmuttaliboğulları lazım. Onlarla çarpışmak isteriz" dediler ve İslâm ordusuna dönüp; "Ya Muhammed! Bizim karşımıza, kendi kavmimizden dengimiz olanları çıkar!" diye bağırdılar.
Resul-i ekrem efendimiz, meydandaki bu üç yiğit Eshabına dua buyurduktan sonra, yerlerine dönmelerini emretti. Sonra Eshabı arasına göz gezdirip; "Ey Haşimoğulları! Kalkınız! Allahü teâlânın nurunu, batıl dinleriyle söndürmek için gelenlere karşı, Hak yolunda çarpışınız ki, Allahü teâlâ zaten Peygamberinizi de bunun için göndermiş bulunuyor. Kalk, ya Ubeyde! Kalk, ya Hamza! Kalk, ya Ali!" buyurdular.
Allahü teâlânın aslanları hazret-i Hamza, hazret-i Ali ve hazret-i Ubeyde miğferlerini giyip meydana yürüdüler. Onların karşılarına geçtiklerinde, müşrikler; "Siz kimsiniz? Eğer bizim dengimiz iseniz sizinle çarpışırız" dediler.
Onlar da; "Ben Hamza'yım! Ben Ali'yim! Ben Ubeyde'yim!" diye cevap verince, müşrikler; "Sizler de bizim gibi şerefli kimselersiniz. Sizinle çarpışmayı kabul ettik" dediler.
Kahraman İslâm mücahidleri, müşrikleri, önce imana davet ettilerse de, kabul etmediler. Bunun üzerine üçü birden kılıçlarını sıyırıp müşriklerin üzerine saldırdılar. Hazret-i Hamza ve hazret-i Ali, Utbe ve Velid kafirlerini bir hamlede öldürdüler. Hazret-i Ubeyde, Şeybe'yi yaraladı. Şeybe de, Ubeyde'yi yaraladı.
Hazret-i Hamza ve hazret-i Ali, Ubeyde'nin yardımına yetişip, Şeybe'yi orada öldürdüler. Hazret-i Ubeyde'yi kucaklayıp, Resulullah efendimizin huzuruna getirdiler.
Hazret-i Ubeyde bin Haris'in mübarek ayak bileğinden, kanlar akıyordu. O, bu haline hiç aldırış etmeden, "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Ben bu halimle ölürsem şehid değil miyim?" diye sual etti. Peygamber efendimiz de; "Evet, sen şehidsin" buyurarak cennetlik olduğunu müjdelediler.
Bu vuruşmada üç mühim adamını kaybeden müşrikler, şaşkına döndüler.