l ele, gönül gönüle
Medine'ye hicret eden Muhacirlerden bazıları hastalanmıştı. Medine'nin havasına, suyuna alışamamışlardı. Mekke'nin özlemini çekiyorlardı.
Efendimiz dua buyurdu:
"Ya Rabbi, Mekke'yi sevdirdiğin gibi, bize Medine'yi de sevdir. Daha çok sevdir... Bereket ver... Medine'yi bize sağlık yatağı eyle!"
Resulullahın bu duasından sonra, muhacirlere yeni bir hayat geldi. Kısa zamanda Medine'ye ısındılar. İslâmiyeti yaymak için her şeye katlandılar, hatta sıkıntılardan zevk alır hale geldiler.
Peygamber efendimiz, Medine-i münevverede daha sıkı bir bağlılığın tesisi için, hicret eden Muhacirleri ve onları evlerinde barındıran Ensarı birbirlerine kardeş yaptılar.
Hazret-i Ali en sona kalınca;
-Ya Resulallah! Beni unuttunuz mu? diye sormuştu. O zaman Alemlerin efendisi;
- Sen, dünyada ve ahırette benim kardeşimsin buyurmuştu.
Bu kardeşlik maddi ve manevi yardımlaşma esasına dayanıyordu. Böylece yurtlarından, yuvalarından ve akrabalarından ayrı kalmanın mahzunluğu bir mikdar da olsa giderilmiş olacaktı.
Zaten Medineli Müslümanlar, Allahü teâlânın dinini yaşayabilmek ve yayabilmek için memleketlerini terk eden muhacir kardeşlerine bağırlarını açmışlar, evlerine buyur etmişler, onlara her türlü yardımı yapmak için canla başla çalışmışlardı.
Bu kardeşlik tesisi ile birbirlerine daha candan sarıldılar. Resulullah efendimiz, her muhaciri, mizacına uygun olan bir ensar ile kardeş yapmıştı. Öyle ki bu kardeşlik, babalarından kalan malı paylaşacak seviyede idi.
Her Medineli; arazisini, bağını, bahçesini, evini, mallarını... nesi varsa ikiye ayırıyor, böylece yarısını Muhacir kardeşine seve seve veriyordu.
Böyle bir fedakarlık, ancak İslâm kardeşliğiyle mümkün oluyordu. Âdem aleyhisselamdan bu zamana kadar pek çok göç olmuştu. Fakat böylesine manalı ve yüce bir hicret; dışardan gelenler ile yerli halk arasında bu kadar muhabbetli bir kaynaşma ve samimi bir kucaklaşma olmamıştı. Nitekim Allahü teâlâ mealen; "Mü'minler ancak kardeştirler" buyurdu. (Hucurat suresi: 10)
Bununla, gerçek sevgi ve samimiyetin maddi menfaatle değil, iman ve inançla olabileceğine işaret buyuruluyordu. Eshab-ı kiramdaki bu hal, Resulullah efendimizin bir sohbetiyle ele geçiyordu.
Sevgili Peygamberimizin, mübarek kalbinden fışkıran deryalar misali feyz ve bereketler, Eshab-ı kiramın kalblerine akıyor, bunun neticesinde, görülmemiş bir fedakarlıkla birbirlerini seviyorlar ve kardeşlerini kendilerine tercih ediyorlardı.
Ensar ve Muhacirin, bu yeni İslâm merkezinde el ele, gönül gönüle vererek İslâm dininin kuvvetlenmesi için her fedakarlığa katlanmak ve sonunda şehadet mertebesine kavuşmak üzere söz verdiler.
Bu şekilde Resulullahın etrafında toplanıp, İslâm dininin esaslarına uyarak, yeni bir nizam ve mes'ud bir hayat kuruyorlardı. Artık İslâmiyet, Hicret hadisesi ile; "Devlet" olma yolunda ilk adımını atmıştı. Medine-i münevvere de İslâm dininin beşiği ve merkezi haline geliyordu.