abiinin Müstesna Yeri
Kur’ân-ı Kerim, sahâbeyi dile getirdiği pek çok âyette tâbiînden de bahseder; meselâ: “Muhâcirler’den ve ensârdan ilkler, (en evvel İslâm’a girip, “biz varız” diyerek kendilerini ortaya atanlar) ve ihsan şuuruyla onlara tâbi olanlar var ya: Allah onlardan râzı oldu, onlar da Allah’tan râzı oldu ve Allah onlara içlerinde ebedî kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu büyük bir kazançtır.” (Tevbe/100)

Bu âyet-i kerîmede, sahâbe ile tabiîn bir arada ele alınmakta ve haklarında Allah’ın onlardan, onların da Allah’tan râzı oldukları hükmü verilmektedir. Allah’tan râzı olmak demek, O’nun celâlinden cefâ, cemâlinden safâ da gelse, her ikisini aynı telâkki edip, hüsn-ü kabulde bulunmak; yani Allah, verdiği her şeyi alsa veya dünyaları verse hiç tavır değiştirmemek; kazanma karşısında şımarmadan, kaybetme karşısında hiç mahzun olmadan dosdoğru kalabilmek ve başa gelen her musîbeti lütuf gibi karşılamak demektir. Bu şekilde Allah’tan râzı olanlardan Allah da râzıdır; Allah’ın bir insandan râzı olup olmadığının ölçüsü o insanın Allah’tan râzı olup olmadığıyla alâkalı olduğu söylenebilir. Arz etmeye çalıştığımız vechile kul Allah’tan râzı ise ve O’nu ne ölçüde seviyorsa, bu demektir ki, Allah da o kuldan râzı ve onu o ölçüde, hattâ daha da fazla sevmektedir. İşte, Muhammedî boya ile boyanan ve Hz. Muhammed’in (sav) sohbetine erme şerefiyle insibağa ulaşan sahâbe-i kiram, Allah’la münâsebeti içinde nasıl bir derinliğe sahip; nasıl namaz kılıyor, Allah derken nasıl bir tavır alıyor, rengi-benzi nasıl atıyor, nasıl ürperiyor ve nasıl içten içe bir güveç gibi kaynayıp, değirmen taşları gibi ses çıkarıyordu; aynen onun gibi tabiîn-i kirâm da, sahabe ile atbaşı olma gayreti içinde ve o şerefli yerini alma inceliği, duyarlılığı ve derinliğiyle serfirazdı. Allah Rasûlü’nün (sav): “Müjdeler olsun beni görüp, bana iman edene ve müjdeler olsun beni görenleri görene” şeklindeki mübarek sözleriyle ifade edildiği gibi tabiîn-i kirâm, sahâbeye ‘ihsan’ şuuruyla tabî olmuştur.

Ne demektir ihsân ve ihsân şuuruyla tâbî olma?

Bir mânâsıyla, insanın herkesi kendisi gibi bilmesi ve kabul etmesi, başkalarının lezzet ve acılarını vicdanında duyup paylaşması, azamî derecede iyilik düşüncesi, yürek yufkalığı ve insanın hiçbir mü’mine karşı kalbinde gıll ü gîş taşımaması demektir ihsân. Bu manâda Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “O sahâbeden, muhâcirîn ve ensârdan sonra gelenler şöyle derler: “Rabbimiz, bizi ve imanda bizi geçen, bizden önce gelip de iman etmiş bulunan kardeşlerimizi bağışla ve iman edenler için kalplerimizde en ufak bir gıll ü gîş bırakma! Rabbimiz, muhakkak Sen, Raûfsun, acıyansın, rahîmsin, kullarına, (bilhassa mü’min kullarına) karşı çok merhametlisin.” (Haşr/10)

İhsanın bir diğer mânâsı ise: peygamber beyanında olduğu gibi, Allah’ı görüyorcasına O’na kullukta bulunmak, biz O’nu görmesek de, O’nun bizi devamlı görüp gözetlediğinin şuuru içinde ibadet etmektir. Kur’ân-ı Kerîm’de tabiînin, sahâbe-i kirâma ihsan şuuruyla tabî olduğunun ifade edilmesi, bir hayli mânidardır. Çünkü, mutlak fazilet, her zaman sahâbe-i kirâma ait olmakla birlikte, bazı husûsî fazîletlerde “mercûh râcihe tereccüh edebilir”; tabiîn içinde, bazı husûsî fazîletlerde sahâbeye yetişen, hattâ bazı hususlarda sahâbeden bazılarını geçenler bile vardır. Şundan ki, Allah, tabiîn döneminde insanları büyük fitnelerle sarsmış, silkeledikçe silkelemiş.. ve her yerde, her evde âdetâ korkunç fitne ateşleri yakılmış, Yahudi, bugün olduğu gibi, o dönemde de bütün ürperticiliğiyle her türlü oyununu, hilesini ortaya koymuştur. Bu dehşetli fitne ateşi karşısında her selîm vicdan sahibi: “Rabbimiz, Sana tevekkül ettik, Sana yöneldik, Sana dayandık ve Sana’dır dönüş”(Mümtehine/4) inanç, anlayış ve şuuru içinde Allah’a teslim olmuştur. Hatta bu noktada, öyle bir teveccüh hâsıl olmuştur ki, gününü bin rekat namazla süsleyenler, Kur’ân-ı Kerim’i dört günde, hattâ bir gecede iki rekat namazda hatmedenler, hayatlarında cemaati hiç kaçırmayanlar ve ömrünü secdede geçirenler, hep tabiîn arasından çıkmıştır.

İkinci olarak, tabiîn döneminde maddî cihad kılıcı bir ölçüde kınına konmuş ve manevî cihad, “cihâd-ı ekber” denilen nefisle cihad en büyük vazife haline gelmiştir. Nefs-i emmâreyle yaka-paça olup, nefs-i levvâmeye, oradan nefs-i râdiye, mardiye, mutmainne, sâfiye mertebelerine ulaşma ve: “Allah, onlardan râzı oldu onlar da Allah’dan râzı oldu” (Beyyine/8) sırrına erme mücadelesi vermiştir tabiîn. O kadar ki, Mesrûk, Mekke-i Mükerreme’de kaldığı sürece, sağ veya sol yanını yere koyup yatmamış ve hep Kâbe karşısında secdede uyumuştur. Hastalandığı zaman kendisine: “Biraz dinlenmeyi düşünmez misin?” dediklerinde şu cevabı vermiştir: “Allah’a yemin olsun ki; gâibden-semâdan birisi gelse de bana ‘Allah sana kat’iyen azâb etmeyecek’ dese, ben yine eskiden olduğu gibi aynı ciddiyet ve azîmle ibâdet etmeye devam ederim.” Zaten, onun efendisi, bizim efendimiz, Kâinatın Efendisi de (sav) aynı şeyi söylememiş miydi? “Ey Âişe, ben, şükreden bir kul olmayayım mı?”