hsan
“İhsan senin Allah’ı görüyor gibi O’na kulluk yapmandır; sen O’nu görmesen bile O seni görüyor...”

İmanın, İslâm’la bütünleşmesi, İslâm’ın ihsan kutbunda yaşanması, kâmil mü’minlerin şiârı. Mü’minin, îmân ve İslâm içinde, îman ve İslâm üstü bir buuda ulaşması ve ulaştığı bu son noktanın hakkını eda etmesi bir ihsan, hayrın hayır doğurması esasına göre, Cenâb-ı Hakk'ın bu samimi teveccühe azametine uygun mukabelesi ise, “ Gözün görmediği, kulağın işitmediği ve beşerin kalbine hutûr etmemiş” sürprizler faslından ayrı bir ihsan.. zaten “ihsanın karşılığı da ancak ihsandır.” Ama, kulun ihsanı kendi derinliği ölçüsünde ihlâs, edep, saygı ve haşyet şeklinde, Allah’ınki de kendi azamet ve servetine göre ve bin bir vâridatla, kulunun gönlünü inançla donatıp ilhamlarla coşturma; gözünden perdeyi kaldırıp eşyanın hakikatına muttali kılma; ağzını mâlâyâniyat tan koruyup lisânını hikmetle konuşturma ve hislerini uyarıp onu tecellî meşrıklarında dolaştırma şeklinde... Varlığın perde arkasının aralandığı bu noktaya ulaşan mü’min, O’nu “bîkem u keyf”görüyor gibi olur. Ne var ki O: “Basar ve basîretler O’nu ihata edemez” (En’am/103) hakikatının sahibi olduğundan, O’nun kendisini görüp bildiği yakîniyle, O’nu görmenin zevkinden, O’nun tarafından görülmenin mehabetiyle bîhûş olur; taat, ihlas, hudû ve huşû televvünatıyla rü’yet-i tâmme-i âcile adına, rü’yet-i nâkısa-i âcileden, tıpkı oruçlu olan birinin oruçlu olduğu saatlerde, oruçla beraber iftar dakikalarının da hazzını ruhunda duyduğu gibi, dünya savmı visâlinin “eyyâm-ı ma’dûde”sinde, dostla vuslat âşirelerinin kat kat olmuş hazlarını duyar ve bir yaşamışlık içinde bin yaşamışlığı birden zevk eder.

Evet kul, O ezel ve ebet sultanını görmek, görüp görmenin zevkine ermek kadar, görülüp bilinmekten de, yani efendisine hizmetlerinde O’nun tarafından murakabe edilip müşahedeye tâbi tutulmaktan da derin bir zevk duyar.. zevk duyar da, o uğurda yaptığı şeylerin en küçüğünü dahi engin bir ibadet neşvesi içinde yerine getirir.

İşte, peygamber sözlerine doğru hafif aralanmış minik bir menfez! İşte, Söz Sultanı’ndan lâl ü güher gibi mübarek üç-beş kelime.. ve işte, mücelledlere sığmam diyen engin muhtevâ..!

İşte, deryadan bir damla, güneşten bir zerre ve yıldızların kol gezdiği âlemlerden de birkaç şûle..! Hakîkat-ı Ahmediye’nin mir’ât-ı mücellâsı olan o nûrefşân sözler üzerinde durup onların kadrine tercüman olmak, herhalde söz bilmez nâdanların işi olmasa gerek gerçi, biz de şu anda, bile bile böyle bir saygısızlığı irtikap etmiş durumdayız evvelen ve âhiren O’na dehâlet ediyor ve Allah’tan cür’etimizi bağışlamasını diliyorum.

O’nun nurlu sözlerini, bütün buuduyla şerh etmenin bizi aştığını, tâ baştan arz etmiş ve bu işin erbabının zuhurunu intizarda bulunduğumuzu da açıklamıştık. Bütün bunlara rağmen, yine de, bazı cüretkârlıklarda bulunmuş ve bazı hadîslerin bazı yanlarını tahlil etmeyi denemişsek, tahliline cüret ettiğimiz husus, hadîsin o engin dünyasından sadece birkaç nurlu söz; onların da sadece muhtevâ derinliği, ifade rasaneti ve beyan gücüyle alâkalı olmuştur. Hem de bir avam lisanıyla...

Allah’ın bizi affetmesini, erbâb-ı nazarın da kusurlarımıza nazar-ı müsâmaha ile bakmalarını dilerim.