im şu açı misafir eder
Mescidde resulullah efendimizin hiçbir sohbetini kaçırmadan ilim öğrenen Eshab-ı Suffeye karşı, Medineli sahabiler, benzeri görülmemiş şekilde muhabbet beslerlerdi.
Bir akşam, açlıktan dermanı kalmayan Suffe'den bir sahabi, Resulullah efendimizin huzur-ı şeriflerine gelip, halini arz etti.
Peygamber efendimiz, hane-i saadetlerine, yiyecek bir şeyin olup olmadığını sordular. "Şu anda evde yiyecek olarak sudan başka bir şey yok" cevabını alınca, orada hazır bulunan Eshabına; "Kim şu açı misafir eder?" buyurdular.
Eshab-ı kiramdan Medineli biri, herkesten önce davranıp; "Anam-babam sana feda olsun ya Resulallah! Onu ben ağırlarım" dedi. Misafiriyle evine gidip hanımına; "Resulullah efendimizin misafirini ağırlayacak bir şeyler hazırla" dedi.
Hanımı; "Şu anda evimizde çocukların yiyeceğinden başka bir şey yok" diye cevap verdi. "Önce çocukları uyut. Sonra o yemeği getir" diyen sahabi, ancak bir kişiye yetecek kadar olan yemeği alıp misafirin odasına girdi.
Sofrayı koyup buyur etti. Yemeğe beraber başladıktan sonra kalktı, lambayı düzeltiyormuş gibi yapıp söndürdü. Tekrar karanlıkta sofranın başına oturdu. Yiyormuş gibi hareketler yaparak, misafirin doymasını bekledi.
Misafir doyduktan sonra sofrayı kaldırdı. O gece, çocukları ile aç olarak sabahladılar. Sabahleyin Peygamber efendimizin huzur-ı şeriflerine gittiklerinde; "Allahü teâlâ bu geceki hareketinizden hoşnud oldu" buyurdular.
Bunun üzerine Allahü teâlâ, Haşr suresinin 9. ayet-i kerimesini göndererek mealen; "Onlar (Ensar) kendilerinde yoksulluk ve muhtaçlık olsa bile, (Muhacirleri) kendi canlarından üstün tutarlar." buyurdu.
Peygamber efendimiz, Eshabına, dindeki derecelerine göre, anlayacakları şekilde anlatırlardı. Eshab-ı kiramın en yükseklerinden olan hazret-i Ömer, bir gün, Resulullah efendimizin Ebu Bekir-i Sıddik'a bir şey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Bunu başkaları da gördü, fakat, gelip dinlemekten çekindiler. Ertesi gün, Ömer'i görünce; "Ya Ömer! Resulullah dün size bir şey anlatıyordu. Söyle, biz de öğrenelim" dediler.
Çünkü Resulullah efendimiz daima; "Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!" buyururdu.
Hazret-i Ömer; "Dün hazret-i Ebu Bekir, Kur'an-ı kerimden anlayamadığı bir ayet-i kerimenin manasını sormuş, Resulullah ona anlatıyordu. Bir saat dinledim, bir şey anlayamadım" dedi.
Çünkü, hazret-i Ebu Bekir'in yüksek derecesine göre anlatıyordu. Hazret-i Ömer, o kadar yüksek idi ki, Resulullah efendimiz; "Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer, benden sonra peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu" buyurdu.
Böyle yüksek olduğu ve ana dili olan Arabiyi çok iyi bildiği halde, Kur'an-ı kerimin hazret-i Ebu Bekir'e anlatılan tefsirini anlayamadı. Ebu Bekir'in derecesi, ondan çok daha yüksekti. Hazret-i Ebu Bekir, hatta Cebrail aleyhisselam bile, Kur'an-ı kerimin manasını, esrarını, Resulullah'a sorardı. Resulullah, Kur'an-ı kerimin hepsinin tefsirini Eshabına bildirmiştir.
Sevgili Peygamberimiz, Medine'de bu şekilde Eshabına dini öğrettiği gibi, davalara bakıyor, şahitlerini dinleyip, en güç anlaşmazlıkları neticeye bağlayarak hallediyordu.