yle bir gün idi ki
Resulullah efendimiz, Eshabına, dinimizin emir ve yasaklarını inceden inceye anlatıyor, öğretiyorlardı. Din-i İslâm'ı herkesin anlayacağı şekilde anlatır, önemli gördükleri bir hususu, üç defa tekrar ederlerdi.
Hz. Ömer anlatır:
"Öyle bir gün idi ki, Eshab-ı kiramdan birkaçımız, Resulullahın huzurunda ve hizmetinde bulunuyorduk. Ay doğar gibi bir zat yanımıza geldi. Hiç birimiz onu tanımıyorduk. Yani, görüp bildiğimiz kimselerden değildi.
Resulullah'ın huzurunda oturdu. Dizlerini, mübarek dizlerine yanaştırdı. O zat-ı şerif, ellerini Resul-i ekrem efendimizin mübarek dizleri üzerine koydu ve; "Ya Resulallah! Bana İslâmiyeti, Müslümanlığı anlat" dedi.
Resul-i ekrem buyurdu ki: "İslâm'ın şartlarından birincisi, "Kelime-i şehadet" getirmektir. (Kelime-i şehadet getirmek demek, "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh" söylemektir. Yani akıl ve baliğ olan ve konuşabilen kimsenin; "Yerde ve gökte, O'ndan başka, ibadet edilmeye layık hiçbir şey ve hiçbir kimse yoktur. Hakiki mabud, ancak Allahü teâlâdır. O, vacib-ül-vücuddur. Her üstünlük O'ndadır. O'nda hiçbir kusur yoktur. O'nun ismi Allah'tır" demesi ve buna kalb ile kesin olarak inanmasıdır. Ve yine; "O, gül renkli, beyaz kırmızı, parlak, sevimli yüzlü, kara kaşlı ve kara gözlü, mübarek alnı açık, güzel huylu, gölgesi yere düşmez ve tatlı sözlü, Arabistan'da Mekke'de doğduğu için Arab denilen, Haşimi evladından Abdullah'ın oğlu Muhammed adındaki zat-ı ali, Allahü teâlânın kulu ve resulü yani peygamberidir" demesidir.)
"Vakti gelince namaz kılmaktır. Malın zekatını vermektir. Ramazan-ı şerifte her gün oruç tutmaktır. Gücü yetenin ömründe birkere hac etmesidir."
O zat, Resulullah'dan bu cevapları işitince; "Doğru söyledin ya Resulallah!" dedi. Biz dinleyiciler; "Hem soruyor, hem de onu tasdik ediyor!" diye onun bu sözüne şaştık.
Bu zat yine; "Ya Resulallah! İmanın ne olduğunu da bana bildir" dedi.
Resulullah efendimiz de, imanın belli altı şeye inanmak olduğunu şöyle bildirdi:
"Önce, Allahü teâlâya, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahıret gününe, kadere, hayır ve şerlerin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır."
O zat, yine; "Doğru söyledin" diyerek tasdik etti... Sonra tekrar; "Ya Resulallah! İhsanın ne olduğunu da bana bildir" dedi.
Resulullah efendimiz; "Allahü teâlâya; O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da, O seni muhakkak görür" buyurdu.
O zat tekrar; "Ya Resulallah! Bana Kıyametten haber ver!" dedi.
Resul aleyhisselam; "Bu mes'elede sorulan sorandan daha alim değildir" buyurdular.
O zat tekrar; "O halde onun alametlerini bildir" dedi.
Resulullah efendimiz, "Yalın ayak, çıplak, yoksul çobanların (zengin olarak) yüksek bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir" buyurdu. Bundan sonra dönüp gitti.
Resulullah, bana dönüp;
- Ey Ömer! Soran kişinin kim olduğunu biliyor musun? diye sordular.
- Allahü teâlâ ve Resulü daha iyi bilir, dedim. Resulullah,
- O, Cibril (Cebrail) idi. Sizlere dininizi öğretmek için geldi, buyurdular.
Bu hadise hadis-i şerif kitaplarında "Cibril hadisi" olarak geçmektedir.