hud Mağlubiyetinin Bazı Hikmetleri

Uhud Muharebesinde Müslümanların mağlûb duruma düş­meleri, bir kısmının yaralanması, diğer bir kısmının şehid ol­masının birtakım hikmetleri vardı:

Allah ve Resulünün emirlerine en ufak bir muhalefetin Müslümanları büyük bir felâketle karşı karşıya getirebileceği, bu musibetle gayet açık bir surette anlaşılmıştır. Zîra, Peygamber Efendimiz, Ayneyn Tepesine yerleştirdiği okçulara, yerlerinden ayrılmamaları için şiddetli emir verip tembihlediği hâlde, onlar, "Müslümanlar galib geldiler." düşüncesiyle yerlerini terk ederek bu emre muhalefet ettiler. Yerlerini terk etmeleri neticesinde ise, Müslümanların elde ettikleri parlak muzafferiyet bir anda acı bir mağlûbiyete döndü.

Peygamberlerin de dünya mihnet ve meşakkatinden uzak kalmayacakları dersi verilmiştir. Zîra, onlar, insanlara her hususta rehber gönderilmişlerdir. Peygamber Efendimiz de, bütün insanlığa mutlak rehber ve imam olarak gönderilmiştir; tâki, insanlar, gerek şahsî ve gerekse içtimaî hayatlarını alâkadar eden düsturları ondan öğrensin. Eğer İlâhî yardıma mazhar olup, her hâlinde harikuladelere ve mucizelere istinad etseydi,o vakit Mutlak İmam ve İnsanlığın En Büyük Rehberi olamazdı. Bu hikmete binâendir ki Peygamber Efendimiz, yalnız dâvasını tasdik ettirmek için ara sıra ihtiyaç duyulduğunda, münkirlerin inkârlarını kırmak için mucize göstermiştir; şâir zamanlarda o da diğer insanlar gibi Cenâbı Hakk'ın kâinata koyduğu Adetullah kanunları çerçevesinde hareket ederdi.Düşmana karşı zırh giyerdi, "Sipere giriniz." emrederdi.

Uhud'da olduğu gibi de yara alır, zahmet çekerdi. Ayrıca, şa­yet Peygamber Efendimiz, her zaman İlâhî yardıma mazhar olup mucizeler göstermiş olsaydı, o zaman aklı bir nevi îmana icbar etmiş duruma girerdi. Bu ise, dünyadaki imtihanın sırrına aykırı olurdu. O zaman, ister istemez Ebû Cehil de, Ebû Leheb de îman edip Hz. Ebû Bekiri Sıddık safına geçecekti. Gerçek Müslümanlarla münafıkların birbirlerinden ayırt edilmesi bu durumda mümkün olmazdı.

Bilhassa, muharebeler esnasında, İlâhî yardımların zaman zaman gecikmesi neticesinde, kalben îman etmemiş münafık­lar, sözleri ve davranışları ile kendilerini açığa vuruyorlardı. Böylece, onları tanıyabilme imkânı da doğmuş oluyordu.

3) Müşrikler içinde, o zamanda, sahabîler safında bulunan büyük sahabîlere istikbâlde mukabil gelecek Hz. Hâlid b. Velid, Amr b. As gibi birçok zât vardı. Denilebilir ki, Hikmeti İlâhîyye, istikbâlde sahabîler safında yer alıp büyük hizmetler görecek olan bu zâtların şanlı ve şerefli olan istikbâlleri noktai nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, istikbâlde elde edecekleri hasenatlarına bir peşin mükâfat olsun diye, bu galibiyeti onlara vermiş. "Demek, mazideki sahabîler, müstak­beldeki sahabîlere karşı mağlûb olmuşlar; tâ o müstakbel sahabîler, berki süyûf [kılıç] korkusuyla değil, belki barikai hakikat şevkiyle İslâmiyete girsin ve o şehameti fıtriyeleri çok zillet çekmesin!"193

Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar, s. 26.