una, dağ dayanamaz, yıkılırdı
Peygamber efendimizin büyük oğlu Kasım on yedi aylıkken vefat etmişti... Bu acı hadiseden seneler sonra, diğer oğlu Abdullah da vefat etti.
Resulullah efendimizin mübarek gözlerinden yaşlar aktığı halde dağa dönüp; "Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin başına gelseydi, dayanamaz yıkılırdın!" buyurdular ve üzüntüsünü dile getirdiler.
Hazret-i Hadice validemiz sordu:
- Ya Resulallah! Onlar şimdi nerededirler?
- Onlar, Cennetteler, buyurdu.
Resulullah efendimizin oğullarının vefatından sonraki günlerde Ebu Talib hastalandı ve gün geçtikçe hastalığı şiddetlendi. Bunu işiten Kureyşli müşrikler; "Ebu Talib hayatta iken, Muhammed'in himayesine çok gayret etmiş idi. Artık göç etme zamanı yaklaştı. Son vaktinde de olsa bir ziyaretine gidelim. Zira Hamza gibi eşi olmayan bir Arab merdanesi ve heybeti, pehlivanlığı ve korkusuzluğu güneş gibi meydanda olan Ömer Müslüman oldular... Her geçen gün Arab kabilelerinden insanlar gelerek bölük bölük O'na tabi oluyorlar. Böylece Müslümanlar günden güne çoğalıyor ve sesleri alemi tutuyor. Bu vaziyete göre ya bizim onlara tabi olmamız, veya cenge hazır olmamız icabedecektir. Ebu Talib'e varıp durumu anlatalım da aramızı bulsun. O'nun dinine karışmayalım, O da bizim dinimize karışmasın" teklifiyle Ebu Talib'in yanına geldiler.
Ukbe, Şeybe, Ebu Cehil, Ümeyye bin Halef gibi tanınmış müşrikler, Ebu Talib'in yastığı üzerine oturup şöyle dediler:
- Senin büyüklüğüne inanıyor, üstünlüğünü kabul ediyoruz. Bu sebeple sana asla muhalefet etmedik. Korkarız ki, sen öldükten sonra, Muhammed bizimle uğraşır, husumet aramızda devam eder. Bizi barıştır da birbirimizin dinine karışmayalım...
Ebu Talib, Peygamber efendimizi çağırtıp tekliflerini bildirdi:
- Kureyş'in bütün ileri gelenleri senden, onların dinine karışmamanı rica ediyorlar. Bunu kabul edersen, senin emrinde çalışırlar ve sana yardımcı olurlar.
- Ey Amca! Ben onları, ancak bir kelimeye davet etmek istiyorum ki, o kelime ile bütün Arablar, onlara boyun eğerler. Arab olmayanlar da cizye öderler.
Bu teklife, Ebu Cehil;
- Olur. Onu on misli olarak söyleriz. Ne imiş o kelime? dedi. Resulullah efendimiz;
- La ilahe illallah, derseniz ve Allahü teâlâdan başka tapmakta olduğunuz putları da kaldırıp atarsanız, buyurunca, müşrikler hemen;
-Sen, bizden, bundan başka bir şey iste!.. dediler. Peygamber efendimiz;
- Siz, güneşi getirip ellerime koyacak olsanız, ben sizden, bu kelimeden başkasını istemem, buyurdu.
Onlar gidince, Ebu Talib, Peygamber efendimize şöyle söyledi:
- Senin Kureyş'ten istediğin şey gayet yerinde idi. Doğru söyledin...
Amcasının bu sözü, Resulullah efendimizi ümitlendirdi:
- Ey Amca! Bir kere; "La ilahe illallah" de! Ta ki, kıyamet günü sana şefaat edeyim.
- Halkın, ölmekten korktu da onun için Müslüman oldu, diyerek ayıplamalarından korkuyorum. Yoksa senin hatırını hoş ederdim, diyerek nefsine ağır geldiğini söyledi ve hastalığının git-gide ağırlaşması üzerine vefat etti.
(Ebu Talib'in, daha sonra diriltilerek iman ettiği, İbni Hacer-i Mekki'nin "Ni'met-ül kübra" kitabında ve "Mir'at-i Mekke) de tafsilatıyla yazılıdır.)